Eyüp Tatar profil resmi
Eyüp Tatar kapak resmi
Felsefe
Yüksek Lisans
İstanbul
20 Ağustos 1988
Erkek
25 kütüphaneci puanı
387 okur puanı
04 Eki 2016 tarihinde katıldı.
Felsefe
Yüksek Lisans
İstanbul
20 Ağustos 1988
Erkek
25 kütüphaneci puanı
387 okur puanı
04 Eki 2016 tarihinde katıldı.
  • Eyüp Tatar tekrar paylaştı.
    Felsefeye meraklı olanlar için konu başlıklarına göre tasnif edilmiş bir liste paylaşıyorum. Yabancı dilde yazılı kitapları eklemedim listeye. Çünkü İngilizcesi olanların dahi okumakta zorluk çekecekleri felsefi kelime ve kavramlara sahip bu kitapları, ancak ve ancak o dilde yapılacak daha geniş çaplı bir felsefi altyapıyla okumak mümkün olacağından, şimdilik, sadece Türkçe telif veya tercüme en iyi felsefe kitaplarını paylaşmakla yetineceğim. Eh, bu bile felsefeye dair ortalamanın çok çok üzerinde bir birikim ve altyapı sağlayacaktır.

    Her konu başlığı altında, o alandaki en önemli ya da öncü kitaplar bulunacaktır (Bu kitaplar, ilgili alanlardaki önde gelen çalışmalar/araştırmalar olup, doğrudan filozof metinlerini içermez). Başlayalım:

    FELSEFEYE GİRİŞ:

    1- Büyük Filozoflar: Platon'dan Wittgenstein'a Batı Felsefesi, Bryan Magee
    2- Felsefeye Giriş, Ahmet Arslan
    3- Felsefeye Giriş, Kazimierz
    4- Felsefenin Temel Disiplinleri, Heinz Heimsoeth
    5- Felsefe Nedir, G. Deleuze - F. Guattari
    6- Felsefe Meselelesi/Sorunları, Bertrand Russell
    7- Felsefe Disiplinleri, Doğan Özlem

    FELSEFE TARİHİ

    1- Felsefe Tarihi, Alfred Weber
    2- Felsefe Tarihi, Julian Marias
    3- İlkçağ Felsefe Tarihi (5 cilt), Ahmet Arslan
    4- Felsefe Tarihi, Ahmet Cevizci
    5- Felsefe Tarihi, Macit Gökberk
    6- Felsefenin Arka Merdiveni, Wilhelm Weischedel

    YUNAN FELSEFESİ

    1- Aristoteles, David Ross
    2- İlkçağ'da Doğa Felsefeleri, Arda Denkel
    3- Grek Felsefesi Tarihi, Eduard Zeller
    4- İlkçağ Felsefesi Tarihi, Ahmet Cevizci

    İSLAM FELSEFESİ

    1- Yunanca Düşünce Arapça Kültür, Dimitri Gutas
    2- İslam Felsefesine Giriş, P. Adamson - R. Taylor
    3- Kelam Felsefeleri, H. Austryn Wolfson
    4- İbn Sina'nın Mirası, Dimitri Gutas
    5- Gazali'nin Felsefi Kelamı, Frank Griffel
    6- İnsan Metafiziğinde Tanrı ve İnsan, Ekrem Demirli
    7- Felsefe Tasavvuru, İlhan Kutluer
    8- İslam Felsefesi Üzerine, Ahmet Arslan
    9- Fahreddin Razi, Ömer Türker

    ORTA ÇAĞ FELSEFESİ

    1- Ortaçağ Felsefesi, E. Gilson
    2- Ortaçağ Felsefesi Tarihi, A. Bıçak - F. Akyol

    MODERN ÇAĞ FELSEFESİ

    1- Kant'ın Yaşamı ve Öğretisi, E. Cassirer
    2- Dört Adalı, Solmaz Zelyut Hünler
    3- Aydınlanma Filozofları, Gerale Hanratty
    4- 17. Yüzyıl Felsefesi, Ahmet Cevizci
    5- Felsefe ve Doğa Bilimleri, Doğan Özlem

    ÇAĞDAŞ FELSEFE

    1- Kıta Avrupası Felsefesine Giriş, David West
    2- 20. Yüzyıl Felsefe Tarihi, Christian Delacampagne
    3- Analitik Felsefe, Jean Rossi
    4- Fenomenolojiye Giriş, Waldenfels
    5- Varoluşçuluk, Jacques Colette
    6- Yeni Düşün Adamları, Bryan Magee

    TÜRK FELSEFESİ TARİHİ

    1- Türk Tefekkürü Tarihi, Hilmi Ziya Ülken
    2- Osmanlı Entelektüel Geleneği, Fatih M. Şeker
    3- Türk Felsefe-Bilim Tarihinin Seyir Defteri, İhsan Fazlıoğlu

    MANTIK

    1- Çağdaş Düşünme Yöntemleri, J. M. Bochenski
    2- Sokratik Mantık, Peter Kreeft
    3- Klasik Mantık, Necati Öner

