Eyüp Tatar profil resmi
Eyüp Tatar kapak resmi
Felsefe
Yüksek Lisans
İstanbul
20 Ağustos 1988
Erkek
25 kütüphaneci puanı
421 okur puanı
04 Eki 2016 tarihinde katıldı.
Felsefe
Yüksek Lisans
İstanbul
20 Ağustos 1988
Erkek
25 kütüphaneci puanı
421 okur puanı
04 Eki 2016 tarihinde katıldı.
  • Eyüp Tatar paylaştı.
    394 syf.
    Kötülüğün bir kavram olarak felsefe tarihinde nasıl yorumlandığına, hangi tür inceleme ve irdelemelerle ele alınıp bu sorunun ne şekilde üstesinden gelindiğine yönelik sunulan çözüm yolları ve çözümlemelere dair bir kitap.

    Mutlak kudret sahibi ve mutlak iyi bir Tanrı tasavvurunun, kötülüğün varlığını açıklama teşebbüsündeki olası açmazları.. Mümkün dünyaların en iyisi mi yoksa en kötüsünde mi olduğumuza dair birbiriyle çatışan veya uzlaşan görüşler.. Kötüye ve kötülüğe dair tartışmalar.. Farklı zaman ve mekanlarda kötülüğün ne olduğuna dair değişen bakışlar.. Kısacası, kötünün/kötülüğün yorumlanma tarihi..

    Alt başlığın da vadettiği gibi; alternatif bir felsefe tarihi mi? Pek değil. Fakat 'alternatif' kelimesi ucu açık bir söylem; bunu hesaba katarsak, şöyle dememiz daha doğru: 'Ahlak felsefesinin ve özel olarak da kötülüğün tarihi'.
  • Eyüp Tatar paylaştı.
    231 syf.
    Kurmaca öykülerden ziyade imgelerin yazarıdır Bilge Karasu. Felsefi referansların yer bulduğu müthiş bir kalem işçisi. Birçok terimi kullanmaktaki ısrarı, onu asla okunmaz kılmamakta, aksine, cümlelere yedirdiği kendi buluşu olan nice kelimeyi bizlere de sevdirmekte. Türkçeye inanılmaz derecede hakim olan Karasu'nun bazı çalışmaları çeviri ödüllerine de layık görülmüş, Gece isimli bu romanı da her on yılda bir verilen Pegasus ödülünü almıştır. Bunca çetinliğine rağmen, ya da daha doğru bir ifadeyle; bunca çetinliği sayesinde. Nesri şiire yakınsar onun yazdıkları; şiir gibi gelir bu düz yazı. Öyle de hoş bir okuma zevki sunar kitap.

    Gece, çok çetin bir metinler silsilesi. Yepyeni bir edebi buluş, yazınsal anlamda sıra dışı bir deneydir. Bir anlatı mıdır, roman mıdır, burası önemsiz.. Gece, roman tadında bir anlatı veya anlatı biçimine girmiş bir öyküdür. Fakat bu öykü bize olayları anlatmaz, olguları, durumları, hisleri ve düşünceleri 'kavratır', yahut bu niyettedir. İmgesel öykücülük adını alır onun yaratısı.

    İmgesel öykücülüğün ne idüğüne dair, benim de çok sevdiğim tadımlık bir pasaj ekleyelim:

    'Taş yürekli filan değildir bu insanlar; imgeleme güçleri, kendi dertlerinden, acılarından, gözle görüp elle dokunabildiklerinden ötesine erişmemektedir, o kadar. Aynı kişiler, ağlayan bir çocuğun resmi karşısında, sıradan bir filim, bir öykü, bir oyun karşısında içlenir, üzülür, ağlar. İmgeleme güçleri ancak, bir tür somutluk karşısında canlanır, kıpırdar.'

    Bu sıra dışı yazın deneyini okumalı, okutmalı.
  • Eyüp Tatar paylaştı.
    Donuşum adlı bu romanda, sabah uyandığında donmak üzere olduğunu gören Rıfkı Konmaz'ın, gece ansızın odasına girip, yorganı üzerinden kimin çekip aldığını öğrenmeye yönelik arayışı konu ediliyor. Uyanır uyanmaz vücudunun büyük bölümünün donduğunu gören Rıfkı Konmaz, kımıldayamayacak hale gelmesine yol açan bu "donuşum"a neden olan yorgan hırsızının kim olduğuna yönelik çabalar içine girecektir... Tabii, vücudu çözülür çözülmez...

