Eyüp Tatar'ın Kapak Resmi
Eyüp Tatar tekrar paylaştı. 19 Eki 16:26

Göbekli Tepe öyle bir arkeolojik kazı alanı ki, ne M.Ö. 5000'lere tarihlenen Stonehenge, ne de en eskisi M.Ö. 3500'lere kadar giden Keops piramidi onunla yarışabilir. Urfa yakınlarında 90'lı yılların ortalarında, arkeologlar inanılmaz bir keşifte bulundu. Bu keşif, arkeolojik bazı kuramları yıkmakla kalmadı, yepyeni bir bakış açısı kazandırdı insanlığın geçmişine dair. Buradaki yapıların yaşı M.Ö. 10.000'e kadar gidiyordu.

Bu ne demek? Şu demek: Buzul çağının bittiği, insanların henüz yerleşik yaşama geçmediği, ateşin henüz bulunmadığı, tekerleğin icat edilmediği, hiçbir metalin kullanılmadığı, insanların henüz taş devrini yaşadığı ve sadece avcılık ve toplayıcılıkla besin elde ettiği bir dönemden bahsediyoruz. Bu insanlar, küçük gruplar şeklinde dolaşıyorlardı. Çünkü henüz tarımsal hayata geçilmediğinden, besin depolamak, ihtiyaç fazlasını istiflemek için birkaç bin yıl sonrayı beklemek gerekecekti. Henüz taş devrinde, bunca insanı bu yapıyı inşa etmeye iten eden şey neydi?

Bu insanları, taşı taşla yontarak, devasa T biçimli taş sütunları çember şeklinde dizip, ortada iki adet karşılıklı yerleştiren ve bu kompleks yapıdan düzinelerce inşa etmeye iten sebepler nelerdi? Buranın bir tapınak olduğu sanılıyor. Gelelim arkeolojiyi sarsan kısmına...

Eski teorileri alt üst ediyor Göbekli Tepe. Bunun nedeni, Bilim insanlarının, Tarih-öncesi insanların önce buğdayı evcilleştirdikleri ve bu sayede yerleşik yaşama geçtikleri, ardından artan nüfus ile insan ilişkilerinin düzenlenmesi adına bir çeşit ahlak anlayışı oluşturdukları ve bundan sonra bir tür dini inançların oluşmasıyla tapınakların yapıldığı şeklindeki tarih sıralamasının Göbekli Tepe'yle hiç de uyuşmuyor olmasıdır. Göbekli'de insanlar, yerleşik yaşama geçmeden, tarım henüz keşfedilmeden çok daha önce bir tür inanca sahip olarak tapınak inşa etmişlerdir. Yani, insanlar önce yerleşik hayata geçmiş, sonra din inancına sahip olmamış; önce inançlar oluşup, sonra yerleşik yaşama geçilmiş. Dünyadaki ilkel inançların ilk ve doğal olarak en eski örneğidir Göbekli Tepe. Kısaca özetlersek; eski kuram, önce tarım, ardından yerleşik yaşam, sonrasında ilkel inanç örnekleri şeklinde sıralama yaparken, artık yeni kuram bunun, önce ilkel inançlar, ardından tarımın keşfi, sonrasında ise yerleşik yaşam şeklinde olduğunu kabul etmiş bulunuyor.

Bu kitabın yazarı, 20 yılı aşkın süredir Göbekli Tepe'nin kazı başkanlığını yapıyordu. Göbekli Tepe'yi keşfedip, hakkında üç beş kitap okuduğumda burayı mutlaka görmem gerektiğini düşünüp, mümkün olursa Klaus Schmidt ile tanışmayı arzularken, tam o sıralarda Profesörün kalp krizinden öldüğünü öğrendim. Neyse, kitap, Göbekli Tepe'yi ilk keşfeden ve hayatını bu kazıya adayan Klaus Schmidt tarafından yazılmış olup, bolca görselin kullanıldığı, teknik terimleri olabildiğince açıklar tarzda ve anlaşılır bir dille kaleme alındığı harika bir kitap.

Şimdi, biraz daha kurcalayalım şu Göbekli Tepe'yi..

Başta da belirttiğim gibi, tarihi M.Ö. 10.000'lere, yani günümüzden 12.000 yıl öncesine kadar geriye giden, Neolitik Çağ, yani bize öğretildiği şekliyle Cilalı Taş Devri avcı-toplayıcıları tarafından, henüz metalin kullanılmadığı, sadece sert bir taş olan çakmak taşından yapılmış keski aletleriyle, on iki adet T biçimli tonlarca ağırlıktaki taş blokların, sanki modern bir makine tarafından kesilmesi kadar düzgün ve pürüzsüz şekilde yekpare kesilerek ve bir çember oluşturularak, ortasına ise aynı hizada duran iki adet T sütunun konulmasıyla ve tüm bu taşların üzerine kabartma yapılıp, yırtıcı hayvan figürleri kazılarak, bir çeşit tapınak inşa edilmiştir.