    BİLİM TARİHİ

    1- Bilim Tarihi, Yavuz Unat, Hüseyin Gazi Topdemir
    2- Batı Bilimnde Dönüm Noktaları, Peter Whitfield
    3- Mısırlılarda ve Mezopotamyalılarda Matematik, Astronomi ve Tıp, Aydın Sayılı
    4- Dünya Kültürlerinde Bilim Tarihi ve Gelişmesi, Colin A. Ronan

    BİLGİ FELSEFESİ

    1- Sağduyu, Bilim ve Şüphecilik: Bilgi Kuramına Tarihsel Bir Giriş, Alan Musgrave
    2- Bilginin Temelleri, Arda Denkel
    3- Bilgi Felsefesi, Murat Baç
    4- Epistemoloji: Temel Metinler, Hasan Yücel Başdemir

    ZİHİN FELSEFESİ

    1- Zihnin Yeniden Keşfi, J. Searle
    2- Bilinç Kullanım Kılavuzu, Adam Zeman

    AHLAK FELSEFESİ

    1- Etiğe Giriş, Ahmet Cevizci
    2- Ahak Üzerine Tartışmalar, John Nuttall
    3- Erdem Peşinde, A. McIntyre
    4- Akıl ve Ahlak, Hümeyra Özturan
    5- Dil ve Ahlak, Hakan Poyraz

    ESTETİK

    1- Estetiğin Kısa Tarihi, Hakkı Hünler
    2- Estetiğe Giriş, İsmail Tunalı
    3- Estetiğin İdeolojisi, Terry Eagleton
    4- Estetik Nedir, Mark Jimenez

    TARİH FELSEFESİ

    1- Tarih Tasarımı, Colingwood
    2- Tarih Nedir, Edward Halett
    3- Tarih Felsefesi, Doğan Özlem

    BİLİM VE BİLİMLER FELSEFESİ

    1- Matematik Felsefesi, Stephen Barker
    2- Fizikte Felsefi Kavramlar, James T. Cushing
    3- Bilim Dedikleri, Alan Chalmers
    4- Biyoloji Budur, Ernest Mayr

    DİL FELSEFESİ

    1- Dile Gelen Felsefe, Taylan Altuğ
    2- Dil Felsefesi, Atakan Altınörs

    DİN FELSEFESİ

    1- Akıl ve İnanç, Michael Peterson - William Hasker
    2- Din Felsefesi, Mehmet S. Aydın
    3- Ortaçağ Felsefesinin Ruhu, E. Gilson
    4- Din Felsefesi Seçme Metinler, Michael Peterson

    SİYASET FELSEFESİ

    1- İslam Felsefesinde Siyasi Düşüncenin Gelişimi, C. Butterworth
    2- Devlet Efsanesi, E. Cassirer

    METAFİZİK

    1- Metafiziğe Giriş, Ahmet Cevizci
    2- Kant Sonrası Metafizik Üzerine Konuşmalar, haz. Erdal Yılmaz

    İNSAN FELSEFESİ

    1- İnsan Üzerine Bir Deneme, E. Cassirer
    2- İnsanın Kozmostaki Yeri, Max Scheler

    BİLİM DEVRİMİ

    1- Bilim Devrimi ve Modern Bilimin Kökleri, John Henry
    2- Bilimlerin Geçmişinden Tarih Üretmek, Kostas Gavroğlu
    3- Bilimsel Devrim, Steven Shapin
    4- Modern Bilimin Oluşumu, Richard S. Westfall

    EVRİM TEORİSİ

    1- Darwin ve Sonrası: Doğa Tarihi Üzerine Düşünceler, Stephen Jay Gould

    Verimli okumalar, bol düşünmeler..
  • Eyüp Tatar tekrar paylaştı.
    Bu ünlü bilimkurgu klasiği, beni bilimiyle değil, kurgusuyla da değil, felsefi zeminiyle vurdu. Çok mu katılacağım, enfes tespitler silsilesi yağdırmakta kitap? Yoo, ondan değil. Ortaya attığı hemen her savın sıkı bir temellendirmesi var. Bu açıdan, yazar, oy hakkı, vatandaşlık, yurtseverlik, demokrasi, savaş, askerlik, felsefe, tarih, geçmiş, gelecek gibi konular üzerine, belli ki çokça düşünmüş.

    Bir deneme şeklinde kaleme alınmış olsaydı dahi, benim açımdan değerinden bir şey yitirmezdi; işte böylesi fikirlerin zemin bulduğu, okuru kafa yormaya zorlayan, kafa yormak istemeyenlerin kitabı zaten yarım bırakacakları, yer yer sıkıcı olmasına rağmen sırf konuların ele alınış şekilleri ve nasıl temellendirileceğine dair merakla beni son sayfaya kadar taşımış olan bir kitap. 97 yılında filme de uyarlanmış, belki oradan hatırlarsınız.

    Kitabın konusuna gelirsek..

