Pek çok insan bu suçluluk duygusunu, ana/babanın beklentilerine cevap verememiş olmanın ezikliğini ömür boyu taşır. Bu duygu ana/babanın ihtiyaçlarını tatmin etmenin çocuğun görevi olmadığı sonucuna varan tüm bilişsel yargılardan daha baskındır.
Çocuk, yetişkinin belli amaçları gerćekleştirmek için sahip olduğu bir araç, egemenliği ve etkisi altına alabileceği bir varlık olarak görüldüğü anda, onun canlı bir biçimde gelişmesine müdahale edilmiş ve gelişmesi zorla kesintiye uğratılmış olur.
Yetişkin, çocuğunun ruhunu kendi malı gibi kullanır; nasıl kullanacağı da tümüyle onun insafına bırakılmaktadır. Totaliter rejimlerle yönetilen ülkelerin halkı da aynı durumdadır, fakat bu insanlar bile meme çocuğunun haklarını hiçe sayan bir ana/babaya teslim olduğu ölçüde, bu çocuklar kadar teslim olmuş durumda ve çaresiz değillerdir...
Eğer bir insan uzun bir süreç içinde çocukluğunda hiçbir zaman olduğu gibi kabul edilip sevilmediğini, sadece performansından başarılarından ve niteliklerinden dolayı kullanıldığını ve çocukluğunu bir "s
özde sevgi" uğruna feda etmiş olduğunu yaşayabilirse, bu gerçeğin algılanması onda mutlaka büyük sarsıntılara yol açar. Fakat bir süre sonra bu insan böyle bir "sevgiyi" elde etme çabalarına artık son vermek gerektiğini anlar; gerçek benliğini yaşamak ister ve bundan böyle "onu hep eli boş boynu bükük bırakmış", sadece şimdi uzaklaşmakta olduğu sahte benliğine yönelmiş olan bir sevgiyi hak etmek zorunda olmayı istemez.