Tapınak denmesinin sebebi, ev şeklinde bir işlevinin olmaması, çeşitli semboller bulunması ve hatta civar yerlerde, yani yüz kilometrelik bir alanda dahi bu kadar eski herhangi bir yerleşim yerinin bulunmamasıdır. Tapınakta yapılan kazılarda insana ait kemikler bulunmamış, sadece yırtıcı hayvanların kemikleri bulunmuştur. Dönem insanlarının gömülmediği, burada uzun süreli kalınmadığı ve belli dönemlerde insanların burada toplanıp bir çeşit hac ritüelinde bulundukları tahmin ediliyor. Henüz hiçbir metal aletin olmadığı, yerleşik yaşam öncesi bir dönemden bahsediyoruz. Hayvanların dahi henüz evcilleştirilmediği bir dönemden.

Bir iki not daha aktarayım. Geçtiğimiz yüzyılın sonlarına kadar, en eski diye bilinen, Malta'daki kazılarda bulunan Cgantija Mabedi'nden (M.Ö. 3600) tam 6.500 yıl daha eskidir Göbekli Tepe.

Demek oluyor ki, dünyanın bilinen en eski mabedi, ülkemizde. Evet evet, bizim topraklarda. Ama bunu bilen çok az. National Geographic, Göbekli Tepe'yle ilgili bir belgesel çekti. Ardından BBC. Sonrasında History Channel. Adamlar bu bölgenin öneminin farkında. Umarım bizde de bu farkındalık gelişir bir an önce.

Eyüp Tatar tekrar paylaştı. 17 Eki 14:48
Eyüp Tatar, Yıldız Gemisi Askerleri'ni inceledi.
 15 Ağu 04:32 · Kitabı okudu · 12 günde

Bu ünlü bilimkurgu klasiği, beni bilimiyle değil, kurgusuyla da değil, felsefi zeminiyle vurdu. Çok mu katılacağım, enfes tespitler silsilesi yağdırmakta kitap? Yoo, ondan değil. Ortaya attığı hemen her savın sıkı bir temellendirmesi var. Bu açıdan, yazar, oy hakkı, vatandaşlık, yurtseverlik, demokrasi, savaş, askerlik, felsefe, tarih, geçmiş, gelecek, kolonicilik, sömürü, düzen, düzensizlik gibi konular üzerine, belli ki çokça düşünmüş. Bir deneme şeklinde kaleme alınmış olsaydı dahi, benim açımdan değerinden bir şey yitirmezdi; işte böylesi fikirlerin zemin bulduğu, okuru kafa yormaya zorlayan, kafa yormak istemeyenlerin kitabı zaten yarım bırakacakları, yer yer sıkıcı olmasına rağmen sırf konuların ele alınış şekilleri ve nasıl temellendirileceğine dair merakla beni son sayfaya kadar taşımış olan bir kitap. 97 yılında filme de uyarlanmış, belki oradan hatırlarsınız.

Kitabın konusuna gelirsek..

Zengin, paralı, kalburüstü bir ailenin ferdi olan kahramanımız, mezun olur olmaz, soluğu askerliğe başvurmakta alır. Bunda biraz yakın arkadaşı Carl'ın, babası zengin olmadığı için bir nevi mecburiyetten askeriyeye başvuran şu bizim fukara Carl'ın, biraz da Carmen'in, şu matematiği de iyi olan ve askeriyede pilot olmayı kafasına koymuş güzel Carmen'in gazıyla, ailesinden habersiz, duyulduğunda kendisine karşı tavır alacak olan babası ve iki gözü iki çeşme annesini karşısına alma pahasına, bir heyecan gidip başvuru yapar. Bir de askerliğini tamamlayanlar tam vatandaş sayıldıklarından, oy kullanabilmektedirler, bu da babasından bağımsız kendi istekleri doğrultusunda bir hayat yaşayıp, kendi seçimlerini yapma noktasında kahramanımızı cezbetmişe benzer. Yaşasın ergenlerin ebeveynlere isyanı, hurraaa..

Dersleri ortalamanın biraz üzerindedir, ama buna bakılmaz. Çevik Piyade grubuna alınır. Biraz da eğitimli haline güvenerek yüksek mevkiler beklerken, piyade olmak ilkin şaşırtır, üzer kendisini, ama bulacağı teselli kendisine ulaşmakta gecikmez: Piyadeler askeriyenin bel kemiğidir, her şeyi onlar yapar, diğerleri sadece komut verir.. He yavrum, he.. Geçelim.

