Fasülye Ayıklama Sanatı, beklentisiz başlayıp büyük bir keyifle okuduğum kitaplardan biri oldu. Olay örgüsünün merkezde olmadığı, sakin ve dingin anlatıları gün geçtikçe daha çok sevdiğimi fark ediyorum. Belki de hayatın hızına küçük bir müdahale yapıp beni sessiz bir köşeye çektiği içindir.
Kitap; yazlık bir evde bekçilik yapan yaşlı bir adamın, evi kiralamak üzere gelen bir yabancıya hayatını anlatmasıyla başlıyor. Anlatı doğrusal bir düzlemde ilerlemiyor. Yazar Wieslaw Mysliwski bilinç akışı tekniğine göz kırpıyor; tam anlamıyla bu teknikle yazılmış demek zor, ama zaman içinde sıçrayarak ilerleyen bir anlatı var. Bir noktadan başlıyor, o anı başka bir anıyı çağırıyor; bazen kendisiyle çelişiyor, bazen az önce anlattığını düzeltiyor, bazen unuttuğu bir anekdotu ekleyerek hikâyeyi yeniden genişletiyor. Kısacası zihninden geçenler filtresiz biçimde anlatıcının ağzından dökülüyor.
Romanın tamamı bir monolog. Fasülye ayıklama ise güçlü bir metafor: Anlatıcı fasülyeleri ayıklarken aslında kendi hayatını katman katman soyuyor, parçalara ayırıyor.
Kitap, bir insanın hafızasından geçenleri anlatırken arka planına II. Dünya Savaşı’nı alıyor. Bu bir savaş romanı değil; savaşın ortasında bir insanın hayatına tanıklık ettiğimiz bir anlatı. Savaş romanlarında çoğu zaman merkezde savaşın kendisi vardır: yıkım, kayıp, travma… Burada ise süregelen bir savaşın gölgesinde akmaya devam eden gündelik hayatı görüyoruz. Savaşın götürdüklerine rağmen insanın korumaya çalıştıklarını okuyoruz.
Çok severek okudum.