Meltek profil resmi
Meltek kapak resmi
"Kitaplar, ah! Eminim ki aynı şeyi okuyup aynı şeyi hissetmiyoruz." -J. Austen
Antalya
5 kütüphaneci puanı
816 okur puanı
21 Eyl 2017 tarihinde katıldı.
"Kitaplar, ah! Eminim ki aynı şeyi okuyup aynı şeyi hissetmiyoruz." -J. Austen
Antalya
5 kütüphaneci puanı
816 okur puanı
21 Eyl 2017 tarihinde katıldı.
  • Nasıl başlar öyküler? İlk cümleye ne yazarsanız yazın öncesi mutlaka vardır. Benim bu 21 farklı kalemden çıkan 20 farklı öykünün yer aldığı kitapla tanışmam gibi. Kim bilir hangi zamanda okuma listeme almış, zihnimin karanlık odalarından birine atıvermişim. Sonra da sayısız kitap, sayısız insan girmiş hayatıma. O hep o karanlık odada beklemiş. Ta ki dünya üzerinde Agatha Christie’den sonraki en iyi 2. Kadın Polisiye yazarı Ceyda Kiva ile karşılaşana kadar. :) Polisiye sevdiğimi ama hiç Türk polisiye okumadığımı söylediğimde çok haklı bir soruyla karşılaştım tabii bu arada Polisiye Yazarlar Birliği Teke Beylerbeyi Doruk Ateş tarafından “Neden?” diye. “Sahi,” dedim kendi kendime “neden okumadım ki hiç Türk polisiye?” Ve böylece elimde çift imzalı Kanlakarışık ile hemen bu soruya bir yanıt bulmaya giriştim. Tabiiki de ilk olarak canım Ceyda’nın öyküsü ile başladım ve yaşadığım şoku şuanda anlatabilmemin imkânı yok. Uzun zamandır bu kadar ‘vurulduğumu’ hatırlamıyorum. Öykünün etkisi hâlâ üzerimde ve ben bir kez daha okursam bu defa sonsuza dek etkisinden kurtulamayacağımı bildiğim için bir daha okuyamıyorum Rüzgâr’ı. Bazen keşke unutsam da en baştan o zevki yaşayabilmek için yeniden okusam diyorum ama mümkün gibi görünmüyor. Tabii o gece Rüzgâr’ın vurucu etkisinden kurtulamadığım için diğer imzalı öyküm, kitaba ismini de veren Kanlakarışık ertesi güne kaldı. Ki çok doğru bir karar almışım çünkü aynı günde kaldıramazmışım sahiden de. Eğer ben o gün Doruk’la tanışmamış olsaydım ve o öyküyü yine de okusaydım kesinlikle tanışmanın bir yolunu bulurdum; sırf “Gerçekten bu kadar ince düşünüyor musun? Yani nasıl bu kadar hassas olabildin?” diye sormak için. Gerçek bir haberden yola çıkan bir öykü bu. Hani hepimiz mutlaka hatırlarız, kartopu oynarken öldürülen kardeşimizi. Hepimiz duyduk o haberi, üzerine ne kadar düşündük bilmiyorum ama Doruk o kadar ‘hassas’ bir öykü yazmış ki bunun üzerine. Ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilemedim. Sonra onunla öykü hakkında konuşurken gözlerimin dolu dolu olduğunu söyledi, öyküdeki o naif melankoli havadan bir türlü kurtulamamış olmamdan kaynaklıydı bu da, gizleyemedim.

    İşte benim için bu kadar vurucu iki öyküyle başlayınca kitaba beklentim de bir hayli yükseldi. Tabiiki de en sevdiğiniz yazarın bile 20 farklı öyküsünü aynı oranda sevemezsiniz hatta belki bazılarını hiç sevemezsiniz. Haliyle 21 farklı kalemden çıkınca bu öyküler her birini, okuyan her kişinin çok beğenmesinin imkânı yok. Ben de bazı öykülerin anlatımını çok sevmişken bazılarının konularından etkilenip anlatımları yetersiz buldum. Tek tek tüm öyküleri değerlendirmem mümkün olmasa da olumlu/olumsuz söylemek istediğim bazı şeyleri de içimde tutamayacağım. Ben yine de severim bu arada seçkileri okumayı, farklı yazarlarla tanışmamı sağlar en önemlisi. Mesela Günay Gafur ismini hiç duymamıştım. İtiraf edeyim ki, kitaptaki öyküsü Ölüm Manifestosu’ndan pek hoşlanmadım ama anlatım olarak öyküden çok roman yazarı olarak başarılı olabileceğini düşündüm ki aldığım duyumlarda da roman konusunda gerçekten başarılı olduğunu öğrendim. Ben de ekledim bile listeme iki romanını. Benim için ne güzel bir kazanç oldu, okunacak iki Türk polisiye romanı daha buldum kendime. :)

    Bazı öyküler beni derin derin düşündürdü. Özellikle işin içine giren ‘intikam’ olunca. Kime hak vereceğini şaşırıyor insan. Mağdurla zalim aynı potada eriyor ve birine hak verse diğerinin hakkını yediğini düşündürüyor insana. Ne çok üzdü beni bu durumlar ve düşünceden düşünceye savurdu. “Ben olsam ne yapardım?” düşüncesi de çok yıpratıyor insanı. Empati gücü yüksek bir insan olarak, kimin yerine koyarsa kendini yine de bir yıkımla karşılaşıyor insan. Ama biliyorum ki bunlar kurgu değil. Gerçeğin kendisi. Bu yüzden özellikle de Sibel Köklü ‘nün Beyaz Kelebeklerin Sırrı ve Çağan Dikenelli ‘nin Baykuş: Gözyaşı Yanığı öykülerinden konu olarak çok etkilendim.