Kahramanımız Rico'nun askerlik şartları çetindir. Öyle ağzında puro, kucağında bir dilberle, ota boka kurşun yağdıran Tennessee delikanlısı yoktur karşımızda. Buradaki şartlar, tıpkı ülkemizde askeriyede çektiği zorlukları anlatan, yer yer patates soyan, tuvalet temizleyen, salya sümük nöbet tutan yurdum insanının yaşadıklarıyla inanılmaz paralellikler taşır. Acemi Birliği'nden Ustalığa geçer geçmesine ama, bu süreçte hem ruhen hem de fiziken değişmiştir, ayrıca askerliğe bakışı da olgunlaşmış, değişmiş, pekişmiş, gelişmiştir. Mantığa usa sığmayan şeyler görür bazen (mesela yakın bir arkadaşının, yat komutuyla karınca yuvasına yatması, kalk komutu almadığı halde aniden yerinden kalkması ve bu nedenle emre karşı itaatsizlik etmesi sonucu aldığı kırbaç cezası), bazen de kapsüllere girip başka gezegendeki kendi deyişiyle böceksileri öldürmek için atlayış yaparken korku ve titreme nöbetleri yaşar.

Galaksideki diğer yıldız sistemlerindeki gezegenlere gidip, onlara insanlığın gücünü göstermek ve direnişlerini kırmak için ani baskınlar düzenlenir ve Rico da bu baskınlarda aktif görev almaktadır. Göreve katılmadığı zamanlarda, tarih ve ahlak felsefesi dersleri alır, bu dersler yükselen her subay adayı için zorunludur, uzay gemisinde verilir ve bu dersler nedeniyle, kahramanımızın kafası kah karışır, kah olgunlaşır, oturdu derken gene karışır, gene pişer, şaşar, taşar. Neyse, askeriyenin ulu amacı, galaksideki öteki türlerin yayılmasını önlemek, yaşadıkları yerlerden de onları def edip, oraları sömürgeleştirmek.. Bu hikaye oldukça tanıdık. Neden kovalım? Çünkü onlar böceksi, çünkü onlar sümüksü, öcü onlar öcü.. Oysa dünyalılar öyle mi!.. God bless our World.

Hızımı alamayıp tüm kitabı anlatacaktım, burada durmalıyım. Özetle, kitabı okuyanlar dönecektir şaşkına.. Uranüs aşkına!

Eyüp Tatar tekrar paylaştı. 16 Eki 02:56

Michio Kaku'yu National Geo., History Channel, BBC yayın kuruluşlarının çektiği özellikle astronomi, evren, dünya vs. konulu belgesellerden tanırsınız belki; Gandalf kılıklı, beyaz saçlı bir japon astrofizikçi olur bu hazret. Amerika'da hem ciddi bilimsel işlere imza atan, akademik kitaplar yazan, hem de halkın anlayacağı seviyede, popüler bilim kitapları kaleme alan, Bestseller ürünler ortaya koyan akademisyen/bilim insanı.

Elimdeki kitabın dili İngilizce (Orijinal başlığı: Physics of the Future). En azından elimdekini sipariş ettiğimde ya Türkçe çevirisi bulunmuyordu, yahut benim tembelliğime gelmişti de bakmamıştım. Neyse, şu an ODTÜ yayınlarından çıkan Türkçe çevirisi de mevcut gördüğüm kadarıyla. Dili olmayanlar oradan selamlayabilir kitabı.

Kitabın içindeki ana başlıkları yazacak olursam;

1- Future of The Computer: Mind over Matter (Bilgisayarın Geleceği: Maddeden Üstün Zeka)
2- Future of AI [Artificial İntelligence]: Rise of the Machines (Yapay Zekanın Geleceği: Makinelerin Yükselişi)
3- Future of Medicine: Perfection and Beyond (Tıbbın Geleceği: Mükemmellik ve Ötesi)
4- Nanotechnology: Everything from Nothing? (Nanoteknoloji: Hiçbir Şeyden Her Şey mi?
5- Future of Energy: Energy from the Stars (Enerjinin Geleceği: Yıldızlardan Gelen Enerji)
6- Future of Space Travel: to the Stars (Uzay Seyahatinin Geleceği: Yıldızlara Yolculuk)
7- Future of Wealth: Winners and Losers (Sermayenin Geleceği: Kazananlar ve Kaybedenler)
8- Future of Humanity: Planetary Civilization (İnsanlığın Geleceği: Gezegensel Medeniyet)
9- A Day in the Life in 2100 (2100'deki Yaşamdan Bir Gün)

Ne çok derine inecek kadar akademik, ne de herkesin anlayacağı yüzeysel bir dil kullanımı; bu ikisini de taşımıyor kitap. Ortalama okurun beklentilerini karşılayıp onu heyecanlandıracak, fakat ondan bu konulara az buçuk ilgi duymuş olmasını, amiyane tabirle "ilgili konu jargonundan çakacak" olmasını bekleyen bir kitap.

Keyifli, yer yer şaşırtıcı, ama asla kuru sıkı kehanetlerin yer bulmadığı, varsayımların temellendirildiği, öngörülerin bilimsel gelişmelere sadık bir şekilde yorumlandığı, geleceğe dönük tahminlerin okurun zekasına hakaret etmediği, inandırıcı, ikna edici sebeplerin sunulduğu, sıkıcı olmayan, eğlendiren bir kitap.

Okuyun!..