    Zengin, paralı, kalburüstü bir ailenin ferdi olan kahramanımız, mezun olur olmaz, soluğu askerliğe başvurmakta alır. Bunda biraz yakın arkadaşı Carl'ın, babası zengin olmadığı için bir nevi mecburiyetten askeriyeye başvuran şu bizim fukara Carl'ın, biraz da Carmen'in, şu matematiği de iyi olan ve askeriyede pilot olmayı kafasına koymuş güzel Carmen'in gazıyla, ailesinden habersiz, duyulduğunda kendisine karşı tavır alacak olan babası ve iki gözü iki çeşme annesini karşısına alma pahasına, bir heyecan gidip başvuru yapar. Bir de askerliğini tamamlayanlar tam vatandaş sayıldıklarından, oy kullanabilmektedirler, bu da babasından bağımsız kendi istekleri doğrultusunda bir hayat yaşayıp, kendi seçimlerini yapma noktasında kahramanımızı cezbetmişe benzer. Yaşasın ergenlerin ebeveynlere isyanı, hurraaa..

    Dersleri ortalamanın biraz üzerindedir, ama buna bakılmaz. Çevik Piyade grubuna alınır. Biraz da eğitimli haline güvenerek yüksek mevkiler beklerken, piyade olmak ilkin şaşırtır, üzer kendisini, ama bulacağı teselli kendisine ulaşmakta gecikmez: Piyadeler askeriyenin bel kemiğidir, her şeyi onlar yapar, diğerleri sadece komut verir.. He yavrum, he.. Geçelim.

    Kahramanımız Rico'nun askerlik şartları çetindir. Öyle ağzında puro, kucağında bir dilberle, ota boka kurşun yağdıran Tennessee delikanlısı yoktur karşımızda. Buradaki şartlar, tıpkı ülkemizde askeriyede çektiği zorlukları anlatan, yer yer patates soyan, tuvalet temizleyen, salya sümük nöbet tutan yurdum insanının yaşadıklarıyla inanılmaz paralellikler taşır. Acemi Birliği'nden Ustalığa geçer geçmesine ama, bu süreçte hem ruhen hem de fiziken değişmiştir, ayrıca askerliğe bakışı da olgunlaşmış, değişmiş, pekişmiş, gelişmiştir. Mantığa usa sığmayan şeyler görür bazen (mesela yakın bir arkadaşının, yat komutuyla karınca yuvasına yatması, kalk komutu almadığı halde aniden yerinden kalkması ve bu nedenle emre karşı itaatsizlik etmesi sonucu aldığı kırbaç cezası), bazen de kapsüllere girip başka gezegendeki kendi deyişiyle böceksileri öldürmek için atlayış yaparken korku ve titreme nöbetleri yaşar.

    Galaksideki diğer yıldız sistemlerindeki gezegenlere gidip, onlara insanlığın gücünü göstermek ve direnişlerini kırmak için ani baskınlar düzenlenir ve Rico da bu baskınlarda aktif görev almaktadır. Göreve katılmadığı zamanlarda, tarih ve ahlak felsefesi dersleri alır, bu dersler yükselen her subay adayı için zorunludur, uzay gemisinde verilir ve bu dersler nedeniyle, kahramanımızın kafası kah karışır, kah olgunlaşır, oturdu derken gene karışır, gene pişer, şaşar, taşar. Neyse, askeriyenin ulu amacı, galaksideki öteki türlerin yayılmasını önlemek, yaşadıkları yerlerden de onları def edip, oraları sömürgeleştirmek.. Bu hikaye oldukça tanıdık. Neden kovalım? Çünkü onlar böceksi, çünkü onlar sümüksü, öcü onlar öcü.. Oysa dünyalılar öyle mi!.. God bless our World.

    Hızımı alamayıp tüm kitabı anlatacaktım, burada durmalıyım. Özetle, kitabı okuyanlar dönecektir şaşkına.. Uranüs aşkına!
  • Eyüp Tatar tekrar paylaştı.
    Bu kitap, kuşkusuz müthiş bir bilimkurgu klasiği. Yazılma süreci de bir o kadar ilginç. Yazarımız Arhur C. Clarke, ünlü yönetmen Stenley Kubrick ile karşılıklı bir beyin fırtınası neticesinde kurgunun ilk taslağını oluştururlar. Ortaya çıkan şey, Kubrick'in kolları sıvayıp bu kez bir bilimkurgu filmi çekmek istemesi sonucunda, bir çeşit senaryo olur.

    Kitap bitmeden filmi çekilir. Ortaya sadece tüm zamanların en iyi on filmi listesine giren bir film çıkmaz; bir yıl sonra kitap yayınlandığında bu kez tüm zamanların en iyi bilimkurgu yapıtı ile de karşı karşıya kalırız.

    A Space Oddyssey (kitabın orijinal adı), kelimenin tam anlamıyla bir kült romandır. Kurgusu mucize denecek kadar şaşırtıcı, sıkı ve iyi işlenmiş bir romandır bu.

    Evrimsel basamağı sıçramaya yatkın primatları seçmek amacıyla üç milyon yıl önce, dünyada birden beliren üç metrelik bir monolit, diğer adıyla bir dikilitaş kullanılarak, primatlara alet kullanmayı öğreten dünya dışı yaşam unsurlarının dünyayla esrarengiz temasları.

    Ardından günümüzde Ay araştırmaları sırasında Ay'a gömülü üç milyon yaşında olduğu keşfedilen bir başka monolit. Ve kitaba göre Satürn'e, filme göreyse Jüpiter'e, monolitin yaydığı sinyallerin takibi için başlatılan yolculuk.. Ve tüyler ürperten bir final...