    Bazı öyküleri ise fazla ‘Sherlockvari’ bulduğumu söylemeliyim. Hiç yerinden kalkmadan olayı çözen dedektif gibi… Dediğim gibi bazı öyküleri konu olarak, bazılarını anlatım olarak beğendim. Ancak bir öykü geldi ki karşıma; sinirlerime hâkim olamadım. Öyle çok sinirlendim ki devam etmeyecektim oradan sonra. Neyse ki doğru bir karar ile devam etmişim. Böylece özellikle sonunda şok olduğum ve inanılmaz etkilendiğim Gonca Çiftçioğulları ‘nın Şok Ölüm’ünü ve iki yazarın (Emrah Poyraz ve Ulaş Özkan ) elinden çıkmasının öyküye apayrı bir hava kattığını ve beni çok üzse de anlatımını çok sevdiğim Pandora’yı okumuş oldum. Bir de tabii bilimkurgu tutkunu olarak yüzümü gülümseten (son sahneler hariç) Ercan Akbay ‘ın Dehlizler Kebapçısı’nı okumuş oldum.

    Şimdi gelelim beni sinirlendiren ve inanılmaz rahatsız eden öyküye. ÖNEMLİ NOT: YAZININ BURADAN SONRAKİ KISMI OĞUZHAN ASLAN’IN YAZDIĞI ÇARPIK SEVDA İSİMLİ ÖYKÜ HAKKINDA YOĞUN SPOİLER İÇERİR. Ama derdimi anlatmak için başka şansım yok. Öncelikle bu öykümüzün ana kahramanı ya da mağduru (?) mu diyeyim; bir kadın. Öykünün başında öldürüldüğü sanılan (ama aslında yaralıymış) ve mağdur gibi görünen ama olayın iç yüzü ortaya çıktıkça mağdurlukla uzaktan yakından alakası olmayan bir karakter. Kendinden çok yaşlı biriyle evlenmiş, aynı zamanda lezbiyen ve zoofili olan bir kadın karakter bu. Bütün bu özelliklerin aynı insanda bulunması mümkün mü; bilmiyorum bile. Ancak yazınca olmuş işte. Bu kadın karakter evdeki hizmetçisini ‘birlikte olmak için zorluyor’ ve tehdit ediyor. Neden tecavüz ediyor demiyor da zorluyor diyorum; çünkü yazarımız öyle uygun görmüş. Bu kelime seçimlerinin karakteri erkek değil de kadın seçmesiyle ilgisi var mı bilemiyorum tabii ama öyküde hizmetçiden barınaktaki köpeklere kadar defalarca TECAVÜZ olayı olmasına rağmen tecavüz lafı hiç geçmiyor. Bu kadın, zoofili olduğunu ve barınaktaki köpeklerin her biriyle tek tek ‘ilişkiye girdiğini’ de itiraf ediyor öykünün sonunda kendine gelince. Ama bilin bakalım ne oluyor? Polisler bu olayı birbirlerine KAHKAHALARLA anlatıyorlar. Ve birinin bile aklına ceza vermek ya da gerekeni yapmak gelmiyor. Yahu yazarken bile ellerim titriyor. Bunun ne kadar hassas bir mesele olduğunu bir tek ben mi görüyorum? Ülkemizde her gün duyduğumuz hayvanlara tecavüz olayları, şiddet olayları çok mu komik gerçekten? Eğer gerçekten öyleyse ben bu dünyada daha fazla nefes almak istemiyorum. Avukat bir arkadaşıma sordum bu meseleyi bu incelemeyi yazmadan önce. Dedi ki hayvanların statüsü hâlâ belli olmadığı için kanunda böyle açıklar var ve evet ceza almayabilir ama bunu aşmak için uğraşan çok güzel insanlar var. Sonra yazarı biraz araştırdım ve avukat olduğunu öğrendim. Şimdi, bir avukattan böyle bir konuyu seçmişken ne beklersiniz? Ben, anayasadaki bu açığın kesinlikle kapatılması gerektiğini, bunun ne kadar önemli bir konu olduğunu vurgulamasını ve belki de buna çözüm önerileri getirmesini beklemiştim. Ama ne oldu sonunda öykünün? O barınaktaki her köpeğe tecavüz eden kadın, hiçbir ceza almadığı gibi son tecavüz ettiği köpek kendisini ısırdığı için onu satan adam hakkında dava açıyor. Evet, hikâyedeki mantık hatalarını bulmak benim görevim değil (en baştan vajinaya delici bir alet girdiğini söylemeleri ama sonunda aslında köpeğin ısırdığının ortaya çıkması gibi gibi) ama sahiden hizmetçi kadının bu kadının beyanıyla ya da kendi itiraflarıyla nasıl bu kadın hakkında dava açılmaz da bütün bunlar KAHKAHALARLA karşılanır aklım almıyor. Gerçek bir olaydan esinlenilmiştir diyor. Tutun ki gerçekte öyle oldu öyküde bunun saçmalığına vurgu yapılıp aksi olması için mücadele edilemez miydi? Çünkü bu gülünecek bir mesele değildir. O köpekler canlı değil mi ya? Yani bunu yapan bir erkek değil de kadın olması sonucu değiştirir mi? Neden sadece komik bir olay gibi lanse ediliyor? O zaman haberlerde gördüğümüz bütün o hayvana/kadına şiddet haberlerine gülelim geçelim öyle mi? Yok öyle şey. Biz sonuna kadar bunun karşısında durmaya devam edeceğiz. Gerçekte ya da kurguda. Hiç kimsenin de bunları normalleştirmeye çalışmasına izin vermeyeceğiz.

