Çağatay profil resmi
Humboldt-Universität zu Berlin
Ankara
20 okur puanı
22 Mar 13:23 tarihinde katıldı.
  • Bu sözümü unutmayın Mr. Dedalus dedi. İngiltere, Yahudilerin eline geçmiş durumda. En yüksek makamlarda: maliyesinde, basınında...
    Bir milletin çöküşünün işaretleridir bunlar. Nerede toplansalar o milletin hayatiyetini yiyip bitirirler. Yıllar önce, işin bu noktaya gelebileceğini öngörebiliyordum.
    Bizim şu anda burada olduğumuzdan nasıl eminsem, Yahudi tüccarların yıkıcı faaliyetlerle meşgul olduklarından da o kadar eminim.
    Eski İngiltere ölüyor...
    — Hızla aşağı doğru adım attı, masmavi gözleri geniş bir güneş ışığı huzmesinin içinden geçerek canlandılar. Yüzünü çevirdi ve geri döndü.
    — “Ölüyor” dedi. Eğer ölmediyse...

    Bir sokaktan bir sokağa çığlığı fahişenin
    Dokuyacak kefenini eski İngiltere’nin

    Söylediklerinin cezbesine kapılarak altında durduğu gökyüzüne müsamahasızca baktı.
    — Tüccar dediğiniz, ister Yahudi olsun ister diğer milletlerden olsun, ucuza alıp pahalıya satan kişi değil midir?
    — Onlar, nura karşı günah işlediler dedi Mr. Deasy ağır bir ciddiyetle. Gözlerinde karanlığı görebilirsiniz. İşte bu sebeple hala dünyada yersiz yurtsuz dolanıp duruyorlar.
    Paris borsasının basamaklarında altın tenli adamlar, mücevherli parmaklarıyla fiyat kotasyonları veriyorlar. Kazlar gibi gürültü çıkarıyorlar. Tapınağın etrafına abes tavırlarla, gürültüyle üşüşüyorlar. Kafalarına beceriksizce geçirdikleri o silindir şapkaların altında kırk tilki dolaşıyor. Kendilerine ait değil: ne giydikleri, ne dilleri, ne jestleri. Kocaman, ağırkanlı gözleri, sözlerini yalanlıyorlar. Jestleri kibar ama etraflarını sarmış olan kinin farkındalar ve tüm emeklerinin boşuna olduğunu biliyorlar. Biriktirip istiflemek için boşuna sabrediyorlar.
    Kuşkusuz, zaman hepsini savuracak. Yol kıyısına yığılmış bir stok: Yağmalanmış ve paylaşılıyor. Gözleri, gezginlikle geçen yılların bilincinde, gözleri sabırlı, etlerindeki ‘onursuzluk’ damgasını tanıyor.
    — Kim işlemedi ki? dedi Stephen.
    — Ne demek istiyorsunuz? diye sordu Mr. Deasy.
    Bir adım yaklaştı ve masanın yanında durdu. Çenesi yan tarafa doğru tereddütle açıldı. (Bu mu şimdi yaşlılığın bilgeliği? Benim konuşmamı bekliyor)
    — “Tarih” dedi Stephen, uyanıp kurtulmaya çalıştığım bir kâbus.
    Oyun sahasından oğlanların çığlıkları yükseldi. Cırıldayan bir düdük: Gol.
    Peki ya o “kâbus” sana bir çifte atarsa?
    — Yaradanın yolları bizim yollarımıza benzemez dedi Mr. Deasy. İnsanlığın tüm tarihi tek bir büyük hedefe doğru ilerler: Tanrı’nın tezahürüne.
    Stephen, başparmağını pencereye doğru sallayıp dedi ki: Tanrı dediğiniz işte şu... Ayy, Yeahh.
    — Ne? diye sordu Mr. Deasy.
    — Sokaktan gelen bir çığlık diye yanıtladı Stephen omuzlarını silkerek.
    Mr. Deasy bakışını aşağıya doğru çevirdi ve bir süre burnunun kanatlarını parmaklarının arasında çimdikler gibi tuttu. Başını kaldırırken onları serbest bıraktı.
    — Ben sizden daha mutlu bir insanım dedi.
    Hepimiz pek çok hata yaptık, pek çok günah işledik. Yeryüzüne ‘günahı’ bir kadın getirdi. Olması gerekenden daha iyi olmayan bir kadın için, Menelaos’un kaçak karısı Helen için Yunanlar on yıl boyunca Troya’yla savaştılar. Sadakatsiz bir kadın, yabancıların topraklarımıza ayak basmasına neden oldu. MacMurrough’un karısı ve kadının dostu, Breffni Prensi O’Rourke. Parnell’i de bir kadın yıkıma götürdü. Pek çok hata, pek çok başarısızlık... Ama hiçbiri o büyük günahı işlemediler. Ben artık, yaşamımın sonuna gelmişim, zorlukla ayakta duruyorum. Yine de sonuna kadar “hakkaniyet” için mücadele edeceğim.