    Bilim sevenlere, kurgu sevenlere, ikisini birden sevenlere..
  • Tartışmayı sevenlerden uzak dur. Bir tanıdığını "Nasılsın?" diye selamladığında "Bilakis, asıl sen nasılsın?" diye cevaplıyorsa, yoluna devam et.
  • Eyüp Tatar tekrar paylaştı.
    Bu kitap hakkında çok şey yazılıp çizildi, çok şey söylendi. İncecik bir kitabın bu denli güçlü etkilerde bulunmasının nedeni neydi? Hayatında satrancın s'sine yer vermeyenleri dahi büyüleyen, bir çoğunu bu büyülü oyuna çağıran, bu oyunu öğreten, kitap karakterimizin yaşadığı zihinsel buhranları yaşatmasa da azıcık odaklandığı bu oyunun zihninin çeperlerini zorladığı anda bundan kaçan nice insan.. Herkes kendi satranç hikayeleriyle bu kitabı irtibatlandırmış. Enteresan..

    Bu kitap bir tür satranç el kitabı değil. Bir yazarın Avrupa'nın içinde bulunduğu o büyük savaşta tüm umudunu kaybetmesinin, derin krizler geçirmesinin satıra dökülmüş halidir. Bu öyle bir buhran ki, yazarını eşiyle birlikte intihara sürükler. Artık oyun kaybedilmiş, hamleler işe yaramamıştır.

    Dünya şampiyonu Czentovic, tüm değerleriyle, tüm pragmatizmiyle, tüm 'alık'lığıyla Avrupayı temsil eder. Kendisini bilime ve tekniğe kaptırmış, bu uğurda savaşmaktan çekinmeyen, tek yönü gelişmiş bir beyne sahip, ancak insani duyarlılıklardan uzaklaşmış, ruhunu kaybetmiş, iletişim kuramayan, temas edemeyen bir Avrupa. Evet şampiyondur, tektir, fakat ruhsuzdur. Kendi aydınlarını tek tek ipe yollayan, gaz odalarında boğan, öldüren bir makine. Öldürmeye (satranç söz konusu olduğunda, yenmeye) koşullanmış bir zeka..

    Dr. B., aydını simgeler. Sağduyuludur, sanatçı ruhludur. Hapsedilir, karanlığa mahkum edilir, fakat o karanlıkta bile ruhunu doyuracak şeyler arar, bulur, onunla teskin eder zihnini. Sanat, gördüklerimize verdiğimiz şaşkınlıktan, hayranlıktan doğar. Oysa hamleleriyle, kombinezonlarıyla, varyantlarıyla, oyun-sonuyla, kısacası oyundaki her şeyle tam bir aklı, sıkı bir mantığı temsil eden bu oyun, sanatçı duyarlılığı gelişmiş aydınla temas edince işin rengi değişir.

    Artık Dr. B., ürettiği bilim ve icat ettiği makineleriyle insanları kıyıma uğratan saf aklın ve mantığın kontrolüne girmiştir. Burada ruha, inceliklere, yaratıcılığa yer yoktur. Burada matematik vardır, mantık vardır. İletişim yoktur, temas yoktur, beyin sadece frontal lobdan ibaret hale gelmiştir; insan, bir mantık robotuna, bir hesap makinesine indirgenmiştir: Bir tür Android.

    Çıldırış da burada başlar. Zihnin diğer hassasiyetlerini kaybeden, kuru bir akıl tarafından ipe yollanan aydının çıldırışı. Temas ettiği şey, yani satranç, kaçtığı şeyle aynıdır: Ruhunu kaybetmiş bir hesap makinesine dönen Avrupa. Kıyıcı mantık ve matematiksel kesinliklerin tapınılası diyarı..
  • Eyüp Tatar tekrar paylaştı.
    Gevşek bir mizah anlayışıyla kafası dumanlanmış zevat için, kitabın adı, gecekondu mahallelerinin korkulu rüyası olan yıkım ekibinin üst düzey bir amirinin veya iş makinelerinden birinin koltuğuna kurulmuş, ağzında yarısı küllenmiş sigarasıyla, vicdansız olmasa da duyarsız denebilecek bir adet kepçe operatörünün hayatını anlatıyormuş izlenimi uyandırsa da, bahsi edilen yıkımın böyle bir "yıkım" olmadığını söylemek gereksiz.

    24. yüzyıldayız; Esper adındaki zihin okuyucular sayesinde, son yetmiş yıldır hiçbir suç vakasına rastlanmamıştır. Suç işlemeye niyetlenenlerin plan veya tasarıları henüz gerçeğe dökülmemişken, "müstakbel fail" yakayı ele vermekte, Esper'lerin elinden kurtulamamakta.