    Bu dünyanın sadece bizim etrafımızda dönmediğini görün artık. Dili olmayanların da dili olun lütfen. Eli kalem tutan, birilerinin hayatına dokunmaya gücü olan insanlarsınız; lütfen siz ortak olmayın buna. Algıları değiştirerek dünyayı değiştirebiliriz ve bu bizim elimizde.


    Evet, kafam gerçekten karmakarışık oldu bu öykülerden sonra. Sürç-i lisan ettiysem affola; emeği geçen herkesin kalemine sağlık.
  • Gökyüzünde iki ayın olduğu bir dünyada yaşamak istediğini söyleyen bir arkadaşım vardı. Doğru açı ile baktığı sürece zaten öyle olduğunu göstermiştim bir akşam, camın önünde otururken. O gün doğumunu çok severdi, bense gün batımını. Oysaki hep karamsar olan o iken pozitif olan bendim. Hep şaşırtmıştır bu durum beni. Her zaman hayatın iyi yönlerini görmeye çalışan ben, günün bitiminde daha bir huzur bulurdum. O ise yeni başlayan her şeyden korkmasına rağmen yeni başlayan günü izlemeye doyamazdı. Hep böyle miydi hayat? Her daim bir denge mi gerek? Birilerinin sevmediği şeyleri bir başkaları severek mi korunuyor dünyanın dengesi? Kendi eksiklerimizi başka şeylerle tamamlayarak mı ayak uyduruyoruz dünyanın dönüşüne? Saatler her dakika zamanı dilimlemeye devam ederken sevdiğimiz/ sevmediğimiz / yaşadığımız kaç tane şeyi kendimiz seçebiliyoruz? Kediler şehrinde hapis kalsak günün birinde, farkında olur muyuz acaba? Gündüzleri yalnızlık, geceleri kediler tarafından yönetilen bir şehir burası; treni kaçırınca bir kez, çıkması mümkün olmayan. İster kediler şehri diyin adına, ister 1Q84; hepimiz sahiden de hiç farkına varmadan 2 ayın olduğu bir dünyada yaşıyor olabilir miyiz acaba? Peki ya iki yürek sahiden birbirine ne kadar bağlı olabilir? Dünyaları bir arada tutabilecek kadar? Ya da dünyaları ayırabilecek kadar?

    İki ayın altında geçirdiğim uzun bir maceranın sonunda düşündüğüm bu soruların elbette doğru cevapları yok. Hiç de olmayacak. Her an değişebilen bir gerçeklikte yaşıyoruz. Her şey ‘şimdilik’ var. Bir sonraki an ne olacağını hiç bilemeyeceğiz. Her an sorularla dolu olacak. Bu yüzden 1984 yılında başından geçenleri anlamlandıramayan kahramanımız yaşadığı dünyaya 1Question84 ismini veriyor. Orada olduğunu anlamanın tek yolu ise gökyüzündeki 2 ay. Elbette fantastik bir dünya ile karşı karşıyayız. Hatta siz tam fantastik bir dünyaya girdiğinizi düşünürken aslında hiç tahmin etmediğiniz bambaşka dünyalar ile karşılaşıyorsunuz. Ancak sadece fantastik dünyalardan bahsetmiyor bu uzunca roman. Kendi doğruları, kendi acıları, kendi hüzünleri ve kendi mutlulukları olan birçok karakterimiz var. Her birine bolca yer ayrıldığı için de hak verecek ya da kızacak kadar tanıyabiliyorsunuz.

    Kitap bölüm bölüm ilerliyor. Sırayla paralel zamanlardaki olaylar her bölümde farklı bir karakter üzerinden anlatılıyor. Bu da her bölüm sonunda o karakteri delice merak ettiğiniz için okumayı hızlandırıyor bana kalırsa. İstisnasız her bölüm sonunda o karakterin bir sonraki bölümünü merak ederken diğer karaktere geçince onun hakkında daha fazlasını okumak istiyorsunuz. Öylece geçiveriyor bölümler. Yazar merak ettirme konusunda oldukça başarılı. Bol miktarda soru bırakıyor zihninize. Ancak okuyucuya güvenme konusunda bazı eksikleri olduğunu da belirtmeliyim. Merak ettirdiği her sorunun cevabını kendisi veriyor mutlaka. Yerine yeni soru işaretleri bırakmayı ihmal etmeden. Şöyle örnekleyeyim, bir karakteri konuştururken onun özelliklerinden bahsediyor ki belirgin özellikler olduğu için zaten hangi karakter olduğu anlaşılıyor fakat yazar okuyucunun zekasına güvenememiş olacak ki parantez içinde o karakterin ismini veriyor. Çok önemli bir sorun mu? Kitaptan beklentilerinize göre değişir elbette. Bunun dışında, olumsuz olarak söyleyebileceğim bir de gereksiz ayrıntılara boğulması olabilir kitabın. Bir karakterin o gün giydiği kıyafeti bir paragraf boyunca anlatmak gibi. Sonrasında olacak olaylara olan merakınızı perçinlemek için bilerek yapılmış hissi verdi bana. Bu gözünüzü korkutmalı mı? Bilemiyorum fakat bence parça parça değil de bütün olarak düşündüğümde oldukça heyecanlı bir macera idi. O aklımda tek kelimesi kalmayan dış görünüş paragraflarını okuduğuma da değdi. Tabii yolculuk boyunca farklı yerlerde farklı türden hesaplaşmaların peşine düşüyorsunuz. Hangisi sizi daha çok etkiler, okuyup görmek lazım.
  • Uzun süren bi' kitap okuyamama, iki satır yazamama hastalığına yakalandım bugünlerde. Beni ne zaman öldürür acaba diye beklediğimi fark ettim sonra da. Bu iş böyle olmaz dedim, yazık elindeki kitaplara. Üstelik resmen kullanmıyorsun beynini, olur mu bu iş böyle dedim kendi kendime. Gidip gelip henüz okumadığım kitapları karıştırmaya başladım kitaplıktan. Bir iki tanesini denedim, sarmadı. Derken Dost takıldı gözüme, arkadaş arkadaş bakıyor da üstelik. Bir dosttan (Li-3) hediye gelmiş üstelik, kendi zamanını bekliyor. Son zamanlardaki üretkenliğinden bir iki parça bulaşır belki diyerek başladım.

