Saat 04.17’yi gösterdiğinde zaman sadece durmadı, adeta üzerine yıkıldı dünyanın. Dışarıda zifiri bir karanlık, göğsü sızlatan bir kar soğuğu ve buz kesmiş kaldırımlar vardı. Kimimiz can havliyle yalın ayak vurduk kendimizi dışarıya, kimimiz ise en değerli varlığını, evladını kurtarabilmek adına o karanlık enkazın koynunda kalmayı seçti. O an, sadece binalar değil, sığınılacak her türlü teselli de yerle bir olmuştu.
Zihnimde, o mahşer yerinin uğultusu arasında sadece o ilahi ses yankılanıyordu:
"O gün insan, 'Kaçacak yer neresidir?' diyecektir. Hayır hayır! Kaçıp sığınacak yer yoktur!" (Kıyame Suresi, 10-11)
Gerçekten de ne sığınacak bir dam, ne sığınılacak bir sıcaklık kalmıştı. Çaresizliğin en çıplak halini, kıyametin provasını o gece o buz gibi havada yaşadık. Üç yıl geçse de o soğuk hala tenimizde, o soru ise hala kalbimizde: Kaçacak yer neresidir? Belki de tek sığınak, yine o zor günde birbirine kenetlenen eller ve o büyük acının paylaşıldığı sessiz dualardır.