    Fırat Kafkas'ın korkutucu olaylar, nefis betimlemeler ve ince dokundurmalar içeren son romanı "donuşum", ansızın ortadan kaybolan ve bu kayboluşa kimin veya neyin yol açtığı ile ilgili okuyucuyu bir bilinmezlikler dehlizine iten, kısacası kayıp bir yorganın izini süren kabus dolu bir roman.. Gergin okumalar!..
  • Eyüp Tatar paylaştı.
    968 syf.
    Bir "Nietzsche furyası"dır, alıp başını gidiyor. Dandik Facebook felsefe sayfalarının alakasız aforizmalarını, kıytırık özlü sözlerini Nietzsche'ye aitmişçesine paylaşıp duran kofti beyinlere ya da zihin işsizlerine hitap etmiyor bu yazılanlar. Onları geçiyoruz hemen..

    İş Bankası Kültür Yayınları'ndan, yeni denebilecek bir "entelektüel biyografi" daha: Nietzsche. Kalınlığı korkutmasın; tavsiye ederim ilgilisine. Bu kitap, hem filozofun hayatından bağımsızmış gibi fikirlerini yazdığı, onun sanki sadece ilhamın gölgesinde yazıp düşüncelerini bu yolla kitaplaştırdığı izlenimi veren kuru akademik kitaplardan; hem de sadece hayatına yer verip, felsefesine ucundan azıcık değinen, düşünürün hayatını magazinleştirip, çok satmayı, ama az şey söylemeyi marifet sayan "vitrin kitapları"ndan farklı. Hayat ve fikirler bir arada. Adı üstünde: Entelektüel biyografi..

    Okuyun!..
  • Eyüp Tatar paylaştı.
    77 syf.
    Bu kitap hakkında çok şey yazılıp çizildi, çok şey söylendi. İncecik bir kitabın bu denli güçlü etkilerde bulunmasının nedeni neydi? Hayatında satrancın s'sine yer vermeyenleri dahi büyüleyen, bir çoğunu bu büyülü oyuna çağıran, bu oyunu öğreten, kitap karakterimizin yaşadığı zihinsel buhranları yaşatmasa da azıcık odaklandığı bu oyunun zihninin çeperlerini zorladığı anda bundan kaçan nice insan.. Herkes kendi satranç hikayeleriyle bu kitabı irtibatlandırmış. Enteresan..

    Bu kitap bir tür satranç el kitabı değil. Bir yazarın Avrupa'nın içinde bulunduğu o büyük savaşta tüm umudunu kaybetmesinin, derin krizler geçirmesinin satıra dökülmüş halidir. Bu öyle bir buhran ki, yazarını eşiyle birlikte intihara sürükler. Artık oyun kaybedilmiş, hamleler işe yaramamıştır.

    Dünya şampiyonu Czentovic, tüm değerleriyle, tüm pragmatizmiyle, tüm 'alık'lığıyla Avrupayı temsil eder. Kendisini bilime ve tekniğe kaptırmış, bu uğurda savaşmaktan çekinmeyen, tek yönü gelişmiş bir beyne sahip, ancak insani duyarlılıklardan uzaklaşmış, ruhunu kaybetmiş, iletişim kuramayan, temas edemeyen bir Avrupa. Evet şampiyondur, tektir, fakat ruhsuzdur. Kendi aydınlarını tek tek ipe yollayan, gaz odalarında boğan, öldüren bir makine. Öldürmeye (satranç söz konusu olduğunda, yenmeye) koşullanmış bir zeka..

    Dr. B., aydını simgeler. Sağduyuludur, sanatçı ruhludur. Hapsedilir, karanlığa mahkum edilir, fakat o karanlıkta bile ruhunu doyuracak şeyler arar, bulur, onunla teskin eder zihnini. Sanat, gördüklerimize verdiğimiz şaşkınlıktan, hayranlıktan doğar. Oysa hamleleriyle, kombinezonlarıyla, varyantlarıyla, oyun-sonuyla, kısacası oyundaki her şeyle tam bir aklı, sıkı bir mantığı temsil eden bu oyun, sanatçı duyarlılığı gelişmiş aydınla temas edince işin rengi değişir.