    Neyse, ben daha böyle çok gevezelik yaparım ama konumuz o değil. Konumuz Vüs'at ve arkadaşları. 'Öykü kitaplarının teması olmalı mı' sorusu takıldı kitabı okurken aklıma. Zira her öykünün birbirinden çok farklı konuları olsa da temelinde arkadaşlık yatıyordu Dost'ta (bonus olarak da 'içmek' eylemi :)). Bu isim ilk öykünün ismi ama bilinçli olarak mı seçilmiş kitap için de yoksa bende oluşturduğu gibi bir yanılsama mı yaratıyor sadece; bilemiyorum. Ancak öyküleri günlük hayattan minik kesitlerden oluşuyor genelde ve çoğunluğu birinci tekil şahıs ile yazılmış. Bu açıdan bana canım Sait Faik'i anımsattı. O yüzden de sevdim belki de.

    Türk Edebiyatımızda öyle değerli, öyle güzel isimler var ki. Onları öğrenmeden okuyoruz demek doğru gelmiyor bana. Sevip sevmediğimize karar vermek için bile en azından bir kez okumalıyız. Okuyalım. Ben çok sevdim sevgili Vüs'at'ı. Daha çok okunsun, daha çok bahsedilsin isminden. Bu arada, Türk Edebiyatı konusunda dert yanıp dikkat çekmeye çalıştığımız etkinlik için sizi şöyle alabiliriz; #31153932
  • "Selâm sana bu dünyanın içinde binlerce dünya olduğunu sezen ve bunu bize duyuran ve her fırça vuruşunu yaşamının bir ânıyla ödeyen ressam!..." (syf. 95)

    Kitabın bitiş cümlesi ile açılış yapmak istedim. Çünkü gönülden bir selam gönderiyorum canım Vincent'a. Bu kitabı sahafta bulunca nasıl sevindiğim görülmeye değerdi. Sevdiğim insanların başka sevdiğim insanlar hakkında yazdığı yazıları okumaya bayılıyorum. Daha da yakın hissediyorum kendimi onlara. Yeniden Van Gogh sevgimden bahsetmeyeceğim burada. (Merak edenler için; #28452724 #26931090 )

    Sevgili Ferit Edgü Van Gogh'un 100. Ölüm yıldönümü anısına yapılan sergilerden esinlenerek onun hayatına bir bakış sunuyor. Beklediğimden bir tık daha sığ buldum kitabı. Daha derinlemesine bir inceleyiş bekliyordum doğrusu. Van Gogh hakkında okuduğum kitaplara dayanarak söyleyebilirim ki Theo'ya mektuplar muhteşem bir kaynak ve hiçkimse orada yazanlardan fazlasını bilmiyor. Yazılıp çizilen her şey tamamen farklı bakış açılarından yorumlamalar. Van Gogh'u tanımak için Theo'ya Mektuplar'ı okumak ve çizimlerini incelemek yeterli olacaktır kanısındayım.

    Ferit Edgü'ye gelince; Hakkâri'de Bir Mevsim'de olduğu gibi şiirsel metin ile anlatıyor bu kitapta da Vincent'ı. Sanki topluluk önünde konuşma yapmak için hazırlanmış gibi bir havası var doğrusu.
  • Dünyalara açılan, yeni yaşamlardır yolculuklar. (Syf. 66)

    Otobüsteyim. Yaşamımın son beş yılını geçirdiğim kente doğru gidiyorum. Bu defa kısa süreli bir ziyaret olacak. Bu yüzden keyifliyim. Yanımda Tezer var, bir de Ferit Edgü. Çünkü ikisinin birbirini çok özlediğini ve ben onlara bakmazken çantamda sohbet edip özlem giderdiklerine inanıyorum. Mümkün müdür böylesi? Neden olmasın ki? İnsan bile yürüyen ölü değil midir bazen? Ölüler niye konuşamasın? Hep böyleydin sen de zaten. Okuduğun her kitabın havasına girer, duygusunu içinde hissedersin. Kitap okumak senin için olağan bir eylemden çok kendini bulma biçimidir çünkü. Yazarlarını seversin, özlersin, sohbet edersin onlarla. Peşlerine düşer onların sevdiği yazarları da okursun. Mektuplarını okursun, sırf daha iyi tanıyabilmek için. Bazen olur rüyalarında konuşursun onlarla. Anlatmak istediğin ne çok şey varmış meğer. Gerçekten rüya mı; kitaplığına bakıp daldığın hayaller mi? Bilemezsin.

