Martin Heidegger’e göre ise canlılığın sırrı otantiklikten yani hayatlarımıza sahip çıkmaktan geçer. Hayatımızda bize dair ne varsa bunların sahipliğini kabul etmek, “bu bana dair, bana ait” demek başlı başına zorlu bir yol gibi gözükse de, alternatifi çok daha korkunçtur; karanlık, kişiliksiz, yüzleri olmayan bir kalabalığın içinde sesimizi kaybetmek, öylesine yaşamak, adeta bir ölü gibi günleri geçirmek. Hayatımızda sahip çıkmamız gereken tek şey kendi seçimlerimiz ve sonuçları değildir. Aynı şekilde başımıza gelenlere de sahip çıkmak durumundayız. Zor gelenlere yokmuş gibi davranmak ölümcül bir uykuya yatmak demektir.
Sartre, ailesi hırsız, katil ve dolandırıcı dolu olan ünlü oyun yazarı ve şair Jean Genet’nin nasıl ailesinin çizgisinden gitmeyip kendi yolunu çizerek Fransa’nın milli değerlerinden biri haline geldiğini araştırır. Sartre’ın vermek istediği mesaj aslında son derece net; Urfa’da Oxford olmasa da (İbrahim Tatlıses’in ünlü lafına referans verecek olursam) kendimize ait bir hayat inşa etmenin binlerce yolu var.
Kendimiz için anlamlı olanın peşinden gidince, sırf tanıdık olduğu için bize acı verenlere tutunmayı bırakınca, yaslarımızı tutacak alanı kendimize açınca ve hayatın getirdiklerine gözlerimizi açıp “bu da benim hayatım” deyip içimize derin bir nefes çekince dayanılmaz bir hafifliğe ulaşırız.
Merak etmeyin, sonra da bu hafifliği kaybedebiliriz. Önemli olan nasıl ağırlaştığımızı görebilmek ve sonra tekrar hafiflemeyi başarmak. Ve sonra tekrar kaybederiz ve bu döngüde yaşar gideriz.
Birbirimizi duymaya çalıştığımız, anlamasak da farklılıklarımız ve ayrışıklıklarımızla kalabildiğimiz huzurlu bir dünya mı, yoksa herkesin birbirine girdiği karman çorman bir dünya mı? Siz neye hizmet ediyorsunuz?