    Artık Dr. B., ürettiği bilim ve icat ettiği makineleriyle insanları kıyıma uğratan saf aklın ve mantığın kontrolüne girmiştir. Burada ruha, inceliklere, yaratıcılığa yer yoktur. Burada matematik vardır, mantık vardır. İletişim yoktur, temas yoktur, beyin sadece frontal lobdan ibaret hale gelmiştir; insan, bir mantık robotuna, bir hesap makinesine indirgenmiştir: Bir tür Android.

    Çıldırış da burada başlar. Zihnin diğer hassasiyetlerini kaybeden, kuru bir akıl tarafından ipe yollanan aydının çıldırışı. Temas ettiği şey, yani satranç, kaçtığı şeyle aynıdır: Ruhunu kaybetmiş bir hesap makinesine dönen Avrupa. Kıyıcı mantık ve matematiksel kesinliklerin tapınılası diyarı..
  • Eyüp Tatar paylaştı.
    309 syf.
    Beyninin kıvrımlarından bağırsaklarının kıvrımlarına varıncaya kadar siyasete bulanan yurdum insanının tam da arayacağı derecede politik, etik ve toplumsal nice göndermelerle kurulu bir kurguya sahip olan, kelimenin tam anlamıyla klasik ve başyapıt; sadece Conrad'ın kaleminden çıkma olduğu için değil, yazıldığı döneme ışık tutması, hedeflediği yerlerin parlaklığı, oklarının sivriliği ve cüretkâr yorum ve değerlendirmelerle bezeli bir kurguyla da yazın tarihinde yerini fazlasıyla sağlamlaştırmış bir kitap.

    Joseph Conrad'ın benim için önemi, Polonyalı olup (aslında şimdi Ukrayna'da olan bir bölge) ve İngilizceyi yirmi yaşından sonra öğrenmiş olmasına rağmen İngiliz dilinin en yüksek edebi ürünleri listesine birkaç eserini yazdırmış olmasından kaynaklanmıyor sadece. Conrad, Büyük İngiliz gemilerinde miçoluk, tayfalık ve İngiliz vatandaşlığından sonra da birinci kaptanlığı alıp, denizlerdeki nice seyrüsefer sırasında deneyimlediği onlarca kültür, bu kültürleri gerek yorumladığı aklıyla, gerekse hissettiği vicdanıyla tanımaya çalışmış olması, talihsizlikler karşısında suskun kalmayıp, otoritelerin, yüksek mevki sahiplerinin eteğini öpüp, postal yalamak dışında "dil"lerini kullanmayanlara benzemeyen, cesur, yürekli ve bazen kan donduracak kadar açık sözlü biri olduğu için favori yazarlarımdandır.

    İletişim Yayınları, orijinal adı olan The Secret Agent'i aynen çevirerek "Gizli Ajan" adıyla yayımlamış; İş Bankası ise "Casus" diyerek. Kitap ismindeki seçimi tartışmak gereksiz. Her iki kitabın çevirisini bir saatten fazla süre ayırıp inceledim. İki isim de alanlarında çok başarılı çevirilere imza atan, değerli çevirmenlerimiz. Biri Hasan Fehmi Nemli, diğeri Ünal Aytür.

    Hem zaten yazarımız Conrad, kitabı öyle bir yazmış ki, vasatın üstü herhangi bir çevirmen, pek çaba harcamadan, bir mucizeye tanıklık eder gibi çevirdiği kitaptaki cümlelerin önüne dizildiğini görecektir. Conrad işi noktalamış, geriye çevirmenin hünerine düşecek pek bir şey bırakmamacasına. Zira böylesine güzel yazılmış bir kitabı kötü çevirmek için gerçekten müthiş becerikli olmak lazım. İki kitap da hakkı verilerek çevrilip yayımlanmış. Karar okurun. Ha bu arada, sitede iki edisyon da mevcut.