    Kendi yazarlarının peşine düşüp hayatını sorguladığı bir yolculuğa çıkan Tezer'in ruh halindeyim şimdi. 'Herhangi bir temmuz gününün anılarını bölüştüğüm bu Tezer ne denli dost.' (Syf. 59) Onunla yürüyorum geçtiği kentlerde. Onunla yaşıyorum yaşanacak ne varsa. Uzun süredir elime alamadığım kalemimi bile onun hatrına alıyorum elime yeniden. Üstelik böyle bir valiz taşıdığı için Kafka'dan ve tüm kahramanlarından utandığı 4 tekerlekli, kendi kendine giden bir valiz taşıyorum koltuğumun altında. Ama ben onu caddeye fırlatıp atmak istemiyorum; onsuz yapamam çünkü. Ne umutlar, ne anılar taşıyorum ben o valizle yıllardır. Hep kitap dolu oluyor çünkü içi. En sevdiklerim, sevemediklerim, nice yazar gidip geldi bu yollarda o valiz sayesinde.

    Nereye gitse yeryüzünde en yabancısı olduğu topraklar olan kendi memleketinin insanlarını yanında taşıyan Tezer. İnsan olmak biraz da bu değil mi?

    Ne hüzünlü ne de mutlu olan sevgili Tezer ile Yaşamın Ucuna doğru bir Yolculuk'tayım. Belki de ilk düşündüğü isim gibi; Bir İntiharın İzinde... Kendi intiharı değil belki ama o tohumlar ilk ne zaman atıldı onu da bilmiyoruz ki. Seni anlayabilmek için daha çok okuyacağım, sadece seni değil, sana yakın kim varsa; sevdiğin sevmediğin kim varsa okuyacağım. Senin Kafka'yı, Pavese'i, Svevo'yu anlamak istediğin gibi ben de seni anlamak istiyorum çünkü.
  • Hepimiz zor dönemlerden geçeriz zaman zaman. Duygularımızı algılamayı hiç bırakamayacağımıza göre hep de böyle olacaktır. Düz bir yolda yürümüyoruz, bazen tepeler tırmanıyor, bazen bataklıklar aşıyoruz. Bazen öyle anlar geliyor ki tüm zorluklar üstümüze yıkılmış gibi hissediyor, altından kalkamıyoruz. Bazen bunu tetikleyen büyük travmalar olabilirken bazen de çok göze batmayan minik değişimler olabiliyor. Hatta çocukluktan başlayan bastırılmış duyguların ortaya çıkıp hayatları kabusa çevirmesi bile mümkün olabiliyor bir minik söz ile. Bu; asla utanılacak bir mesele değil.

    "Herkesin kendi derdi başından aşkın, kime neyi anlatabilirim ki? Bir de beni düşünüp benimle mi uğraşacaklar? O yüzden canım sıkkın olduğunda kimseye söylemiyor, çoğunlukla belli etmiyorum. Söylediğim zamanlarda da bir de ben canlarını sıktığım için suçlu hissediyorum." demiştim terapistime, en yakınlarım için. İnsan olmamızın en temelinde yatan toplu yaşamayla ilgili uzun bir konuşma yapmıştık bunun üstüne. En yakınlarımızı en yakınımız yapan da iyi-kötü günlerimizi paylaşabilmek değil midir sonuçta? Hatta dahası o insanların iyi hissetmediğimiz zamanlarda iyi hissetmediğimizi bilmelerinin hakları olduğuna ikna etmeyi başardı sonra da beni. Bir de tabii duygularım ve düşüncelerim arasındaki bağlantıya dikkat çekmişti.

    Düşüncelerimiz, düşüncelerimizi dile getirirken kullandığımız her kelime duygularımızı inanılmaz derecede etkiliyor. Mesela "Neden hep böyle oluyor?" ile "Neden son zamanlarda böyle oluyor?" cümlelerinin hissettirdikleri çok farklı. Bilişsel Terapi denilen bir yöntem sayesinde bunların farkına çok daha kolayca varabiliyoruz. Bu yöntemden bahsetmek isterdim size fakat bu konuda eğitimi olan ya da yetkisi olan biri değilim bu yüzden yanlış bilgi vermek istemem. Sadece fikir olsun diye yüzeysel olarak bahsedebilirim. Bir kağıdı birkaç sütuna bölüyoruz öncelikle. İlkine yaşadığımız olayı, ikincisine o anda aklımızdan geçen düşünceyi, üçüncü sütuna o hissettiğimiz duyguyu (üzüntü/kırgınlık/sevinç/hayal kırıklığı gibi) yazıyoruz ve 10 ya da 100 üzerinden puanlıyoruz duygularımızı. Diğer sütuna ise o anki verdiğimiz tepkiyi (davranışımızı) yazıyoruz. Sonra da düşüncelerimize odaklanıyoruz. Kendimize karşı dürüst olup tarafsız bir gözle düşüncelerimizi gözden geçirdiğimiz zaman birçok şeyin farkına varıyoruz zaten. Kelime seçimlerine dikkat edip düşüncelerimizi yeniden düzenlediğimizde duygularımıza verdiğimiz puanlar da değişiyor. Denemesi bedava, deneyin lütfen :)

