Eden’in Ruth için hayatını tekrar şekillendirip heveslenirken ben de heveslendim. Onun duygularıyla indim, onun duygularıyla çıktım. Fakat Ruth’un ailesinin Martin’i bir seçenek bile olarak görmemesi kısmında yıkılmış gibi hissettim. Hiçbir kitapta bunu yaşamamıştım.
Sen bir kişi için çabalarsın, hayaller kurarsın ama sen o kişi ve çevresi için ihtimal bile olmazsın. Neden bu kadar içerledim bilmiyorum. Fakat insanın çabası ve duygularının bu kadar çabuk kenara atılabilmesi beni tekrar hayatla ve duygularımla yüzleştirdi. Asıl acı olan, Martin’in değişmesi değil; değişmesinin bile onları ikna etmeye yetmemesiydi. Çünkü bazı insanlar için ne kadar yükselirsen yüksel, yine de “dışarıdan gelen” olarak kalırsın.
Gelişti, büyüdü, kabul gördü, toplumdan onay aldı… fakat mutlu değildi. Hayatının aşkı bile gerçek değilmiş. Ruth bir insan değildi sanki, bir fikir gibiydi; Martin’in tutunduğu bir anlam. Ve en korkuncu şu: İnsan bir hayalin peşinden koşarken, o hayalin aslında onu hiç beklemediğini fark ediyor.
Aşk, her şeye rağmen, tüm şartlara rağmen var olmaktır; birlikte olmaktır. Ama belki de Martin’in trajedisi, aşkı kaybetmesi değil; aşk sandığı şeyin aslında bir sınıf kapısı olmasıydı. Bazı aşklar insanı büyütmez, insanı tüketir.
Bilginin, gelişimin sonu yok. Çok fazla yazacak şey var… fakat burada bitirmek istiyorum.