Asıl acı, kalbi baştan aşağı sancılara boğan, insana sırrını kimselere anlatmadan ölmeyi arzulatan bir şeydi.Kolları, başı hep dermansız bırakan, yastıkta öbür yana dönme isteğini bile söndüren bir şey.
—Daha anlatsana dedim.
—Hoşuna mı gitti?
—Hem de çok. Seninle sekiz yüz elli iki bin kilometre boyunca hiç durmadan laflamak isterdim.
—Benzinimiz yeter mi ki?
—Yalancıktan doldurursak yeter.
Dindinha bir seferinde mutluluğun “yüreğimizde parlayan bir güneş” olduğunu söylemişti. Güneş her şeyi mutlulukla aydınlatıyordu. Eğer bu doğruysa, her şeyi güzelleştiren şey göğsümde pır pır eden yüreğimdi...
—Olsun, onu öldüreceğim.
—Ne diyorsun evladım sen, babanı mı öldüreceksin?
—Evet, öldüreceğim. Çoktan başladım bile. Öldürmek derken öyle Buck Jones’un tabancasını alıp dan diye öldürmeyi kastetmiyorum. Öyle değil. Kastettiğim onu kalbimde öldürmek. İyiliğini istemekten vazgeçmek.