    Çünkü Ulster savaşacak
    Ve Ulster kazanacak

    Stephen elindeki sayfaları kaldırdı.
    — Bakın efendim diye söze başlamıştı ki... Tahminime göre dedi Mr. Deasy araya girerek. Siz bu işte pek uzun kalmayacaksınız. Bana, öğretmen olmak için doğmuşsunuz gibi geliyor. Belki de yanılıyorumdur.
    — Daha çok öğrenen biri olmak için dedi Stephen.
    Peki burada öğreneceğiniz ne kaldı ki?
    — Kim bilir? dedi. Öğrenmek için alçakgönüllü olmak gerek. Ama asıl büyük öğretmen yaşamdır. Stephen, sayfaları bir kez daha hışırdattı.
    — Bu yazıya gelince diye söze başladı...
    — Evet dedi Mr. Deasy hemen. Size iki kopya verdim. Eğer bir an önce bastırabilirseniz... Telegraph, Irish Homestead.
    — Deneyeceğim dedi Stephen. Size yarın haber veririm. Yazı işleri müdürüyle tanışıklığım var.
    - Yeterli dedi Mr. Deasy.
    Dün akşam milletvekili Mr. Field’a yazdım. Bugün, “City Arms” otelinde Sığır Tüccarları Derneği’nin bir toplantısı var. Ondan, mektubumu toplantıya sunmasını istedim. Siz de mektubu, şu sizin iki gazetede bastırtabiliyor musunuz bir bakın. Yitirecek zamanımız yok. Şimdi, kuzenimin mektubuna yanıt yazmam gerek.
    — İyi günler efendim dedi Stephen, sayfaları cebine yerleştirirken. Sağ olun.
    — Rica ederim dedi Mr. Deasy. Masasındaki kağıtları karıştırıyordu. Arada bir sizinle kılıç çarpıştırmayı seviyorum, yaşımı başımı almış olsam da.
    — İyi günler efendim dedi Stephen bir kez daha. Onun eğilmiş sırtını selamlayarak...
    Açık sundurmadan dışarı çıktı ve ağaçların altındaki çakıllı patikadan devam etti yoluna. Oyun sahasından yükselen çığlıkları ve sopaların çatırtılarını duyuyordu. Bahçe kapısından çıkarken, aslanlar sütunların üstünde yatıyorlardı; dişsiz canavarlar. Yine de ona mücadalesinde yardımcı olacağım. Mulligan bana yeni bir lakap takar artık: Sığır sever şair.
    — Mr. Dedalus!
    (Peşimden koşuyor, başka bir mektubu yoktur umarım)
    — Bir saniye...
    — Buyrun efendim dedi Stephen dönerek.
    Mr. Deasy durdu. Nefes nefeseydi, nefesini yutuyordu.
    — Diyecektim ki dedi. İrlanda, “Yahudilere hiç zulmetmemiş tek ülke olma şerefine sahiptir” derler. Biliyor muydunuz?
    — Hayır.
    — Peki nedenini biliyor musunuz?
    — Nedenmiş efendim dedi Stephen gülümsemeye başlayarak.
    — Çünkü onları memlekete hiç sokmadı dedi Mr. Deasy ciddiyetle.
    Ansızın, gırtlağından bir kahkahanın öksürük topu sıçradı. Peşinden kuvvetli bir hırıltıyı ve balgam zincirini getirerek. Sonra da hızla arkasına dönüp ilerlemeye başladı. Öksürerek, boğazını temizleyerek, iki yana açtığı kollarını havaya savurarak...
    — Arkası dönükken “onları memlekete hiç sokmadı” dedi yine. “İşte bu yüzden” dedi son kez. Uzaklaşmaya başlamasına rağmen öksürüklerle, hırıltılarla kesintiye uğrayan kahkahası da hala duyuluyordu.
    Güneş, bilge omuzlarının üstüne, yaprakların damalı gölgelerinin yanından parlak pullar fırlattı.
    Dans eden demir paralar gibi.
  • Bir kumsal boyunca yürü! Yabancı bir memlekette, bir şehir kapısına var. Bekçi dikmişler, o da eski alaylılardan. Tweedy moruğunun pos bıyıkları, uzunca bir kargıya abanmış. Tenteli sokaklarda dolaş. Etrafta türbanlı yüzler. Karanlık ve dipsiz mağaraları andıran halı dükkânları, koca bey, ürkünç Türk, bağdaş kurup oturmuş, kıvrımlı bir nargileyi tüttürüyor. Sokakta, satıcıların bağrışmaları. Rezene kokulu su iç. Şerbet. Bütün gün dolan dur. Belki bir iki hırsızla karşılaşırsın. Bir de o herifle karşılaşmak var. Güneşin batışı yaklaşsın. Sütunlar boyunca camilerin gölgeleri. Elinde dürülmüş bir el yazmasıyla bir imam... Ağaçlar hışırdıyor, bir işaret, akşam yeli. Geçiyorum. Altın rengi, kararan gökyüzü. Bir anne, evinin kapı aralığında durup izliyor. Çocuklarını, o karanlık lisanlarıyla eve çağırıyor. Yüksek bir duvar: arkasında bir müzik aletinin telleri tıngırdıyor. Gece, gökyüzünde ay, erguvan rengi. Molly’nin yeni jartiyerlerinin rengi. Teller tıngırdıyor. Dinle!