Eyüp Tatar tekrar paylaştı. 16 Eki 02:53

Latince öğrenmeye başlangıç için güzel bir kitap. Türkçede bu kadar kapsamlı, detaylı bir Latince gramer kitabı var mı, bilmiyorum. Ama gayet anlaşılır, öğretici, keyifli bir kitap. Heveslenenlere önerilir. Bilinmesi gereken, Latince hayli çetin bir dil olduğu.

Batı felsefesi konusunda uzmanlaşmak isteyen ve batı felsefesinin köklerine nüfuz etmeye niyetli felsefecilere bilhassa önerilir. Başlıkta da belirtilmiş zaten: "Felsefecilere özel Latince".

"Descartes Latince Öğreniyor" başlığı, yeni bir Cin Ali vakasıyla mı karşı karşıyayız acaba, diye düşündürse de, Latince bilmeyenlerin, bu dil karşısında Cin Alileşecekleri göz önüne alındığında, başlığa ağız dolusu gülmeden önce, burada ince bir "gönderme"de bulunulduğunu anlamamız gerekir.

Eyüp Tatar tekrar paylaştı. 07 Eki 15:27

Kitabın yazarı, arkeoloji alanında dünyaca ünlü büyük isimlerden, Robert Braidwood. İnsan türünün uzun geçmişini doğru anlayıp yorumlamak konusunda eşsiz çalışmaları olan profesörümüz, uzun yıllar ülkemizde Çayönü arkeolojik alanındaki kazılara da başkanlık yapmış biri. Bir arkeolojik kazının, hangi döneme ait olursa olsun, jeolog, iklim-bilimci, coğrafyacı, zoolog, botanikçi desteği olmadan yapılamayacağı bir gerçek. İşte bu gerçeği ilk fark edip ortaya koyan kişidir Braidwood.

Kitap, Tarih-öncesi alanında temel başvuru kaynaklarından biri. Uzak atalarımızın biçimleri, farklılıkları, toplayıcılık ve avcılıkları, kısacası muhtemel yaşayışları hakkında; ayrıca aletlerin yapımı, dilin gelişim evreleri, tarımsal üretim dönemiyle değişen şartlar, ilk yerleşimler, kültürün başlangıcı, ilk dinsel oluşumlar gibi pek çok başlıkta tarih-öncesi atalarımıza dair en temel bilgileri içerir.

İnsan türü nasıl evrildi, hangi aşamalardan geçti? Değişen çevreye nasıl uyum gösterdi? İlk yerleşmeler nerelerde ve nasıl/neden ortaya çıktı? Kültür devrimleri nasıl yaşandı? İlkel topluluktan uygar topluma, insanın, insanlığın tarihini detaylıca ele alan, dili zorlayıcı olmayıp anlaşılır olan, fakat okurdan emek de bekleyen, bu alandaki klasiklerden biri.

Geçmiş serüvenimizi merak edenler için şiddetle önerilir.

Eyüp Tatar tekrar paylaştı. 04 Eki 15:56
Eyüp Tatar, bir alıntı ekledi.
21 Haz 00:40 · Kitabı okudu · İnceledi

Bu muhteşem gereksizlikte bulantı verici özel bir şey var: Hızla çoğalan, aşırı şişen; ama doğuramayan bir dünyanın bulantısı. Bir düşünce doğurmayı başaramayan tüm bu bellekler, arşivler, belgeler; bir olay doğurmayı başaramayan tüm bu planlar, programlar, kararlar; bir savaş doğurmayı başaramayan tüm bu yüksek teknoloji ürünü silahlar.

Kötülüğün Şeffaflığı, Jean BaudrillardKötülüğün Şeffaflığı, Jean Baudrillard
Eyüp Tatar tekrar paylaştı. 27 Eyl 12:59
Eyüp Tatar, Martin Eden'i inceledi.
 17 Tem 09:33 · Kitabı okudu

Hey açılın, ben bilirkişiyim, şey, yani okur-kişiyim. İncelemelere şöyle bir göz attım, kim ne yazmış diye. Kitabın övülmesi, hakkının verilmesi: Check! Kitabın bir özetinin sunulması, böylece kitabı okumamış olan okurun kitap hakkında fikir edinmesi: Check! Bu kitabın kendi hayatlarını ne türden değiştirdiğini dile getiren güzel hatıraların yazılması: Check! Buraya kadar her şey güzel.

Şimdi biraz değişik bir yol alalım, bu güzelim kitabı 'güzellerken'. Ben ise, her zamanki gibi farklı bir üslupla, yer yer -kaçınılmaz olarak- daha önceki yazılanlara benzer bilgiler vererek, bunu yaparken de kendi tespitlerimi sıkıştırarak yazacağım. Yazı azıcık uzun oldu diye okumamazlık etmeyin he! Gerçi çok uzun da sayılmaz. Ha tabi bir yerden sonra spoiler alıp başını yürüyecek, kitabı okumamış olanlar o kısımlara dikkat etmeli, uyarmadı dememeli.. Başlayalım klasik ufak tanıtma cümleleriyle..

