Son zamanlarda okuduğum en gereksiz kitap diyebilirim.
Yazmasam olmazdı.
Ayda ortalama yedi kitap okuyan, okuduğu her kitabı özenle seçen ve analiz eden biri olarak ciddi anlamda abartıldığını düşündüğüm bir eser.
Bu kitabı okumadan önce "Salamina Askerleri"nin okunması gerekiyormuş. Oradaki kurgu-örgü baz alınmış!
Kurguda da, örgüde de bir keramet, öz ve anlam bulamadım. En kötü Agatha Christie kitabı (ki hepsi özeldir) bunun yanında şaheser kalır.
Eşini kaybetmiş yaşlı bir adamın yalnızlığını döktüğü hissiz satırlar. Edebi olmaktan uzak anlatım.. İçi yanan bir erkeğin kaleminden dökülen hisler olamaz okuduklarım. Zaman kaybı. Tek bir yeri, tek bir cümlesi için bile okumaya değmez.
O kadar zor ve zorla okudum ki sadece zaman kaybı. Bende bir anlamı olmadı bu kitabın.
Tavsiye etmiyorum.
Kitap okumaktan soğutur ya bazı kitaplar işte aynen o kitaplardan..
Hayatı sadece haz ve acıdan oluşan ikilem arasında geçen ve aslında anı yaşarken gerçek mutluluğun ne olduğunu son nefesine kadar sorgulayan Ivan İlyiç'in acı içinde geçen hayatı.
Mutlu olduğu anların sayısı yok denecek kadar az.
Mutsuzluk, kötümserlik ve hastalık doğru orantılı tartışmasız İvan için.
Kaç evlilik var ki insanı gerçekten mutlu kılsın tartışmasız. :)
O kadar çok kavram var ki üzerinde sayfalarca inceleme yapılır.
Akılda kalıcı, sarsıcı..
Zweig 59 sayfalık bu kitabına iki ayrı dünyayı sığdırmayı nasıl başarmış aklım almıyor.
Aşıklar şehri Paris'in sokaklarında farklı renkler ve heyecanlar görmeyi beklerken bir yankesiciyi anlamaya çalışmak, gizemli hırsızın içtiği sütün masumiyetinde boğulmak ve neticede zanaat demeyeceğimiz yan kesiciliğe hayranlıkla bakmak..
Bu hikayede aklımda kalan en baskın alıntı:
"Çünkü hiçbir sanat, gerçeğin kendisiyle yarışamaz."
İkinci hikaye olan Prater'de İlkbaharda ise; aşka, heyecana dair unuttuğumuz duyguları yeniden canlandırıyor içimizde..
Küçük ilişkiler ve hayatın olağan akışının içindeki zenginliği gözler önüne seren kitabın felsefesi derin.