    Anarşist'inden ona buna "kanarşist"ine türlü karakterleri barındıran, sosyalist yapılanmanın, kapitalist düzenin ve daha pek çok "dönemin politik ve hatta askeri gündemini şekillendiren" türden konuların karakterlerce tartışıldığı, on dokuzuncu asır İngiltere'sindeki kanlı Greenwich bombalı eyleminin konu olarak merkeze alınıp, bu eylemin iç yüzünün araştırıldığı, bu esnada bir tür dedektiflik barındıran yönünün de devreye girişiyle kurgunun canlanması ve ardından gelen tuhaf, şaşırtıcı olaylar, bulgular, dehşet dolu bir sonu bünyesinde barındıran bir eser. Uyku kaçıracak türden. Huzurlu insanların uykusunu kaçıracak türden değil, zaten halihazırda huzursuz ve uykusuzların uykusunu kaçıracak türden.

    Çünkü, iyi bilinir ki, huzurlu insanların uykusunu kaçırmak mümkün değil.

    (Heh, sosyal mesajımızı da giderayak vermiş olduk.)
  • Eyüp Tatar paylaştı.
    520 syf.
    Hey açılın, ben bilirkişiyim, şey, yani okur-kişiyim. İncelemelere şöyle bir göz attım, kim ne yazmış diye. Kitabın övülmesi, hakkının verilmesi: Check! Kitabın bir özetinin sunulması, böylece kitabı okumamış olan okurun kitap hakkında fikir edinmesi: Check! Bu kitabın kendi hayatlarını ne türden değiştirdiğini dile getiren güzel hatıraların yazılması: Check! Buraya kadar her şey güzel.

    Şimdi biraz değişik bir yol alalım, bu güzelim kitabı 'güzellerken'. Ben ise, her zamanki gibi farklı bir üslupla, yer yer -kaçınılmaz olarak- daha önceki yazılanlara benzer bilgiler vererek, bunu yaparken de kendi tespitlerimi sıkıştırarak yazacağım. Yazı azıcık uzun oldu diye okumamazlık etmeyin he! Gerçi çok uzun da sayılmaz. Ha tabi bir yerden sonra spoiler alıp başını yürüyecek, kitabı okumamış olanlar o kısımlara dikkat etmeli, uyarmadı dememeli.. Başlayalım klasik ufak tanıtma cümleleriyle..

    Martin Eden.. Denizci, yirmili yaşlarda, iri yarı, kaslı kuvvetli, hayatını beden gücüyle kazanan, gözü kara bir delikanlı.

    Ruth Morse.. Gencecik, nazik, nazenin, eğitimli, kültürlü, üst sınıftan, incelmiş zevkleri olan hanım hanımcık biri.

    Hikayenin dayandığı karşıtlık, işte bu. En azından kitabın başları itibariyle. Kitap gelişmelere doydukça, burada bazı şeyler değişir.. Ne gibi şeyler? Bakalım..

    Hayatı boyunca zihnini kullanma fırsatı bulamayan ama bu fırsat kendisine verildiğinde, kim bilir ne gibi resimler yaratacak olan, ne güzel eserler besteleyecek olan, ne türden kitaplar kaleme alacak olan nice koç yiğit vardır ki, bir çeşit mahrumiyetten kaynaklı olarak bu yönünü hiç keşfetmez, keşfettirmez. Fakat bazıları, öyle anlar gelir ki, yukarıda saydığım türden uğraşılara, yetenek isteyen, dehalık gerektiren uğraşılara çok sonradan rastlar, o alana olan açlığını ilk kez o an sezinler; dehasının ilk dönen çarkları kendi beyninde önce gıcırtılara, ardından müthiş bir deverana sürükler kişiyi. Martin'in hikayesi de böyle başlar.

    Kimisi marangozdur, ama heves eder, kitaba merak sarar, fakat sıkılır, okuma eylemini sonlandırır ve tekrar işine döner. Kimisi de, denizcidir, meraklanır, belki o an sırf kitabın kendisi için onu arzulamaz, tutulduğu bir kızın eli değdiği için, o kız bu kitaba önem verdiği için meraklanır. Olsun, motivasyonun kaynağı her ne ise, gencimize kitaplar aldırtır, okutur. Fakat o da ne! Önceki marangoz gibi davranmamakta bu denizcimiz. Adeta vücudunda yeni yaptığı eyleme aç, susuz kalmış bir organ keşfetmiş ve onu doyurmak istercesine, kitaplara gitgide daha da çok gömülür. İşte dehası, kendisinden mahrum edilen bir alanda parlamak için gereken kıvılcımı yakalamıştır. Artık süreci geriye sarmak imkansızdır. Bu kıvılcım, büyük yangınlara sürükleyecektir Martin'i.