    Bir kız şu enstrümanlardan birini çalıyor, neydi adı? Santur.
    Geçiyorum.
  • Duyularını ve iradesini başka tarafa yönlendirip, yumuşak ve itaatkâr nazarını dinlendirirken sayfayı yanlamasına, sabırla tuttu. Pattada pattada sallanan sıyrılmış etek.
    Domuz kasabı, yığından iki sayfa kaptı. Kızın halis sosislerini sardı ve kıpkırmızı suratını buruşturdu.
    — Buyrun, küçük hanım dedi. Kız cüretkârca gülümseyip kalın bileğini dışarı doğru tutarak bir demir para uzattı.
    — Sağ olun, küçük hanım. Bu da bir şilin üç peni para üstü. Siz ne istemiştiniz? Mr. Bloom hemen işaret etti. Eğer kız yavaş ilerlerse ona yetişip arkasından yürüyeyim, sallanan jambonlarının arkasından giderim. Güne başlamak için güzel bir manzara. Haydi elini çabuk tut be adam. Fırsat bu fırsat. Kız, dükkanın önünde güneşte durdu ve sağ tarafa doğru tembel tembel yürüdü. Burnundan sertçe nefes verip iç geçirdi: hiç de hâlden anlamazlar ki. Soda çatlağı eller. Ayak tırnakları da kabuk tutmuştur. Kahverengi, paçavra haline gelmiş keşiş gömleği muskaları, kızı her iki yönden de savunuyor. Kız tarafından kâle alınmamanın acısı, kalbindeki belli belirsiz keyfin içinde bir çakmak çaktı. Gözü başkasında: görev başında olmayan bir polis memuru, kıza Eccles Lane’de sarılmıştı. İri kıyım olanlarını tercih ediyorlar. Birinci kalite sosis. Lütfen yardım edin memur bey! Ormanda kayboldum.
    - Üç peni lütfen.
  • Sığır pazarında geçirdiğim o sabahlar, hayvanlar ağıllarında böğürüyorlar. Damgalı koyunlar, löp diye düşen hayvan tersleri... Bakıcılar, samanlığın içinde ayaklarındaki kabaralı çizmelerle güç bela yürüyorlar. İçlerinden biri besili bir buta avucuyla şaplak atıyor. Bak! Bu birinci kalite. Ellerde, kabukları soyulmamış değnekler...
  • Mr. Leopold Bloom, hayvanların ve kuşların iç organlarını afiyetle yerdi. Tavuk sakatatından yapılmış koyu çorbayı, ceviz kokulu işkembeyi, doldurulup fırınlanmış yüreği, ekmek kırıntılarıyla kızartılmış karaciğer dilimlerini, kızartılmış morina yumurtasını severdi. En sevdiği ise damağını hafif bir idrar rayihasıyla belli belirsiz yakan ızgara koyun böbreğiydi.
  • Gore, teenslasher filmlerden hoşlananlar için hazırladığım bir liste:
    - Battle Royale
    - Martyrs 2008
    - Aswang
    - Cannibal Holocaust
    - Onibaba
    - Secuestrados
    - Maniac 2012
    - Death Bell
    - Halloween 2007
    - Inside
    - German Angst
    - Human Centipede 1
    - Frontiers
    - Rap nawng sayawng khwan
    - Cold Fish
    - Invitation
    - Poultrygeist: Night of The Chicken Dead
    - Seed
Humboldt-Universität zu Berlin
Ankara
20 okur puanı
22 Mar 13:23 tarihinde katıldı.

Okuduğu kitaplar 243 kitap

  • La petite fille qui avait avalé un nuage grand comme la tour Eiffel
  • Brief Einer Unbekannten
  • Hüzünlü Dönenceler
  • Ortadoğu: Bir Şiddet Tarihi
  • Die Leiden des jungen Werther
  • İbn Fadlan Seyahatnamesi
  • Zincire Vurulmuş Prometheus
  • 1844 El yazmaları
  • Aslan Asker Şvayk
  • Yaşama Uğraşı

Kütüphanesindekiler 232 kitap

  • La petite fille qui avait avalé un nuage grand comme la tour Eiffel
  • Brief Einer Unbekannten
  • Hüzünlü Dönenceler
  • Anti-Ödipus
  • Ortadoğu: Bir Şiddet Tarihi
  • Die Leiden des jungen Werther
  • İbn Fadlan Seyahatnamesi
  • Zincire Vurulmuş Prometheus
  • 1844 El yazmaları
  • Aslan Asker Şvayk