Hayattan ne öğrendiğimi anlatmak biraz zor. Çünkü her an yeni bir doğumla başlıyor ve haliyle O’ doğum yeni bir ölümle sonuçlanıyor… Kendimi;
—kendimin farkına vardığım günden bu yana hep bir arayışın, lakin kayboluşun içerisinde buldum. Günah, sevap, iyilik ve kötülük her insanın içerisinde var bunu biliyordum ama sanki içimden bir ses benim bir hedefim olduğunu söylüyordu. O hedefin bilinmezliği içimde büyük bir korku oluşturuyordu. Gözümün göremeyeceği uzaklıkta bir ışık vardı. Bunu göremiyordum ama çok derinlerden hissediyordum. Tabii ki o zamanlar her şeyden habersizdim. Gözlerim kör, kulaklarım sağırdı. Kaderin tayincisi zamanın geldiğini sağır kulaklarıma fısıldadığında... Artık dua ve yakarışlarla O’ yol benim için başlamıştı. Artık görüyor ve duyuyordum… Hatta —haşa— çoğunun göremediğini yakından izliyordum. En azından göremesem dahi tecrübe edip doğruyu arıyordum. Çok uzaklarda bilmediğim bir mücevher varmış. O’ hakikat insanın en ağır gerçeğiymiş. Hakikati sezmek, görmek ve hatta kabul etmek ne kadar zor bir gerçekmiş… Evet ! Artık özümün farkındayım dediğim her an, O’ gerçeğin ellerimden kayıp gidişini izlemekle yükümlü oldum. Okudum, öğrendim ve herkese anlattım. Yalnız bu okumak ve öğrenmek sanıldığından biraz farklı. Kitaplara, öğrenenlere, öğretenlere sarıldım. Ama bunlarında beni tatmin etmediğinden emindim. Günler geçtikçe zaman ahrazlaştı adeta. Bir âmânın gözünden çepeçevre bir yoklukla sarıldım. Aslında bu bir yokluk değil, varoluşun tam olarak kendisiymiş. Gözlerimi kapattım, nefes aldıkça sordum. Sordukça cevabımı elbet aldım. Öğrendikçe yüklendim, yüklendikçe azaldım, azaldıkça kayboldum. Bu kayboluş bir yok oluş değil. Bu, başlangıcın ilk esameleriymiş… Velhasıl özümde ne öğrendim diyecek olursam… Ne kelimeler yeter ne de boğazımda düğümlenen