    Kırık dökük aksanına, ağır aksak okumasına rağmen, Martin, bu işteki dehasını kanıtlarcasına, arada bir denize açılıp maddi ihtiyaçlarını temin edebilecek parayı kazandığı anların dışında, önce kıza kesik olduğu ve onun gözüne girmek için, sonraysa sadece sırf o atmosferin kendisi için kendini eğitimine verir.

    Peki Ruth ne düşünmekte bu sırada? İnsan mahrum olduğu şeyleri keşfedince, ona arzu duyduğunu hisseder. Çevresindeki tahsilli zibidilerden daha dürüst, daha açık sözlüdür Martin, kaslıdır, güçlüdür, ilkel çağlarda olsa ilk tercih edeceği adamdır. Yine de, çağ değişir, ama içgüdüler devam eder. Kendisini seven, kollayacak olan güçlü bir karakteri arzular kadınlık içgüdüleri. Paraya pula, eğitime tahsile ihtiyacı yoktur, sevdiği adamda bunu da aramamaktadır. Onun hasretini çektiği, denizci Martin'dir.

    Kadınımız içgüdüsel olarak güçlü, cesur ve karakter sahibi olan Martin abimize kapıladursun, Martin, yeterince doyurduğu bu ilkel yanından çok, yeni keşfettiği bu ince zevklerin dünyasına, sınıf atlama merakından ötürü değil de, kitapların ruhunu incelttiği bu dünyaya sırf bu incelik ve kavrayış gücünü kazandırması yüzünden giderek daha çok bağlanmıştır. Kısacası, artık bedeniyle değil, kafasıyla iş görmeyi istemektedir, deyim yerindeyse artık hayattan beyniyle lezzet almaktadır.

    Bu çabaları geçici bir heves olarak görülse ve Ruth, 'hevesini alsın, bırakır' diye düşünse de, Martin artık denizciliği iplememekte, okuduğu kitaplardaki öykülere benzer öyküler yazabileceğine inanmaktadır. Haksız da sayılmaz: Bir denizci olarak bünyesinde kim bilir ne hikayeler biriktirmiştir. Kendi yaşadıklarının diğer kitaplarda anlatılan ve okurun hoşuna giden şeylerden ne eksiği var? Hatta onlardan daha üstün bile sayılabilir, diye düşünür. Yeter ki, önceleri mahrum olduğu 'kelimeler'le dolsun dağarcığı bu okumalarda ve yazarken bu kelimeleri ustaca işleyecek şekilde bilgilensin, tecrübe kazansın.. Bu olduktan sonra, ohooo, kralım ben. Ben tek, hepiniz!

    Görüldüğü üzere, öykünün başlarındaki karşıtlık değişmiştir. Üst sınıftan tahsilli, kültürlü bir genç kız, alt sınıftan eğitimsiz, ama samimi, içten, kişiliği sağlam bir gence meylederken, bu genç de, kızın bulunduğu tabakaya yönelir, ama sırf o sınıfın kendisi için değil. Hatta ne sınıfı.. Okumaları göstermiştir ki, sınıf filan palavra. İnsanlık icadı. Saçmalık. Herkesin eğitime hakkı vardır, herkes eşittir. Herkesi özgürlüğü birdir. Herkesin hayatına kimse karışamaz! Yaşasın sosyalizm!..

    Ruth'u seven ve onunla evlenmek isteyen, onun kendi sınıfından bir delikanlının aklı olsaydı ve bulunduğu konumu terk edebilecek yürekte olsaydı, Kadir İnanır gibi, 'atom fiziğine de, profesörlüğe de lanet olsun; bundan böyle her türlü itliği, haytalığı, çakallığı, üçkağıdı öğreneceğim' der, sokağın adamı olurdu; belki Ruth da, kadınların şu meşhur 'efendi adam yerine piç tercihi' kuralı gereğince, bir ihtimal adama meyledebilirdi bu sayede. Fakat kendi sınıfının konforunda rahatça yüzerken, kim Kadir abimizin delikanlılığıyla, yürekliliğiyle boy ölçüşebilir ki!.. Hiç!