    Fakat, dev bir şirketi yönetmekte olan Reich nam bir zat, kendi şirketinin çıkarlarına bir tehdit olarak gördüğü rakip şirketin başındaki kişiyi, azılı düşmanı D'courtney'i öldürmeyi kafasına koyar. Bu planını uygulamak için şirketinin mali gücünü kullanarak "satın aldığı" Esper'lerin yardımı, yanı sıra şirketteki mevkisini ve önüne çıkan türlü fırsatları değerlendirmeye çalışarak işe koyulur. Plan kusursuz gibidir, asla yakalanmayacağına inanmaktadır. Ancak gece uyuduğunda rüyasında beliren biri daha vardır; onu korkudan titreten, dehşete sürükleyen, kabus dolu geceler yaşatan biri: Yüzü Olmayan Adam.

    Kurgu şahane, atmosfer ilgi çekici, konunun işlenişi usta işi. Bir "bilim-kurgu"dan fazlasını da beklememek lazım.

    Ha, unutmadan, bu türün en önemli ödüllerinden sayılan Hugo Ödülü'nü de alan ilk esermiş. Hoş.
  • Eyüp Tatar tekrar paylaştı.
    "Hümanist kafa karışıklığına hoş bir örnek: 'Sudanlı halkların iletişim gereksinimleri'ni incelemek için biri görevli olarak Sudan'a gönderilmiştir. Sudanlılar iletişim kurmayı bilmiyorlar mı? Ama asıl mesele, aç oldukları ve onlara hintdarısı yetiştirmeyi öğretmek gerektiğidir. Sudanlılar'a tarımbilim uzmanlarının gönderilmesi çok pahalıya mal oldupundan, tüm bunlar onlara video kasetleriyle öğretilecektir. Dolayısıyla iletişim çağına girmeleri gerekir: Hintdarısı, teypten ve videodan geçer. Fiş takılı değilse, ağza atılacak hiçbir şey yoktur. Böyle olunca da şehirlerle köylere teypler sokulur. Ne yazık ki yerel mafya, ağı ele geçirir ve eğitim kasetlerinin yerine kazançlı bir porno kaset pazarı yerleştirir. Bu da halkı hintdarısı ekiminden daha fazla memnun eder. Porno, hintdarısı, video; aynı kavga. İletişimin pembe ve siyah kitabına yazılacak bir masal daha!"

    Jean Baudrillard
  • Eyüp Tatar tekrar paylaştı.
    İnsanın karanlık doğasına detaylı bir şekilde eğilmeliyiz önce. Çünkü bu uzun bir mesele dostum, uzun bir mesele...

    Biz kimiz? Nereden geldik? Davranışlarımızın asıl kaynağı nedir? Eylemlerimizin esas tetikleyicileri? Temel motivasyonlarımız neler? (Burada bir miktar seviye düşer ve şu soru sorulur) Kısacası biz ne ayağız usta?

    Önce tek tek, sonra gruplaşarak avlandık, toplandık ateşi bulduk, tarımı keşfettik, besin depoladık, yerleşik yaşama geçtik; köyler, şehirler, uygarlıklar kurduk, yasalar koyduk, inandığımız tanrılara kurbanlar adadık. Kanlı bir tarihimiz var. Tarihi yapan biziz ve bu kan ellerimizde.

    İnsanın özünde iyi mi, kötü mü olduğu, antik Yunan'dan Roma'ya, Mısır'dan İran'a, Hindistan'dan Çin'e dönemin kültürlerinde tartışılagelmiştir. Fakat en esaslı ve sistemli tartışmalar, 17. yüzyıl Avrupa düşünce havzasında yeniden işlenip harlanmıştır. Bu, modern felsefenin en büyük kırılmalarından biri olan Kartezyen felsefenin doğumudur. İşte çoğu şeyi açıklayacak kırılma..

    Descartes, kendisinden önceki tüm felsefe ve bilimi çöpe attığı ve kendi bilincini, metodik bir şüphe eşliğinde merkeze alıp, zihniyle çelişen unsurları eleyip, çelişmeyenleri tekrar aldığı bir sistem geliştirir. Geliştirdiği felsefenin temel unsurlarından biri de, insanı zihin ve madde diye ikiye ayırmasıydı. Zihin, yer kaplamayan maddedir, madde ise yer kaplayan zihindir, ona göre.. İnsan zihin ve maddeden oluşuyorsa, ya hayvanlar? Descartes burada hayvanların ruhunu yadsır, çünkü düalizmi gereğince, hayvanların zihin taşımadığı açıktır. Kısacası: Hayvanların ruhu yoktur.. (Sonraki asırda La Metrie çıkıp, insanın da ruhunun makine olduğunu söyleyecektir. Bkz: Makine İnsan)

    Fakat bu sırada, insanın özüne dair teoriler geliştirilir. Hobbes, insanın kötücül bir tabiata sahip olduğunu, ilkel dönemlerde birbirimize zarar vermekten ve sürekli savaş halinde olmaktan korktuğumuz için bir araya geldiğimizi ve ilk yerleşim yerlerini kurduğumuzu, ardından yasalar düzenleyerek bu korku halini bu sayede aşıp yendiğimizi; devlet mekanizmasını bu ihtiyaç üzre kurduğumuzu söyler. Özetlersek: İlkel dönemlerimizde, hiç de öyle teletabiler gibi sevgi pıtırcığı değildik; mesela avımla arama giren babam olsa 'pıçak'larmışım, tamamen benzerlerini hayvanlarda da görebildiğimiz ilkel içgüdülerimize göre davranırmışız filan falanoğlu. Budur Hobbes'un buyurduğu..

