Cezbedici ve sevimli ne kalmışsa elimden uçup gitmiş, gemisi karaya oturan bir kazazedeye dönmüştüm; ruhsal bakımdan bitkin, dile gelmez ölçüde yağmalanmış, sefaletimin bilincine vardığımda, gözlerimi yere indirip kollarım ve bacaklarımda bir ağırlıkla doğrulup kalktım, geceleyin kimseye veda etmeksizin ve arkasından kapıları kapamaksızın evinden çıkıp giden bir mahkûm gibi geçmişimin tüm alışkanlıklarından çıkıp gittim.
İnsanlardan pek çoğunun yaşamı gibi benim yaşamımın da olağanüstülüğe dönüştüğü bir nokta, korkuların, karanlıkların, yolunu şaşırmaların ve yalnızlıkların yuvalandığı bir köşe, akşamından gökte yeni yıldızların ve içimizde yeni gözlerin doğup çıktığı işitilmedik bir sersemlik ve boşluğu kendisinde barındıran bir gün eksik değil.
İspanyol vasıflı işçidir; Yugoslav duvarcıdır; en kaba kol gücünü gerektiren işleri Portekizliler yapar, toprağı kürekle kazıp atma ya da yolları süpürme işini görenlere gelince, hep kötü bir sömürgecilik sonrası siyasetinin kurbanı olan Afrika karşımıza çıkar: Afrikalı işçi hüzünlü gözlerini büyük şehrin kaldırımından kaldırır ama bakışları karşısındakinin bakışlarıyla buluşmaz, hâlâ kapatılması olanaksız bir uzaklık bizi onlardan ayırıyormuşçasına.