    Ah ulan Martin!.. Dehanı bu zirzoplara ispatlayamıyorsun. Yazdıkların yayınevlerince geri çevriliyor. Ruth da bir yandan sıkıştırıyor 'omo oşkom lotfon ovlonmok için iş bolmon lozom' diyerekten. Sen içme de kim içsin. Sen efkarlanma da kim efkarlansın. Fakat yazdıklarının kalitesine inanan Martin, sabırlıdır, öyle bir anlık heves etmiş de aşkına akrostiş şiir döşemiş, ne bileyim edebi metinler dersinde kompozisyon yazmış, ama yazdıkları berbat denilince, hayata küsüp bir daha hiç kitaba bulaşmayacak liseli bir sığır değildir. O, kitaplara gönül vermiş, gözleri çıkasıya, gaz lambaları tükenesiye okumakta, okumaktan canı çıkmakta, yazmakta, yazmakta, yine yazmaktadır. Ne para var kira ödeye, ne yemek var karın doyura..

    Fakat gün gelir, bir yayıncı, çok düşük bir ödemeye telif haklarını satın alıp bazı öykülerini yayınlamayı kabul eder. Sonra bu öykülerin okunduğunu, okurda bir talep doğduğunu görünce, yayıncı, Martin'den diğer başka öykülerini de göndermesini ister. Yavaş yavaş adı duyulmaya başlamış, piyasaya sızmayı başarmıştır yazarımız. Daha önce öykülerini reddeden dingil yayıncılar da düşer Martin'in peşine. Rekabet kızışınca, öyküler için ödenecek meblağ da artar. Martin'in yazdıklarının bir halta benzemediğini düşünen Ruth'un ise gözleri parlar bu yükselen şöhret karşısında. Yaa, Ruth kardeş, rahat konuşuyordun.. Adam sana öykülerini, şiirlerini okuttuğunda, 'cıks emeğine saygı guyuyom aşkitom, ama şurası böyle tırt, burası şöyle zırt' deyip dururken iyiydi dimi! Adam sana 'bak bu Samuel Johnsonn'dan' deseydi, yine o eleştirel gözle yaklaşır mıydın, yoksa yazılanları hemen ezberlemeye, dibin düşmeye mi başlardı? Ama öyle ya, daha dün pasaklı bir denizciyken, Martin'in deha ürünü şeyler yazması olacak iş değil, öyle değil mi Ruth Morse? Yaa, size ben satar dedim dedim, bakın ne oldu şimdi? Ehehe.. hıı? Bakın ne oldu şimdi?

    Ah ulan Rıza.. Şey pardon, Martin!.. Gördün değil mi.. Sabredemediler, inanmadılar sana gardaş.. Sendeki yeteneği hiçliğine, azmini ise 'piçliğine' saydılar. Yani inadından böyle yapıyor dediler. Yazık ettiler. Onların o halini gördün değil mi? Kimse kalmadı yanında. Herkesler umudu kesip seni yalnızlığa terk etti. Hani Türk olsan ve bu dehadan mahrum olsan, tam da yeni nesil ıssız adam triplerine girip yalnızlık kasacak haldeydin. Şimdi artık ismin duyulup üne şöhrete kavuşunca, millet adeta 'abi biliyordum ya, yeminle bak, o öyküler henüz yayınlanmadan okudum, dedim ulan bro, bu öykü iş yapar qanqa' ya da 'Kuran çarpsın senden büyük adam olacağını sezmiştim, bakma sen söylemedim, şımarma diye ses etmedim, egon şişmesin diye, yeminle bak' kabilinden şeylerle yaklaşmaz mı.. Vay ikiyüzlüler. Ulan hepiniz oradaydınız be!

    Aşağıdaki cümle finale giden yolda ağır spoiler içerir. Burada bıraksın okumayanlar, tam burada!

    _______________________________________


    Martin her şeyi, herkesi terk eder. Bu da spoiler'ın kralı. Ya da kraldan bir önceki en büyük spoiler.

    Okuyun. Mutlaka okuyun!..
Felsefe
Yüksek Lisans
İstanbul
20 Ağustos 1988
Erkek
25 kütüphaneci puanı
421 okur puanı
04 Eki 2016 tarihinde katıldı.

İkinizin de okuduğu 2 kitap

  • Denemeler
  • Çocukluğun Soğuk Geceleri