Martin Eden.. Denizci, yirmili yaşlarda, iri yarı, kaslı kuvvetli, hayatını beden gücüyle kazanan, gözü kara bir delikanlı.

Ruth Morse.. Gencecik, nazik, nazenin, eğitimli, kültürlü, üst sınıftan, incelmiş zevkleri olan hanım hanımcık biri.

Hikayenin dayandığı karşıtlık, işte bu. En azından kitabın başları itibariyle. Kitap gelişmelere doydukça, burada bazı şeyler değişir.. Ne gibi şeyler? Bakalım..

Hayatı boyunca zihnini kullanma fırsatı bulamayan ama bu fırsat kendisine verildiğinde, kim bilir ne gibi resimler yaratacak olan, ne güzel eserler besteleyecek olan, ne türden kitaplar kaleme alacak olan nice koç yiğit vardır ki, bir çeşit mahrumiyetten kaynaklı olarak bu yönünü hiç keşfetmez, keşfettirmez. Fakat bazıları, öyle anlar gelir ki, yukarıda saydığım türden uğraşılara, yetenek isteyen, dehalık gerektiren uğraşılara çok sonradan rastlar, o alana olan açlığını ilk kez o an sezinler; dehasının ilk dönen çarkları kendi beyninde önce gıcırtılara, ardından müthiş bir deverana sürükler kişiyi. Martin'in hikayesi de böyle başlar.

Kimisi marangozdur, ama heves eder, kitaba merak sarar, fakat sıkılır, okuma eylemini sonlandırır ve tekrar işine döner. Kimisi de, denizcidir, meraklanır, belki o an sırf kitabın kendisi için onu arzulamaz, tutulduğu bir kızın eli değdiği için, o kız bu kitaba önem verdiği için meraklanır. Olsun, motivasyonun kaynağı her ne ise, gencimize kitaplar aldırtır, okutur. Fakat o da ne! Önceki marangoz gibi davranmamakta bu denizcimiz. Adeta vücudunda yeni yaptığı eyleme aç, susuz kalmış bir organ keşfetmiş ve onu doyurmak istercesine, kitaplara gitgide daha da çok gömülür. İşte dehası, kendisinden mahrum edilen bir alanda parlamak için gereken kıvılcımı yakalamıştır. Artık süreci geriye sarmak imkansızdır. Bu kıvılcım, büyük yangınlara sürükleyecektir Martin'i.

Kırık dökük aksanına, ağır aksak okumasına rağmen, Martin, bu işteki dehasını kanıtlarcasına, arada bir denize açılıp maddi ihtiyaçlarını temin edebilecek parayı kazandığı anların dışında, önce kıza kesik olduğu ve onun gözüne girmek için, sonraysa sadece sırf o atmosferin kendisi için kendini eğitimine verir.

Peki Ruth ne düşünmekte bu sırada? İnsan mahrum olduğu şeyleri keşfedince, ona arzu duyduğunu hisseder. Çevresindeki tahsilli zibidilerden daha dürüst, daha açık sözlüdür Martin, kaslıdır, güçlüdür, ilkel çağlarda olsa ilk tercih edeceği adamdır. Yine de, çağ değişir, ama içgüdüler devam eder. Kendisini seven, kollayacak olan güçlü bir karakteri arzular kadınlık içgüdüleri. Paraya pula, eğitime tahsile ihtiyacı yoktur, sevdiği adamda bunu da aramamaktadır. Onun hasretini çektiği, denizci Martin'dir.

Kadınımız içgüdüsel olarak güçlü, cesur ve karakter sahibi olan Martin abimize kapıladursun, Martin, yeterince doyurduğu bu ilkel yanından çok, yeni keşfettiği bu ince zevklerin dünyasına, sınıf atlama merakından ötürü değil de, kitapların ruhunu incelttiği bu dünyaya sırf bu incelik ve kavrayış gücünü kazandırması yüzünden giderek daha çok bağlanmıştır. Kısacası, artık bedeniyle değil, kafasıyla iş görmeyi istemektedir, deyim yerindeyse artık hayattan beyniyle lezzet almaktadır.

Bu çabaları geçici bir heves olarak görülse ve Ruth, 'hevesini alsın, bırakır' diye düşünse de, Martin artık denizciliği iplememekte, okuduğu kitaplardaki öykülere benzer öyküler yazabileceğine inanmaktadır. Haksız da sayılmaz: Bir denizci olarak bünyesinde kim bilir ne hikayeler biriktirmiştir. Kendi yaşadıklarının diğer kitaplarda anlatılan ve okurun hoşuna giden şeylerden ne eksiği var? Hatta onlardan daha üstün bile sayılabilir, diye düşünür. Yeter ki, önceleri mahrum olduğu 'kelimeler'le dolsun dağarcığı bu okumalarda ve yazarken bu kelimeleri ustaca işleyecek şekilde bilgilensin, tecrübe kazansın.. Bu olduktan sonra, ohooo, kralım ben. Ben tek, hepiniz!

