Alican Ökmen’in ilk eseri, İstanbul’un gölgelerinde sürüklenen bir olaylar silsilesini merkeze alıyor. Yeraltı edebiyatı izleri taşıdığını düşündüğüm bu kitabı, ironik biçimde, gerçekten de yeraltında kalmış olması sebebiyle ancak bir arkadaşımın yardımıyla edinebildim. Yıpranmış sayfalarını tamamlamak için zaman zaman PDF’e başvurmam gerekse de, bu durum eserin sürükleyiciliğini sekteye uğratmadı.
Ökmen, sinematik anlatım dili ve sahicilikle örülü kurgusuyla dikkate değer bir başarı yakalamış. Betimlemeler, okuru olayların içine çeken dinamik bir yapı sunarken, diyaloglar ve atmosfer tasviri, romanı alışıldık yeraltı anlatılarından ayıran en güçlü unsurlar arasında yer alıyor. Ancak, anlatının sürükleyiciliği ne kadar üst seviyede olursa olsun, kitabın olay örgüsü dışında derinleşemediğini söylemek mümkün. Karakterlerin iç dünyasına yönelik psikolojik derinlik, yüzeyde kalan bir anlatımla sınırlandırılmış gibi görünüyor. Ayrıca, birinci tekil şahıs kullanımının aşırıya kaçtığı bazı bölümler, metnin ritmini zaman zaman sekteye uğratıyor.
Ökmen’in kurgu ve atmosfer yaratma becerisi, onun aslen bir romancıdan ziyade bir senarist olarak daha büyük potansiyel taşıdığını gösteriyor. Senaryo yazıları ile hayatına devam ettiğini öğrendiğim Öktem'in birkaç sinemasını da izlemek isterim. Yine de, yeraltında kalmış bu özgün eseri için ona teşekkür etmek gerekiyor—çünkü karanlıkta kalan bazı hikâyeler, gün yüzüne çıkmaktan çok, karanlıkta yankılanarak anlam kazanır.