Lorenz'e göre saldırganlık, esas olarak dış uyaranlara verilen bir tepki değil; insanın içinde gömülü olan, kendi kendine harekete geçebilen ve dış dürtüler olmasa bile ifade bulmaya çalışan bir itkidir. Ona göre içgüdüyü tehlikeli kılan şey, onun bu kendiliğindenliğidir.
(Erich Fromm, İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri, Payel Yayınları, 3. Baskı, s. 38) Yani insan, ortada bir tehdit ya da kışkırtma olmasa dahi, saldırganlık sergileyebilecek potansiyele sahiptir.
Erich Fromm ise saldırganlığı ikiye ayırır: savunmacı ve yıkıcı saldırganlık. Savunmacı saldırganlık, hayatta kalmak için gerekli ve doğaldır. Ancak yıkıcı saldırganlık, insanın özünde yer alan, biyolojik bir uyarana bağlı olmaksızın ortaya çıkan bir eğilimdir. Fromm’a göre bu tür saldırganlık, bireyin güçsüzlük, yalnızlık gibi duygularından kaynaklanır ve dış dünyayı yok etme arzusu olarak kendini gösterir.
Şimdi şu soruyu sormak gerekmez mi? Eğer insanoğlu bu kadar “akıllı”, “gelişmiş” ve “bilinçli” bir varlıksa, neden hala yıkıcı saldırganlık sergilemekte? Neden savaşlar, kıyımlar, psikolojik şiddetler ve toplumsal nefret hala günlük hayatımızın bir parçası?
Yıkıcı saldırganlık, insan için yaşamsal bir zorunluluk değildir. Ancak yine de varlığını sürdürüyorsa, bu durum insan doğasının karanlık yönlerini kabul etmemiz gerektiğini göstermiyor mu? Belki de hoşumuza gitmese bile, kötülük insanın doğasında gerçekten vardır. Ve belki de asıl sorun, bu gerçeği reddetmemizde yatıyor olabilir mi?