Bazı kitaplar okurken insanı başka bir coğrafyaya götürür ya, işte Taştan ve Kemikten beni doğrudan kutupların ortasına bıraktı. Buzun sesini, rüzgârın sertliğini ve açlığın ağırlığını hissettim.
Başkarakterimiz Uqsuralik, kutuplarda yaşayan bir İnuit kadını. Bir gece buzun aniden kırılmasıyla ailesinden kopuyor ve kendini sonsuz beyazlığın ortasında yapayalnız buluyor. Sonrası ise hayatta kalmanın, yeniden tutunmanın ve vazgeçmemenin hikâyesi.
Yazar bir yandan Uqsuralik’in yaşam mücadelesini anlatırken bir yandan da İnuitlerin dünyasının kapılarını aralıyor. Çiğ et yiyen, avcılıkla yaşayan, şaman geleneklerine inanan ve doğayla kadim bağlar kuran bu topluluğun yaşam biçimini uzun uzun okuyoruz. Bu sayede sadece bir karakterin hikâyesini değil, bambaşka bir kültürü de tanıma fırsatı buluyoruz.
Masal ile gerçeklik arasında salınan bu romanın en güçlü yanı atmosferi. Öyle ki bazı sayfalarda gerçekten üşüdüğümü hissettim. Hem sert hem şiirsel, hem yabancı hem de tuhaf bir şekilde tanıdık bir kitap. Ben çok sevdim.