    Gelelim bunun karşıt kutbuna: O da kim? Romantik Rouesseau.. Jean-Jacques'ların Rousseau. O ne der peki? 'Hobbes kuru sıkı konuşmasın, söyledikleri bullshit' der. 'Mademki devlet mekanizması ve yasalar bir zöte derman olabiliyor, neden eskisinden daha beter kötülükler, savaşlar, ölümler yaşanmakta? Hayır. İnsan doğa şartlarında mutluydu. Çit çekip, bu arazi benim demeyip, mülkiyet anlayışı henüz gelişmemişti. Mülk bilinci, tüm kötülüklerin halasıdır. İlkel çağlarda ürün fazlası vardı. Karnın mı acıktı, kopar ye elmayı, canın sevmek, cilveleşmek mi istedi, 'Sarıların Sülo' ya da 'komşunun Gülo' ne güne duruyor.. Ne yasa derdi, ne akit saçmalığı, ne devlet vardı, der. Devlet olmayınca paralel devlet de olmaz. Esas o zamanlar mutluyduk. Ama mülk edinme hırsı geliştirdik. Bu bizim özümüzde olan bir duygu değildi, öğrenilen bir şeydi. Böylece malları çoğalttık, kimimiz zenginleşti, kimimizin ruhu karardı.' Rousseau bu düşünceleri öne sürüp, insan doğasının esasında iyi olduğunu, fakat doğal olmayan, insan ürünü olan toplu yaşamanın, toplum bilincinin, toplu konutların (oha) insanın ahlakını bozduğunu, türlü ilişkilere zorladığını ve onu hırslı, erdemsiz, açgözlü, doyumsuz kıldığını buyurur.

    Bana kalırsa, ki kalmaz; yazarımız Golding, Hobbes'un yasayla yönetilen toplumundaki çocukları alıp, Rousseau'nın kırsalına taşıyarak bu deneyi gerçekleştirmek ister. (Tabi yüksek bir edebi kaygıyla..) Tamamen yasanın kontrolündeki yetişkinler, ilkel şartlarda da yasadan çekinmeye devam eder. Hiç olmazsa, beyinlerine yapışıp kalan cezalandırılma korkusu nedeniyle, doğa ortamında bile medeni davranmaya devam edebilir. O halde bu iş için en uygun kişiler çocuklar olacaktır. Onlar hem bir parça uygar dünyanın düzeni içinde yer alıp rol modellerini bu dünyadan seçer, hem de doğal şartlarda, uygar dünyanın terbiyesi ve ceza ilkesi, davranışlarını kati surette kontrol edecek bir mekanizma oluşturacak güçte olmayacaktır henüz.

    Artık sahne hazırdır, benzer eğitimlerden, terbiyelerden geçseler de, uygar dünyayı unutmaya zorlandıkları bu yerde, herkes, eğilimlerinin baskın geldiği tarafta bulur kendisini. Kimi minikte, hayvani içgüdülerin yanında, insana has alturistik/özgeci ve yardımsever duygular barınırken, bazı öcü bücürler güç istenci, güce tapınma, gruplaşma, açgözlülük, hırs gibi ruhlarının derinliklerinde yatan ve çıkmak için gerekli şartları bekleyen duyguların sarhoşluğunda toplaşırlar.

    Artık her şey, hayatta kalma güdüsü çevresinde şekillenecektir..
  • Eyüp Tatar tekrar paylaştı.
    Hey açılın, ben bilirkişiyim, şey, yani okur-kişiyim. İncelemelere şöyle bir göz attım, kim ne yazmış diye. Kitabın övülmesi, hakkının verilmesi: Check! Kitabın bir özetinin sunulması, böylece kitabı okumamış olan okurun kitap hakkında fikir edinmesi: Check! Bu kitabın kendi hayatlarını ne türden değiştirdiğini dile getiren güzel hatıraların yazılması: Check! Buraya kadar her şey güzel.

    Şimdi biraz değişik bir yol alalım, bu güzelim kitabı 'güzellerken'. Ben ise, her zamanki gibi farklı bir üslupla, yer yer -kaçınılmaz olarak- daha önceki yazılanlara benzer bilgiler vererek, bunu yaparken de kendi tespitlerimi sıkıştırarak yazacağım. Yazı azıcık uzun oldu diye okumamazlık etmeyin he! Gerçi çok uzun da sayılmaz. Ha tabi bir yerden sonra spoiler alıp başını yürüyecek, kitabı okumamış olanlar o kısımlara dikkat etmeli, uyarmadı dememeli.. Başlayalım klasik ufak tanıtma cümleleriyle..

    Martin Eden.. Denizci, yirmili yaşlarda, iri yarı, kaslı kuvvetli, hayatını beden gücüyle kazanan, gözü kara bir delikanlı.

    Ruth Morse.. Gencecik, nazik, nazenin, eğitimli, kültürlü, üst sınıftan, incelmiş zevkleri olan hanım hanımcık biri.