    Bu kitap da bu terapi yönteminin tüm yönlerini, ayrıntılarını örnekler üzerinden kavratmaya çalışan bir yardımcı kitap. Dediğim gibi, bu konuda yetkili değilim. Bu yüzden bu kitabın bir terapist eşliğinde mi tek başınıza mı daha faydalı olacağının kararını veremem ama bana sorarsanız her yükü tek başınıza taşımak zorunda değilsiniz. Bu yük ne olursa olsun. O yükü artık kaldıramadığınızı hissetmeye başladığınızda yük ile birlikte düşmeden önce birinden yardım istemekte fayda var. Bir ucundan tutup hafifletecektir muhakkak. Bu kitabı okumaya başlayacaksanız da yanınızda yeni başlayacağınız bir defter bulundurmayı unutmayın; terapiyi tamamladığınızda ne kadar faydalı olduğunu mutlaka görmek isteyeceksiniz. Yöntemin işe yararlığı konusunda genel konuşamam ama bence oldukça etkili bir yöntem. Benim hayatımı etkilediği kesin en azından. Kitap da alanında oldukça başarılı bence, yöntemi öğrenmek için tüm koşulları sunuyor. Yine de iş her zamanki gibi kendimizde bitiyor. Lütfen, kendinize güzel davranın. Siz, çok değerlisiniz. Sen, çok değerlisin!
  • Bazı kitaplar vardır. Seveceğime emin olduğum ama tam verim alabilmek için en doğru zamanı beklettiğim. Puslu Kıtalar Atlası gibi, Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk gibi. Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk'un beni çeken ilginç bir havası vardı. Uzaktan uzaktan takip ettiğim, kavuşma vaktimizin yavaş yavaş yaklaştığını hissettiğim kitaptı o. Derken sürpriz bir kargoyla kavuştuk kendisiyle. Üstelik sevgili kitapdostum Murat Sezgin 'e sözkonusu kitaba ne kadar ihtiyacım olduğundan hiç bahsetmediğim halde seveceğimi düşünmüş. Bu nasıl güzel bir histir.

    "Son zamanlarda bir düşüşteyim. Kelimenin tam anlamıyla bir düşüş bu. Ayağa kalkmaya çalıştıkça yeniden tökezliyor ve daha da dipte buluyorum kendimi. Sanki bir kuyudayım ve sesimi kimseye ulaştıramayacakmışım gibi de korkuyordum. Ancak son aylarda öyle güzel kargolar aldım ki Türkiye'nin dört bir yanından. Huzur ve mutluluk çıktı içlerinden hep. Haberleri bile olmadan yüreğimdeki yaraların varlığından; sarıp sarmaladılar. "Ne güzel insanlar biriktiriyorum," diye düşündüm tam da o zaman. Kiminle, nerede olduğunuz, ne yaptığınız hiç önemli değil. Yüreğinizin ellerinden kim tutuyor önemli olan sadece bu. Şu ve ya bu sebepten, hatta belki de sebepsizce, ve ya çözümü olmayan bir derde üzüldüğünüz zamanlarda da üzgün olduğunuzu söylemekten çekinmeyin. İzin verin onlara ihtiyacınız olduğunu bilsin insanlar. Bu zayıflık değildir. İzin verin, başka ruhlar dokunsun ruhunuza, çünkü ancak o zaman çiçekler açacak ruhumuz." Dedim kargoyu alınca. Oysaki o zaman henüz kitabı okumamıştım bile. Hemen başladım ama.

    "Ölüm sebebi olarak da şunu yazardı ölüm raporuna: Aşırı duyarlılık." (sy. 94) diyen bir kahraman ile de böyle tanıştım. Kahraman dediğime bakmayın, kendini öyle görmek istese de içten içe hiçbir zaman bir kahraman olamadığı için utançla dolu bir adam bu. Hatta "akut bir utanç sorununun tetiklediği depresyondan muzdarip" (sy.131) olduğunu iddia ediyor. Ne kadar da ilginç değil mi? Bir insanın en ufak ayrıntılarda boğulup gitmesi ve bunun tamamen bir sorun haline dönüşmesi. "Bir bahçe çitinin direğine takılmış çocuk eldiveni kimseyi duygulandırmıyor." (sy.9) diyor mesela kahramanımız. Haydi itiraf edin, kim dikkat ediyor o eldivenin yalnızlığına ve melankolisine? Melankoli sürekli olduğunda ruha zarar verse bile arada ihtiyacımız yok mudur? Birazcık duyarlılık kimsenin mi işine gelmez?