Görüldüğü üzere, öykünün başlarındaki karşıtlık değişmiştir. Üst sınıftan tahsilli, kültürlü bir genç kız, alt sınıftan eğitimsiz, ama samimi, içten, kişiliği sağlam bir gence meylederken, bu genç de, kızın bulunduğu tabakaya yönelir, ama sırf o sınıfın kendisi için değil. Hatta ne sınıfı.. Okumaları göstermiştir ki, sınıf filan palavra. İnsanlık icadı. Saçmalık. Herkesin eğitime hakkı vardır, herkes eşittir. Herkesi özgürlüğü birdir. Herkesin hayatına kimse karışamaz! Yaşasın sosyalizm!..

Ruth'u seven ve onunla evlenmek isteyen, onun kendi sınıfından bir delikanlının aklı olsaydı ve bulunduğu konumu terk edebilecek yürekte olsaydı, Kadir İnanır gibi, 'atom fiziğine de, profesörlüğe de lanet olsun; bundan böyle her türlü itliği, haytalığı, çakallığı, üçkağıdı öğreneceğim' der, sokağın adamı olurdu; belki Ruth da, kadınların şu meşhur 'efendi adam yerine piç tercihi' kuralı gereğince, bir ihtimal adama meyledebilirdi bu sayede. Fakat kendi sınıfının konforunda rahatça yüzerken, kim Kadir abimizin delikanlılığıyla, yürekliliğiyle boy ölçüşebilir ki!.. Hiç!

Ah ulan Martin!.. Dehanı bu zirzoplara ispatlayamıyorsun. Yazdıkların yayınevlerince geri çevriliyor. Ruth da bir yandan sıkıştırıyor 'omo oşkom lotfon ovlonmok için iş bolmon lozom' diyerekten. Sen içme de kim içsin. Sen efkarlanma da kim efkarlansın. Fakat yazdıklarının kalitesine inanan Martin, sabırlıdır, öyle bir anlık heves etmiş de aşkına akrostiş şiir döşemiş, ne bileyim edebi metinler dersinde kompozisyon yazmış, ama yazdıkları berbat denilince, hayata küsüp bir daha hiç kitaba bulaşmayacak liseli bir sığır değildir. O, kitaplara gönül vermiş, gözleri çıkasıya, gaz lambaları tükenesiye okumakta, okumaktan canı çıkmakta, yazmakta, yazmakta, yine yazmaktadır. Ne para var kira ödeye, ne yemek var karın doyura..

Fakat gün gelir, bir yayıncı, çok düşük bir ödemeye telif haklarını satın alıp bazı öykülerini yayınlamayı kabul eder. Sonra bu öykülerin okunduğunu, okurda bir talep doğduğunu görünce, yayıncı, Martin'den diğer başka öykülerini de göndermesini ister. Yavaş yavaş adı duyulmaya başlamış, piyasaya sızmayı başarmıştır yazarımız. Daha önce öykülerini reddeden dingil yayıncılar da düşer Martin'in peşine. Rekabet kızışınca, öyküler için ödenecek meblağ da artar. Martin'in yazdıklarının bir halta benzemediğini düşünen Ruth'un ise gözleri parlar bu yükselen şöhret karşısında. Yaa, Ruth kardeş, rahat konuşuyordun.. Adam sana öykülerini, şiirlerini okuttuğunda, 'cıks emeğine saygı guyuyom aşkitom, ama şurası böyle tırt, burası şöyle zırt' deyip dururken iyiydi dimi! Adam sana 'bak bu Samuel Johnsonn'dan' deseydi, yine o eleştirel gözle yaklaşır mıydın, yoksa yazılanları hemen ezberlemeye, dibin düşmeye mi başlardı? Ama öyle ya, daha dün pasaklı bir denizciyken, Martin'in deha ürünü şeyler yazması olacak iş değil, öyle değil mi Ruth Morse? Yaa, size ben satar dedim dedim, bakın ne oldu şimdi? Ehehe.. hıı? Bakın ne oldu şimdi?

Ah ulan Rıza.. Şey pardon, Martin!.. Gördün değil mi.. Sabredemediler, inanmadılar sana gardaş.. Sendeki yeteneği hiçliğine, azmini ise 'piçliğine' saydılar. Yani inadından böyle yapıyor dediler. Yazık ettiler. Onların o halini gördün değil mi? Kimse kalmadı yanında. Herkesler umudu kesip seni yalnızlığa terk etti. Hani Türk olsan ve bu dehadan mahrum olsan, tam da yeni nesil ıssız adam triplerine girip yalnızlık kasacak haldeydin. Şimdi artık ismin duyulup üne şöhrete kavuşunca, millet adeta 'abi biliyordum ya, yeminle bak, o öyküler henüz yayınlanmadan okudum, dedim ulan bro, bu öykü iş yapar qanqa' ya da 'Kuran çarpsın senden büyük adam olacağını sezmiştim, bakma sen söylemedim, şımarma diye ses etmedim, egon şişmesin diye, yeminle bak' kabilinden şeylerle yaklaşmaz mı.. Vay ikiyüzlüler. Ulan hepiniz oradaydınız be!

