Kim olursa olsun, temasa geldiğim herkesi düşman, hiç değilse muzır bir mahluk telakki ediyordum. Seneler geçtikçe bu his kuvvetini kaybedeceğine şiddetlendi. İnsanlara karşı duyduğum şüphe, kin derecesine çıktı. Kendime en yakın bulduğum veya bulacağımı zannettiğim insanlardan en çok korkuyordum.
Bilhassa tahammül edemediğim bir şey, kadının erkek karşısında her zaman pasif kalmaya mecbur oluşu... Neden? Niçin daima biz kaçacağız ve siz kovalayacak sınız?... Niçin daima biz teslim olacağız ve siz teslim alacaksınız? Niçin sizin yalvarışlarınızda bilemem bir tahakküm, bizim reddedişlerimizde bir âcz bulunacak?
Atın da, Tanabay'ın da kaderiymiş: Gülsarı en sonunda yine Tanabay'ın eline düştü. Tanabay ona iyice bakmış, beslemiş, ayağa kaldırmıştı.
Ve şimdi yorga, Tanabay'ı son kez Aleksandrovka yokuşundan buraya kadar getirmişti. Ve şimdi Gülsarı o yolun kıyısında can çekişiyordu
Çocuk kalbinin, çocuk ruhunun bağdaşamadığı her şeyi reddettin. İşte beni teselli eden de budur. Bir şimşek gibi yaşadın sen. Bir defa çaktın ve söndün. Şimşeği çaktıran göktür. Ve gök ebedidir.
Ne var ki saatler dik kafalıydı, onları övgülerle, ricalarla, altınla kovalayıp koşturmak mümkün değildi, yuvarlak parkurda uykulu uykulu ilerliyordu ancak.