Kitaplar tohum gibidir. Yüzyıllarca bir yerde uyuyakalmış durumdadırlar, sonra da birden beklenmedik ve umut vaat etmeyen topraklarda çiçek vermeye başlarlar.
Kelimenin tam anlamıyla Kozmos’un Çocukları’yız. Bir yaz günü, yüzünü, Güneş’e çevirdiğinizi düşünün. Güneşe dik bakmanız olanaksızdır. 150 milyon kilometre öteden gücünü hissediyoruz. Kaynar ve kendi kendine ışıyan bu cismin yanında bulunsak ya da onun nükleer ateşinin göbeğine dalsak, acaba neler hissederiz? Güneş bizi ısıtıyor, bizi besliyor ve görmemize olanak sağlıyor. Yeryüzünün bereket kaynağıdır. İnsanoğlu tarafından sınanma sınırının ötelerinde bir güce sahip. Güneş’in doğuşunu kuşlar büyük bir sevinçle bu karşılarlar. Güneş doğunca ışıkta yüzmeye başlayan tek hücreli organizmalar bile var. Atalarımız Güneş’e tapmışlardı. Taptıkları için kızamayız da. Onları saflıkla suçlayamayız. Ama şunu belirtmeliyiz ki. Güneş olağan diyebileceğimiz bir yıldızdır. Eğer kendimizden üstün saydığımız bir güce tapacaksak, Güneş’le birlikte yıldızlara da tapmamız daha akla yakın değil mi? Astronomi alanında girişilen her araştırmanın altında büyük bir hayranlık kaynağı yatmaktadır. Bu kaynak çoğu zaman öylesine derinlerde ki, araştırmacı varlığını fark edememektedir.
Sevişirken iç içe geçen, solukları karışan, birbirine en yakın hale gelen insanların, sonradan birbirine bu kadar yabancılaşmasına, hatta can yakmaya çalışmasına, hep hayret etmişimdir. Önce en büyük haz sonra en büyük can yakma, ne tuhaf.
Ey acıyı bilen Ben, bir çaresi var mıdır
Canavarın sövdüğü şu camları kırmanın,
Ve düşmek pahasına sonrasızlık boyunca
Tüysüz kanatlarımla havalanıp kaçmanın?