    Sevgili kahramanımız çok sarsıcı olaylar yaşadıktan sonra bile kendini iyi hissedebilmesi için başını önüne eğmiş bir köpek görmesi yeterli oluyor. Öyle ince bir gözlem yeteneği var ki, bunu mesleğe dönüştürebilse ne kadar da mutlu bir hayatı olurdu. Yarısı yenmiş bir kek görerek başlattığı bir düşünce zincirinin uçları nerelere gidiyor. Yahut çok sıradan bir cümle bile sırf ahengi için hoşuna gidebiliyor. Ne dersiniz; birazcık incelik öğrenmemiz gerekmez mi? Ama sadece birazcık. Aşırı duyarlılık da sağlığa zarar. Yoksa yaşanacak gibi mi bu hayat?
  • Yaşar Kemal'e güzellemeler yapmaya doyamıyorum. Adım adım dolaşsam peşinden; Anadolu'yu geçsek bir uçtan bir uca, kaçakçıların peşine düştüğümüz gibi dağların en sarp yerlerine tırmansak, konuşsak. En çok da konuşsak işte. O anlatsa ben dinlesem. Uzaya bile gidilen bir çağda yazma bilmeyen kalmaması gerektiğini anlatsa mesela. Dese ki;
    "Bir yanımız almış başını uzaya gitmiş. Bir yanımız yerlerde sürünüyor. Bu ayrım insanlığın en büyük derdi, en utanç verici yönü." (sy. 18) Sonra bir de umudunu konuştursa, her zamanki gibi; "Bir soru daha geliyor akla. Ya savaş? İnsanlar bundan sonra da savaşacaklar, birbirlerini öldürecekler mi? Yok işte, bu olmayacak. Bundan sonra insanlar kör olmayacak. Milletler, büyük insan toplulukları, uzaya gitmenin ne demek olduğunu azıcık içinde duyan,bilen insanlar buna izin vermeyecekler." (sy. 19) Ben de aradan geçen 57 senede her şeyin daha da kötüye doğru gittiğini anlatsam ona. Artık insanların ölmesinin bile hiçbir değeri kalmadığını anlatsam yani. Sonra bana inanmazdı muhtemelen, yahut dinlemek istemezdi. Derdi ki gel ben sana bir masal anlatayım, sen de düşünme bunları böyle. Masal Diyip de Geçme der başlardı masalları güzellemeye, La Fontaine hakkında güzel şeyler söylemeye. Ben de bir süredir onu okuyorum zaten diye biraz böbürlenirdim belki. O zaman da dönerdik gerçek dünyaya.

    "Bizi düşünmeye alıştırmamışlar. Üstelik de düşünmeyelim diye ellerinden geleni yapmışlar. Allah beterin beterinden saklasın derler, bir de düşünenleri, gelin şuna düşünenleri demeyelim, düşünmeye çabalayanları hep öldürmüşler." (sy. 25) Sonra da Japonya'daki bir filmden ve sansürden bahsederdi. Diyemezdin uzaydan başladık da masallardan romanlardan filmlere geldik diye. Daha neler neler anlatacak sana; Mustafa Kemal'den bahsedecek sana. O ortaya çıkınca durum umutsuzdu belki ama vazgeçmedi değil mi? diyecek, sakın vazgeçme diyecek. Kendi kitaplarında da böyle umudun öyküsünü yazdığını söylemeyecek ama sen anlayacaksın onu. Onun sözlerini duydukça romanlarını daha iyi anlayacaksın.

    Romanlarını nasıl yazdığından kısaca bahsedecek ama; "Şu adamın evini, şu adamların köyünü anlatamam. Bıktım usandım, yüreğim götürmüyor anlatmayı. Varın siz göz önüne getirin diyeceğim ama mümkünü yok getiremezsiniz. Niçin yazdım bunu? İşte ben bunun romanını yazacağım. Bu benim yazar olarak,vatandaş olarak borcum. Sanırım bunu roman yapmamın önüne geçmek istemezler. Geçemezler de. Milletin gönlü onlarla değil, benimle. Akıl benimle." (sy.50)

    Daha neler neler anlatacak. Aklınla bildiğin, kalpten inandığın ama dile getiremediğin nice güzelliklerden bahsedecek. Lafı fazla uzatıp aklınızı bulandırmak istemiyorum ama daha bu kitap hakkında; Yaşar Kemal hakkında söylemek istediğim o kadar çok şey var ki... Ara ara yeniden yeniden ve yeniden değineceğim mutlaka. Ama siz siz olun benliğiniz, ruhunuz ve aklınız için doğru olacak olanı yapıp katın bu kitabı heybenize muhakkak. Kampa gelecek olanlar birazcık sabretsinler almak için :))

    Son kez; sevgiden söz açmak isteyecek sana, sevinçten ve iyi şeylerden bahsetmek isteyecek. Delice, çılgınca, içi taşa taşa bahsetmek istiyorum diyecek bu sevinçten. Sevinçli bir adam olduğunu da söyleyecek sana. (sy. 43) ama dünya çok karanlık diye de bunu görmemezlikten gelemem diyecek. "Bana bakın, ben öyle tatlı matlı yazı yazamam. Kırarım bu kalemi. Dileyen okur, dilemeyen okumaz." (sy. 45)
  • Nasıl da mutlu olmuştum bugün seni görünce, bu gece için yeni bir masal kitabı diyerek. Ne güzel de başlamıştın yahu. Fakat niçin böyle oldu anlayamadım. Sevgili Cemal Süreya, çocuk edebiyatı diye bir şey olmaması gerektiğini anlatıyor Günler isimli eserinden alıntılanmış kısımda. Tam da bu sebepten midir bilemem ama ne çocuk yazıları olmuş bunlar ne de öteye geçebilmiş. Çocuklara okuma zevki aşılamak imiş amaç ama bunu öyle göstere göstere yapmış ki bir yerde itici durmuş. Ders vereyim çocuklara demiş; onu da doğrudan doğruya söylemiş. Madem çocuklar her şeyi anlar diyorsun; onların hayalgücüne güven. Biraz süsle cümlelerini, onlar yine anlar anlayacağını.