Aşağıdaki cümle finale giden yolda ağır spoiler içerir. Burada bıraksın okumayanlar, tam burada!

_______________________________________


Martin her şeyi, herkesi terk eder. Bu da spoiler'ın kralı. Ya da kraldan bir önceki en büyük spoiler.

Okuyun. Mutlaka okuyun!..

Eyüp Tatar tekrar paylaştı. 27 Eyl 12:59

Bu kitaba neden bu kadar az ilgi gösterilmiş, anlamadım. Şaşırdım. Oysa, 1886'da ilk yayımlandığında yazarını büyük bir üne kavuşturan bir novella bu. Hem de dünyayı kasıp kavuran ünlü Rus yazarlarının büyük eserler verdikleri bir dönemde.

Stevenson, favori yazarlarımdan. Bu kitabı ise, bir başyapıt. Seksen sayfalık bir kitap, ama öyle sarsıcı, öyle yeni, öyle tuhaf bir atmosferi var ki.. İnsan ruhunun en derinlerine, psikolojinin gizemlerine, şuurumuzun en diplerine doğrudan eğilen; henüz bilinçaltı teriminin bulunmadığı bir dönemde, zihnimizin derinliklerine cüretkar bir girişimdir bu kitap..

Burası spoiler içerir. Okuyacaklar dikkat etmeli..

Bir rüyadan doğmuştur bu kitap. Yazarının gördüğü bir rüyadan...
Bir doktorun, Dr. Jekyll'in izindeyiz kitap boyunca. Avukatı Utterson'a, kendisine bir şey olması halinde tüm mal varlığını koşulsuz olarak Bay Hyde'a bırakmasını vasiyet eder. Fakat, böylesi saygın, sağduyulu ve akıllı bir doktorun, kimsenin tanımadığı birine tüm çalışmalarını, tüm mal varlığını miras bırakması kafaları karıştırır. Çok az insan görmüştür Bay Hyde'ı. Görünüşü dahi insanlarda tiksintiye sebep olan, tekinsiz ve şeytani bir çehreye sahip bu adam neyin nesidir? Nereden gelmiştir, kimdir, bilen yok.

Ardından bir cinayet işlenir. Cinayetin tanığı olan kadın, Hyde'ın eşkalini polise verir. Ancak Hyde bulunamaz. Bu gizemli kişilik sırra kadem basadursun, avukat ve bazı doktor dostları, Jekyll'in hayatından endişe etmektedir. Evden çıkmamakla kalmayıp, odasından dışarı adımını bile atmamaktadır. Solgun çehresi, bitkin haliyle adeta bir zombiden farksız olan Jekyll, bu haliyle Hyde'ı andırmaktadır.. Yoksa ...? Acaba ... ? Evdeki bunca deney tüplerinin, bunca dağınık laboratuvar malzemesinin anlamı nedir? Bu kısmı da okuyucuya bırakalım.

Okuduğum en tuhaf, en gotik, en karanlık, en müthiş, en en en iz bırakan kitaplardandır. Stevenson'ı hayatıma sokan, favori yazarlarımdan kılan da bu eseridir.

Şiddetle tavsiye edilir..

Eyüp Tatar tekrar paylaştı. 25 Eyl 16:44
Eyüp Tatar, Sineklerin Tanrısı'ı inceledi.
 22 Tem 10:29 · Kitabı okudu

İnsanın karanlık doğasına detaylı bir şekilde eğilmeliyiz önce. Çünkü bu uzun bir mesele dostum, uzun bir mesele...

Biz kimiz? Nereden geldik? Davranışlarımızın asıl kaynağı nedir? Eylemlerimizin esas tetikleyicileri? Temel motivasyonlarımız neler? (Burada bir miktar seviye düşer ve şu soru sorulur) Kısacası biz ne ayağız usta?

Önce tek tek, sonra gruplaşarak avlandık, toplandık ateşi bulduk, tarımı keşfettik, besin depoladık, yerleşik yaşama geçtik; köyler, şehirler, uygarlıklar kurduk, yasalar koyduk, inandığımız tanrılara kurbanlar adadık. Kanlı bir tarihimiz var. Tarihi yapan biziz ve bu kan ellerimizde.

İnsanın özünde iyi mi, kötü mü olduğu, antik Yunan'dan Roma'ya, Mısır'dan İran'a, Hindistan'dan Çin'e dönemin kültürlerinde tartışılagelmiştir. Fakat en esaslı ve sistemli tartışmalar, 17. yüzyıl Avrupa düşünce havzasında yeniden işlenip harlanmıştır. Bu, modern felsefenin en büyük kırılmalarından biri olan Kartezyen felsefenin doğumudur. İşte çoğu şeyi açıklayacak kırılma..

