Sonuç olarak; İsmail Bahadır Han ile On İki İmam Şiiliği artık İran'ın resmi mezhebi olmuştu. Bu seçimde Safevi şeyhlerinin Sünni dünya arasında farkındalık yaratarak ayakta kalmaya çaba sarfettikleri ileri sürülebilir. Böylece sünni olan batıdaki Osmanlı ve doğudaki Özbek komşularından dini yönden ayrılışı, İran'ın milliyetini muhafaza etmesine yaramıştır. Vecd karakteri taşıyan bu yeni inanış, merkezi kuvvetin güçlendirilmesine ve milli bir İran'ın oluşmasına da yardım etmiştir. Bu açıdan bakıldığında İran, bugün bulunduğu mezhep birliğini Şah İsmail ve Safevilere borçludur. Fakat Türk milletinin menfaatleri açısından bir değerlendirme yapacak olursak; Türkistan Türkleri ile Türkiye Türkleri arasında engel teşkil eden bir Şii İran'ın oluşması, Türk Dünyasının birleşmesini önlemiştir.
Cafer’in Şeyh ilan edilmesinden bir müddet sonra Şeyh İbrahim’in altı oğlunun en büyüğü olan Şeyh Cüneyt(1447-1460), Şiilik ve Rafızilik fikirlerini ortaya atınca amcası ile arası açılmış ve babasının müritlerinden bir kısmını yanına alarak Arran, Azerbaycan ve Doğu Anadolu bölgelerinde yaylak ve kışlak kuran Türkmen oymak ve boyları arasında dolaşıp göçebeler ve köylüler arasında telkinlere başlamıştı. Onun bu şekilde Erdebil’den bağımsız hareket ederek amcasına oranla daha faal bir rol oynaması ve her tarafta telkinler yoluyla müritlerini sürekli arttırması ile Safevi hareketinin tarihi de yeni bir döneme girmiştir.
Halka göre münevver kibirli, maddi menfaat düşkünü, yabancı taklitçisi, maneviyat düşmanı, saygısız ve köksüzdür...
Münevvere göre ise halk cahil, hurafeci, kıt ve dar görüşlü, her şeye kolayca kanan(!) bir kitledir.
Gerçekten Osmanlı tarihinin ilk kaynakları olan XV. asır tarihçilerinin eserlerinde, Türk adı hiçbir zaman küçültücü bir şekilde kullanılmaz. Aşıkpaşazade, Neşri, Anonim Osmanlı Tarihleri Türk lafzını öne çıkarırlar
8.yüzyılda Oğuzların Seyhun kıyılarına göçmelerinden itibaren teşekküle başlayan Dede Korkut kahramanları etrafındaki boylar, Seyhun kıyılarında, Maveraünnehir ve Horasan'da ve nihayet Azerbaycan ve Anadolu coğrafyasında yüzyıllarca ozanlar tarafından hanlar ve beğler huzurunda, toylarda ve çeşitli meclislerde söylenmiştir. Azerbaycan ve Anadolu'ya göç sırasında ve göçten sonra ozanların kopuz eşliğinde söylemeye devam ettiği boylar, 15. yüzyılda Akkoyunlu coğrafyasında son biçimlerini almış olmalıdırlar.