Eğer bir yazarı kendi dilinden okuma fırsatım olsaydı bu kesinlikle Victor Hugo olurdu. İlkokulda Sefiller’in özetinin bile özeti sayılamayacak, çocuklar için yapılmış baskısını okuduğumda üslubu, olayı ele alış biçimi, kahramanlarının özellikleri beni çok etkilemişti. Büyüdüm. Tam metinlerini okudum hem Sefiller’i hem de Nötre Dame’nin Kamburu’nu. Yine aynı heyecanı ve zevki aldım. Kim bilir kendi dilinden, Fransızcasını, okusam ne keyiflidir…
Sıra geldi Deniz İşçileri’ne. Okudum. Gilliant’ın kendini kabul ediş biçimi, topluma yaklaşımı, aşkı için yaptığı şeyler elbette çok etkileyiciydi. Özellikle toplumun ona karşı ilkel bakış açısı çok ironik dille veriliyor. Ancak denizcilikle alakalı verilen bilgiler biraz sıkıcı olabiliyor.
Ama eserin özellikle son kısmı o sıkıcılığı silip süpürüyor. Aslında bu kısımlarda sıkılmamızı Hugo istemiş gibi. Tekneyi kurtardığı kısım bize o kadar sıkıcı geliyor ki aslında Gilliatt’a ilgisi olan Deruchette bile onu gördüğünde bir canavar görmüş gibi oluyor. Biz de sıkılıyoruz ve Gilliatt’tan uzaklaşıyoruz. Deruchette onu beğenmeyince kızmak yerine hak verir oluyoruz. Aşklar da öyle değil midir? Emek verirsin ama verdiğim emek ölçüsünde değerin düşer. Gilliatt’ın başına gelen de bu oluyor aslında. Geriye tek çıkış noktası kalıyor. O da yapması gerekeni yapıyor…