Bazı kitaplar vardır, bittiğinde kapağını yavaşça kapatır ve bir süre odadaki duvara bakarsınız. Selim İleri’nin Yaşarken ve Ölürken kitabı benim için tam olarak böyle bir deneyimdi. Bu bir roman değil; bir iç döküş, bir hesaplaşma ve belki de hepimizin sormaya korktuğu soruların kağıda dökülmüş hali.
İleri, bu eserinde bizi geçmişin tozlu raflarında gezdiriyor. Ama bu gezi romantik bir nostaljiden ibaret değil. Yazar, yaşlanmanın getirdiği o kaçınılmaz yalnızlığı, dostlukların nasıl yavaş yavaş eksildiğini ve "eskiden şöyleydik" cümlelerinin ardındaki o ağır kederi anlatıyor. Kitabı okurken şunu fark ediyorsunuz: İnsan sadece nefesi kesildiğinde ölmez; hayatındaki anlamlar birer birer çekildiğinde de ölmeye başlar.
Kitabın dili o kadar naif ama bir o kadar da keskin ki... Selim İleri kelimeleri bir kuyumcu gibi işlemiş. Eğer hayatın koşturmacasından yorulduysanız ve "gerçekten ne hissediyorum?" diye durup düşünmek istiyorsanız bu kitap size bir ayna tutacak. Ancak uyarayım; bu ayna bazen görmek istemediğiniz kırgınlıkları da size gösterebilir.
Yaşarken ve Ölürken, kalabalıklar içinde kendi yalnızlığını bir sığınak gibi taşıyanların kitabı. Selim İleri bize şunu fısıldıyor: "Asıl yalnızlık, kimsenin olmadığını bilmek değil; senin için önemli olan birinin yokluğunu fark etmeyeceğini anlamaktır."
Hafızasına, geçmişine ve kırgınlıklarına sahip çıkan her okurun kitaplığında mutlaka bulunmalı.