Üsküdar'dan entariyi kaldırmak, Merkez Kumandanlığı koğuşunda kadın döndürmemek, yahut sokakta aynı arabaya binen kadın ve erkeklerden karı-koca vesikası sormamak, hemen hemen devrimcilik gibi ileri davranışlardı. Gözleri Mustafa Kemal gününde açılmış olanlara, 1913 avuntuları ne kadar gülünç gelir.
Madem bu dünya bile yok olacak bir gün
Sevginin bitmesine insan neden üzülsün?
Aşk mı kaderi kovalar kader mi aşkı ?
Daha kimseler çözemedi bu bilmeceyi.
Dünya Türk Kurtuluş Savaşı'nı şaşkınlıkla izledi ve gurur veren binanın Lozan'da son yapıtaşı yerleştirildiğinde, dünya kendi kendine soruyordu: Bu nasıl mümkün oldu? Evet, yenilmiş ve yıkılmış bir ülke en korkunç savaşlardan birinin hemen ardından silaha sarılmış; muktedir İngiltere ve uydularının dikte ettiği, sonsuza kadar geçerli olmasını istediği barış antlaşmasını paramparça etmişti. Bu nasıl mümkün olmuştu? Yanıtın can alıcı noktasını bulmak zor değildi. Kader, çaresizliğin en büyük olduğu anda ülkeye her "çaresiz halkın" yazgıdan talep etmeye hakkı olduğu adamı verdi, o adamı biz de talep ediyoruz onu içimizi kemire kemire candan bekliyoruz. Türkiye'nin kurtarıcısını bugün her çocuk tanıyor. Mustafa Kemal Paşa, kaderin adamı olduğunu duyumsadığı, halkını ölüm uykusundan kaldırdı ve onun yine kendine güvenini sağladı. İçindeki sesi, kehaneti dinleyerek, dosdoğru yolunu izledi. Üç yıl süren fedakârlık dolu bir çalışmayla, üç yıllık yıpratıcı bir savaştan sonra muazzam hedefine erişti: Türk topraklarında hiçbir düşman kalmadı, milletler topluluğu içinde saygın ve çekinilen bir güç olarak hakkı olan yeri aldı!