Descartes, kendisinden önceki tüm felsefe ve bilimi çöpe attığı ve kendi bilincini, metodik bir şüphe eşliğinde merkeze alıp, zihniyle çelişen unsurları eleyip, çelişmeyenleri tekrar aldığı bir sistem geliştirir. Geliştirdiği felsefenin temel unsurlarından biri de, insanı zihin ve madde diye ikiye ayırmasıydı. Zihin, yer kaplamayan maddedir, madde ise yer kaplayan zihindir, ona göre.. İnsan zihin ve maddeden oluşuyorsa, ya hayvanlar? Descartes burada hayvanların ruhunu yadsır, çünkü düalizmi gereğince, hayvanların zihin taşımadığı açıktır. Kısacası: Hayvanların ruhu yoktur.. (Sonraki asırda La Metrie çıkıp, insanın da ruhunun makine olduğunu söyleyecektir. Bkz: Makine İnsan)

Fakat bu sırada, insanın özüne dair teoriler geliştirilir. Hobbes, insanın kötücül bir tabiata sahip olduğunu, ilkel dönemlerde birbirimize zarar vermekten ve sürekli savaş halinde olmaktan korktuğumuz için bir araya geldiğimizi ve ilk yerleşim yerlerini kurduğumuzu, ardından yasalar düzenleyerek bu korku halini bu sayede aşıp yendiğimizi; devlet mekanizmasını bu ihtiyaç üzre kurduğumuzu söyler. Özetlersek: İlkel dönemlerimizde, hiç de öyle teletabiler gibi sevgi pıtırcığı değildik; mesela avımla arama giren babam olsa 'pıçak'larmışım, tamamen benzerlerini hayvanlarda da görebildiğimiz ilkel içgüdülerimize göre davranırmışız filan falanoğlu. Budur Hobbes'un buyurduğu..

Gelelim bunun karşıt kutbuna: O da kim? Romantik Rouesseau.. Jean-Jacques'ların Rousseau. O ne der peki? 'Hobbes kuru sıkı konuşmasın, söyledikleri bullshit' der. 'Mademki devlet mekanizması ve yasalar bir zöte derman olabiliyor, neden eskisinden daha beter kötülükler, savaşlar, ölümler yaşanmakta? Hayır. İnsan doğa şartlarında mutluydu. Çit çekip, bu arazi benim demeyip, mülkiyet anlayışı henüz gelişmemişti. Mülk bilinci, tüm kötülüklerin halasıdır. İlkel çağlarda ürün fazlası vardı. Karnın mı acıktı, kopar ye elmayı, canın sevmek, cilveleşmek mi istedi, 'Sarıların Sülo' ya da 'komşunun Gülo' ne güne duruyor.. Ne yasa derdi, ne akit saçmalığı, ne devlet vardı, der. Devlet olmayınca paralel devlet de olmaz. Esas o zamanlar mutluyduk. Ama mülk edinme hırsı geliştirdik. Bu bizim özümüzde olan bir duygu değildi, öğrenilen bir şeydi. Böylece malları çoğalttık, kimimiz zenginleşti, kimimizin ruhu karardı.' Rousseau bu düşünceleri öne sürüp, insan doğasının esasında iyi olduğunu, fakat doğal olmayan, insan ürünü olan toplu yaşamanın, toplum bilincinin, toplu konutların (oha) insanın ahlakını bozduğunu, türlü ilişkilere zorladığını ve onu hırslı, erdemsiz, açgözlü, doyumsuz kıldığını buyurur.

Bana kalırsa, ki kalmaz; yazarımız Golding, Hobbes'un yasayla yönetilen toplumundaki çocukları alıp, Rousseau'nın kırsalına taşıyarak bu deneyi gerçekleştirmek ister. (Tabi yüksek bir edebi kaygıyla..) Tamamen yasanın kontrolündeki yetişkinler, ilkel şartlarda da yasadan çekinmeye devam eder. Hiç olmazsa, beyinlerine yapışıp kalan cezalandırılma korkusu nedeniyle, doğa ortamında bile medeni davranmaya devam edebilir. O halde bu iş için en uygun kişiler çocuklar olacaktır. Onlar hem bir parça uygar dünyanın düzeni içinde yer alıp rol modellerini bu dünyadan seçer, hem de doğal şartlarda, uygar dünyanın terbiyesi ve ceza ilkesi, davranışlarını kati surette kontrol edecek bir mekanizma oluşturacak güçte olmayacaktır henüz.

Artık sahne hazırdır, benzer eğitimlerden, terbiyelerden geçseler de, uygar dünyayı unutmaya zorlandıkları bu yerde, herkes, eğilimlerinin baskın geldiği tarafta bulur kendisini. Kimi minikte, hayvani içgüdülerin yanında, insana has alturistik/özgeci ve yardımsever duygular barınırken, bazı öcü bücürler güç istenci, güce tapınma, gruplaşma, açgözlülük, hırs gibi ruhlarının derinliklerinde yatan ve çıkmak için gerekli şartları bekleyen duyguların sarhoşluğunda toplaşırlar.

Artık her şey, hayatta kalma güdüsü çevresinde şekillenecektir..