İnsan, şecere-i hilkatin meyvesi olduğundan, meyve gibi en uzak ve en câmi' ve umuma bakar ve umumun cihetü'l-vahdetini içinde saklar bir kalb çekirdeğini taşıyan ve yüzü kesrete, fenâya, dünyaya bakan bir mahluktur.
Ubûdiyet ise, onun yüzünü fenâdan bekaya, halktan Hakk'a, kesretten vahdete, müntehadan mebde'e çeviren bir hayt-ı vuslat, yahut mebde' ve müntehâ ortasında bir nokta-i ittisaldir.
Başaracağım, sevgili dostum, sana söz veriyorum, kendimi düzelteceğim, her zaman yaptığım gibi yazgımızım karşımıza çıkardığı ufak tefek sıkıntıları artık tekrarlayıp durmayacağım; içinde bulunduğum anın tadını çıkaracağım, geçmiş benim için geçmişte kalacak.
Eğer desen: Birçok defa duâ ediyoruz, kabul olmuyor. Halbuki; âyet umumîdir; "Her duâya cevap var." ifade ediyor.
Elcevap: Cevap vermek ayrıdır, kabul etmek ayrıdır. Her dua için cevap vermek var; fakat kabul etmek, hem aynı matlubu vermek Cenâb-ı Hakk'ın hikmetine tâbidir.
Meselâ; hasta bir çocuk çağırır: "Yâ hekim! Bana bak." Hekim: "Lebbeyk" der. "Ne istersin?" cevap verir. Çocuk: "Şu ilâcı ver bana." der. Hekim ise, ya aynen istediğini verir, yahut onun maslahatına binaen ondan daha iyisini verir, yahut hastalığına zarar olduğunu bilir, hiç vermez.
Birinci Yol: O kabir, ehl-i îman için bu dünyadan daha güzel bir âlemin kapısıdır.
İkinci Yol: Âhiret'i tasdik eden, fakat sefahet ve dalâlette gidenlere bir haps-i ebedî ve bütün dostlarından bir tecrid içinde bir haps-i münferid, yalnız başına bir hapis kapısıdır. Öyle gördüğü ve îtikad ettiği ve inandığı gibi hareket etmediği için öyle muamele görecek.
Üçüncü Yol: Âhiret'e inanmayan ehl-i inkâr ve dalâlet için bir îdam-ı ebedî kapısı. Yâni; hem kendisini, hem bütün sevdiklerini îdam edecek bir darağacıdır. Öyle bildiği için, cezası olarak aynını görecek. Bu iki şık bedihîdir, delil istemiyor; göz ile görünür.