    Hikayenin dayandığı karşıtlık, işte bu. En azından kitabın başları itibariyle. Kitap gelişmelere doydukça, burada bazı şeyler değişir.. Ne gibi şeyler? Bakalım..

    Hayatı boyunca zihnini kullanma fırsatı bulamayan ama bu fırsat kendisine verildiğinde, kim bilir ne gibi resimler yaratacak olan, ne güzel eserler besteleyecek olan, ne türden kitaplar kaleme alacak olan nice koç yiğit vardır ki, bir çeşit mahrumiyetten kaynaklı olarak bu yönünü hiç keşfetmez, keşfettirmez. Fakat bazıları, öyle anlar gelir ki, yukarıda saydığım türden uğraşılara, yetenek isteyen, dehalık gerektiren uğraşılara çok sonradan rastlar, o alana olan açlığını ilk kez o an sezinler; dehasının ilk dönen çarkları kendi beyninde önce gıcırtılara, ardından müthiş bir deverana sürükler kişiyi. Martin'in hikayesi de böyle başlar.

    Kimisi marangozdur, ama heves eder, kitaba merak sarar, fakat sıkılır, okuma eylemini sonlandırır ve tekrar işine döner. Kimisi de, denizcidir, meraklanır, belki o an sırf kitabın kendisi için onu arzulamaz, tutulduğu bir kızın eli değdiği için, o kız bu kitaba önem verdiği için meraklanır. Olsun, motivasyonun kaynağı her ne ise, gencimize kitaplar aldırtır, okutur. Fakat o da ne! Önceki marangoz gibi davranmamakta bu denizcimiz. Adeta vücudunda yeni yaptığı eyleme aç, susuz kalmış bir organ keşfetmiş ve onu doyurmak istercesine, kitaplara gitgide daha da çok gömülür. İşte dehası, kendisinden mahrum edilen bir alanda parlamak için gereken kıvılcımı yakalamıştır. Artık süreci geriye sarmak imkansızdır. Bu kıvılcım, büyük yangınlara sürükleyecektir Martin'i.

    Kırık dökük aksanına, ağır aksak okumasına rağmen, Martin, bu işteki dehasını kanıtlarcasına, arada bir denize açılıp maddi ihtiyaçlarını temin edebilecek parayı kazandığı anların dışında, önce kıza kesik olduğu ve onun gözüne girmek için, sonraysa sadece sırf o atmosferin kendisi için kendini eğitimine verir.

    Peki Ruth ne düşünmekte bu sırada? İnsan mahrum olduğu şeyleri keşfedince, ona arzu duyduğunu hisseder. Çevresindeki tahsilli zibidilerden daha dürüst, daha açık sözlüdür Martin, kaslıdır, güçlüdür, ilkel çağlarda olsa ilk tercih edeceği adamdır. Yine de, çağ değişir, ama içgüdüler devam eder. Kendisini seven, kollayacak olan güçlü bir karakteri arzular kadınlık içgüdüleri. Paraya pula, eğitime tahsile ihtiyacı yoktur, sevdiği adamda bunu da aramamaktadır. Onun hasretini çektiği, denizci Martin'dir.

    Kadınımız içgüdüsel olarak güçlü, cesur ve karakter sahibi olan Martin abimize kapıladursun, Martin, yeterince doyurduğu bu ilkel yanından çok, yeni keşfettiği bu ince zevklerin dünyasına, sınıf atlama merakından ötürü değil de, kitapların ruhunu incelttiği bu dünyaya sırf bu incelik ve kavrayış gücünü kazandırması yüzünden giderek daha çok bağlanmıştır. Kısacası, artık bedeniyle değil, kafasıyla iş görmeyi istemektedir, deyim yerindeyse artık hayattan beyniyle lezzet almaktadır.

    Bu çabaları geçici bir heves olarak görülse ve Ruth, 'hevesini alsın, bırakır' diye düşünse de, Martin artık denizciliği iplememekte, okuduğu kitaplardaki öykülere benzer öyküler yazabileceğine inanmaktadır. Haksız da sayılmaz: Bir denizci olarak bünyesinde kim bilir ne hikayeler biriktirmiştir. Kendi yaşadıklarının diğer kitaplarda anlatılan ve okurun hoşuna giden şeylerden ne eksiği var? Hatta onlardan daha üstün bile sayılabilir, diye düşünür. Yeter ki, önceleri mahrum olduğu 'kelimeler'le dolsun dağarcığı bu okumalarda ve yazarken bu kelimeleri ustaca işleyecek şekilde bilgilensin, tecrübe kazansın.. Bu olduktan sonra, ohooo, kralım ben. Ben tek, hepiniz!

    Görüldüğü üzere, öykünün başlarındaki karşıtlık değişmiştir. Üst sınıftan tahsilli, kültürlü bir genç kız, alt sınıftan eğitimsiz, ama samimi, içten, kişiliği sağlam bir gence meylederken, bu genç de, kızın bulunduğu tabakaya yönelir, ama sırf o sınıfın kendisi için değil. Hatta ne sınıfı.. Okumaları göstermiştir ki, sınıf filan palavra. İnsanlık icadı. Saçmalık. Herkesin eğitime hakkı vardır, herkes eşittir. Herkesi özgürlüğü birdir. Herkesin hayatına kimse karışamaz! Yaşasın sosyalizm!..