    Çok üzüldüm yahu, gerçekten çok üzüldüm. :(
  • Rahat yatağımda uzanmış elimin uzanacağı uzaklığa on kadar kitap dizmiş keyif yapıyorum. Beyaz Zambaklar Ülkesi'ni okuyorum bir süre. Her şey ne kadar güzel! Ütopya sanki. Tertemiz sokaklar, kültürün en üst seviyesi, refah seviyesi zirvede. Sanki bembeyaz mermer döşeli bir binaya girmişim. Öyle de güzel, göz alıcı. Sonra ona biraz ara verip gözümün içine bakıp beni oku diyen Yaşar Kemal'e gidiyor elim gayri ihtiyarı. Ne bileyim bu düşüşün bu kadar sert olacağını! Bugün otobüste yaşadığım minik kaza sonrası sırtımın ağrısı bile bu düşüşten oluşan insanlığımın ağrısının yanında hiç kaldı. 1925lerde kaleme alınmış Finlandiya'dan 1950li yılların Anadolusuna öyle bir düştüm ki sormayın gitsin.

    Neler var ki 1950li yılların Anadolusunda? Hangi köşesine giderseniz bir felaket. Çukurova'da sıtmadan geçilmezken, Karadeniz'de ince hastalık at koşturuyor. Erzurum'da zelzele, Amasya'da sel. Hepsinin derdi ortak ama; elde yok avuçta yok! Ah ulan diyorsun elimden bir şey gelse ya! Yok be yok yani. Yaşar Kemal... Gözünü budaktan sakınmayan. Dertlerini anlayacağım diye buz gibi soğukta çadırda onlarla uyuyan; öyle soğuk ki bir tarafı uyuşup kalmış sabaha. Kaçakçılarla konuşacağım sırf diye türlü tehlikelere soyunan ve bana mısın demeyen! Ne güzel gazetecilik bu. Ahh keşke hep o lüfer bolluğu haberi gibi haberler yapabilseydin! Hep yüzümüzü güldürseydin.

    Aradan yıllar geçti; Van'a üniversite yapıldı, Diyarbakır'ın yolları tamam, artık evler bir iki sallanmada hemen yıkılmıyor ama zihniyet yine aynı. Başımıza bir iş gelmeden önce önlem almayı bilmiyoruz. Artık Yaşar Kemal gibi gazeteciler de yok belki gidip görüp bir şeyler yapılsın diye yalvaran. Ama hâlâ içimi acıtıyor bütün bu yokluk! İnsan be onlar, hepsi insan. "Yukardan" bakınca görülmüyor mu insanlar ben anlamıyorum! Siyasetten zerre anlamayan, kimin ne dediğini ne yaptığını bile unutan bir insan olarak tek temennim de şudur ki; güzel yurdumuzun hiçbir köşesinde ağlayan tek bir insan kalmasın! İnsan olduğumuzu unutmayalım. Kimse unutmasın.

    Not: Arkadaşlar, anlatılacak gibi değil! Yaşar Kemal ne güzel anlatmış, ben anlatamam. Okuyun, lütfen.
"Kitaplar, ah! Eminim ki aynı şeyi okuyup aynı şeyi hissetmiyoruz." -J. Austen
Antalya
5 kütüphaneci puanı
816 okur puanı
21 Eyl 2017 tarihinde katıldı.

Şu anda okudukları 4 kitap

  • Kibar Fahişelerin İhtişam ve Sefaleti
  • Seviyordum Sizi
  • Don Quijote
  • Demirciler Çarşısı Cinayeti

Okuduğu kitaplar 370 kitap

  • Metal Yorgunluğu
  • Kanlakarışık
  • Muhtelif Evhamlar Kitabı
  • Rüzgarla Bir
  • Asılacak Kadın
  • 1Q84 - 3. Kitap
  • 1Q84 - 2. Kitap
  • Dost
  • Kayıp Hayaller Kitabı
  • Asi Kızlara Uykudan Önce Hikayeler 2

Okuyacağı kitaplar 162 kitap

  • Mustafa Kemal
  • Kaplumbağa Terbiyecisi
  • Tohum
  • Freya
  • Mabet
  • Ölü Doğanlar
  • Postmodernizmin ABC's
  • Türk Edebiyatında Kadın Yazarlar
  • Seçme Şiirler
  • Zabit ve Kumandan ile Hasbihal

Kütüphanesindekiler 379 kitap

  • Muhtelif Evhamlar Kitabı
  • Mustafa Kemal
  • Kibar Fahişelerin İhtişam ve Sefaleti
  • Seviyordum Sizi
  • Metal Yorgunluğu
  • Rüzgarla Bir
  • Saatleri Ayarlama Enstitüsü
  • Kanlakarışık
  • 1Q84 - 3. Kitap
  • 1Q84 - 2. Kitap

Beğendiği kitaplar 230 kitap

  • Muhtelif Evhamlar Kitabı
  • Metal Yorgunluğu
  • Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu
  • Rüzgarla Bir
  • Saatleri Ayarlama Enstitüsü
  • Kayıp Hayaller Kitabı
  • Asi Kızlara Uykudan Önce Hikayeler 2
  • Yaşar Kemal
  • Yaşamın Ucuna Yolculuk
  • Antigone

Beğendiği yazarlar 37 kitap

  • Ömür İklim Demir
  • Doruk Ateş
  • Vüs'at O. Bener
  • Mustafa Kemal Atatürk
  • Yaşar Kemal
  • Sait Faik Abasıyanık
  • Tezer Özlü
  • Franz Kafka
  • Hüseyin Rahmi Gürpınar
  • Şermin Çarkacı Yaşar