Kendini sorgularken, o keskin ve acıtan hissi yüreğinin en kuytularında duyuyordu. Sanki her düşünce, içinde yeni bir yara açıyor; her hatıra, biraz daha ağırlaştırıyordu omuzlarını. Sonra usulca, göz kenarlarından iki damla yaş süzüldü… yağmurla karışarak, sessizce kayboldu.
Dudaklarının ucuna kadar gelen hiçbir sır, dünyaya karışacak kadar cesur olamadı. İçinde saklı kaldı hepsi; söylenmemiş cümleler, yarım kalmış hayaller gibi.
“Zira,” diye geçirdi içinden, “bu hayat gerçekten herkese eşit miydi?”
Yoksa insanlar, birbirine eşit görünmek için ne kadar çaba sarf ediyordu?
Ya da kim, kimin yükünü gerçekten anlayabiliyordu?
Sonra… vazgeçti uzaklara bakmaktan. Çünkü bazen en büyük mesafeler, gözle görülenler değil; insanın kendi içinde kat ettiği yollardı.
Ve o, kimsenin ulaşamadığı, kimsenin uzaktan bile hayalini kurmadığı, kimsenin farkında dahi olmadığı düşlerine sığındı.
Sessizce…
Ama derin bir inançla.
İstersen bunu daha kısa bir alıntıya ya da sosyal medyada paylaşmalık bir versiyona da dönüştürebilirim.