    Ruth'u seven ve onunla evlenmek isteyen, onun kendi sınıfından bir delikanlının aklı olsaydı ve bulunduğu konumu terk edebilecek yürekte olsaydı, Kadir İnanır gibi, 'atom fiziğine de, profesörlüğe de lanet olsun; bundan böyle her türlü itliği, haytalığı, çakallığı, üçkağıdı öğreneceğim' der, sokağın adamı olurdu; belki Ruth da, kadınların şu meşhur 'efendi adam yerine piç tercihi' kuralı gereğince, bir ihtimal adama meyledebilirdi bu sayede. Fakat kendi sınıfının konforunda rahatça yüzerken, kim Kadir abimizin delikanlılığıyla, yürekliliğiyle boy ölçüşebilir ki!.. Hiç!

    Ah ulan Martin!.. Dehanı bu zirzoplara ispatlayamıyorsun. Yazdıkların yayınevlerince geri çevriliyor. Ruth da bir yandan sıkıştırıyor 'omo oşkom lotfon ovlonmok için iş bolmon lozom' diyerekten. Sen içme de kim içsin. Sen efkarlanma da kim efkarlansın. Fakat yazdıklarının kalitesine inanan Martin, sabırlıdır, öyle bir anlık heves etmiş de aşkına akrostiş şiir döşemiş, ne bileyim edebi metinler dersinde kompozisyon yazmış, ama yazdıkları berbat denilince, hayata küsüp bir daha hiç kitaba bulaşmayacak liseli bir sığır değildir. O, kitaplara gönül vermiş, gözleri çıkasıya, gaz lambaları tükenesiye okumakta, okumaktan canı çıkmakta, yazmakta, yazmakta, yine yazmaktadır. Ne para var kira ödeye, ne yemek var karın doyura..

    Fakat gün gelir, bir yayıncı, çok düşük bir ödemeye telif haklarını satın alıp bazı öykülerini yayınlamayı kabul eder. Sonra bu öykülerin okunduğunu, okurda bir talep doğduğunu görünce, yayıncı, Martin'den diğer başka öykülerini de göndermesini ister. Yavaş yavaş adı duyulmaya başlamış, piyasaya sızmayı başarmıştır yazarımız. Daha önce öykülerini reddeden dingil yayıncılar da düşer Martin'in peşine. Rekabet kızışınca, öyküler için ödenecek meblağ da artar. Martin'in yazdıklarının bir halta benzemediğini düşünen Ruth'un ise gözleri parlar bu yükselen şöhret karşısında. Yaa, Ruth kardeş, rahat konuşuyordun.. Adam sana öykülerini, şiirlerini okuttuğunda, 'cıks emeğine saygı guyuyom aşkitom, ama şurası böyle tırt, burası şöyle zırt' deyip dururken iyiydi dimi! Adam sana 'bak bu Samuel Johnsonn'dan' deseydi, yine o eleştirel gözle yaklaşır mıydın, yoksa yazılanları hemen ezberlemeye, dibin düşmeye mi başlardı? Ama öyle ya, daha dün pasaklı bir denizciyken, Martin'in deha ürünü şeyler yazması olacak iş değil, öyle değil mi Ruth Morse? Yaa, size ben satar dedim dedim, bakın ne oldu şimdi? Ehehe.. hıı? Bakın ne oldu şimdi?

    Ah ulan Rıza.. Şey pardon, Martin!.. Gördün değil mi.. Sabredemediler, inanmadılar sana gardaş.. Sendeki yeteneği hiçliğine, azmini ise 'piçliğine' saydılar. Yani inadından böyle yapıyor dediler. Yazık ettiler. Onların o halini gördün değil mi? Kimse kalmadı yanında. Herkesler umudu kesip seni yalnızlığa terk etti. Hani Türk olsan ve bu dehadan mahrum olsan, tam da yeni nesil ıssız adam triplerine girip yalnızlık kasacak haldeydin. Şimdi artık ismin duyulup üne şöhrete kavuşunca, millet adeta 'abi biliyordum ya, yeminle bak, o öyküler henüz yayınlanmadan okudum, dedim ulan bro, bu öykü iş yapar qanqa' ya da 'Kuran çarpsın senden büyük adam olacağını sezmiştim, bakma sen söylemedim, şımarma diye ses etmedim, egon şişmesin diye, yeminle bak' kabilinden şeylerle yaklaşmaz mı.. Vay ikiyüzlüler. Ulan hepiniz oradaydınız be!

    Aşağıdaki cümle finale giden yolda ağır spoiler içerir. Burada bıraksın okumayanlar, tam burada!

    _______________________________________


    Martin her şeyi, herkesi terk eder. Bu da spoiler'ın kralı. Ya da kraldan bir önceki en büyük spoiler.

    Okuyun. Mutlaka okuyun!..
Felsefe
Yüksek Lisans
İstanbul
20 Ağustos 1988
Erkek
25 kütüphaneci puanı
387 okur puanı
04 Eki 2016 tarihinde katıldı.

İkinizin de okuduğu 2 kitap

  • Çocukluğun Soğuk Geceleri
  • Denemeler