Kırılganlığını yaşatıyordu; belki de başka çaresi yoktu. Çünkü bazı yaralar iyileşmek için değil, insanın içinde sessizce büyümek için vardı. Kimdi buna sebep olan? Kendisi mi, yoksa adını bile koyamadığı insanlar mı? Zaman mıydı onu bu hâle getiren, yoksa unutamadığı anlar mı?
İnsan bazen kendi içinden çıkamaz. Kendi içine düşer. Ve ne kadar çırpınırsa çırpınsın, kendi karanlığının duvarlarına çarpar sadece.
Ben…
Ne kadar yorgundum.
Ne kadar eksik.
Ne kadar yarım kalmış…
Sanki bir ömrü yaşamış gibi bitkin, ama aslında hiç yaşamamış gibi boşlukta. İçimde sürekli yankılanan bir soru vardı:
Ben kimdim?
Bu soru basit değildi. Çünkü cevabı yoktu. Çünkü kim olduğumu belirleyen şeyler bana ait değildi. Birileri dokunmuştu hayatıma, birileri yön vermişti, birileri eksiltmişti… ve sonunda geriye kalan ben değildim.
Uçmak istiyordum.
Gerçekten istiyordum.
Ama istemek yetmiyordu.
Çünkü kanatlarım vardı belki, ama kırılmıştı.
Çünkü gökyüzü vardı, ama bana ait değildi.
İnsan en çok da sahip olduğu hâlde kullanamadığı şeylere yanar.
Kanatlarının olduğunu bilip uçamamak…
İşte en ağır yük buydu.
Sesim çıkmıyordu. Çıkarmak da istemiyordum belki. Çünkü kimse duymuyordu. İnsan bir süre sonra anlatmayı bırakır; anlaşılmamaya alışır. Sessizlik, zamanla bir sığınak olur. Ve o sığınakta insan, kendi iç sesinin mahkûmu hâline gelir.
Dışarıda hayat devam ediyordu.
Mart mavisi bir gökyüzü, çiçeklerin kokusu, insanların telaşı…
Her şey olması gerektiği gibiydi.
Bir tek ben…
Olmamam gereken gibiydim.
İçimde sürekli bir eksiklik vardı. Tanımlanamayan, doldurulamayan, susturulamayan bir boşluk. Ne kadar görmezden gelsem de, o boşluk her an biraz daha büyüyordu. Ve ben her gün biraz daha içine düşüyordum.
Kim yapmıştı beni böyle?
Kim eksiltmişti?
Kim susturmuştu?
Belki de cevap şuydu:
Herkes biraz yapmıştı.
Biraz kırılmıştım insanlardan, biraz hayattan, biraz da kendimden. Ve en kötüsü… insan en çok kendine yenilir. Kendine yabancılaşır. Kendini taşıyamaz hâle gelir.
Yüreğim ağırdı.
Kanatlarım yorgundu.
Ve gökyüzü… sadece uzaktan bakabildiğim bir şeydi artık.
Bir kafesin içindeydim ama o kafesi kimse görmüyordu. Çünkü o kafes demirden değil, düşüncelerden yapılmıştı. Kaçmak istesem bile, nereye gideceğimi bilmiyordum.
Susuyordum.
Çünkü konuşmak bir şeyi değiştirmiyordu.
Ama içim…
İçim hiç susmuyordu.
Her geçen gün biraz daha derine çekiyordu beni. Ve ben, kendi içimde kayboluyordum. Ne tam vardım ne de yok. Ne tamamen hayattaydım ne de tamamen bitmiş.
Sadece…
Sürüyordum.
Kendimle bile barışık değildim. Hatta en büyük kavgam kendimleydi. Aynaya baktığımda gördüğüm şey bir yabancıydı. Tanıdık ama uzak. Yakın ama ait değil.
Ve en acısı şuydu:
İnsan bazen kendini kurtarmak ister…
Ama nasıl kurtulacağını bilmez.
İşte o an,
kanatları olduğu hâlde uçamayanların hikâyesi başlar.
Ve o hikâye…
sessizce, kimse fark etmeden devam eder.