İdeolojiler arasında yer değiştiren, her fikrin duvarına alnını vurmuş bir ruhtur İsmet Özel. Bir yazar onun hakkında “Kötü vaiz, iyi şair” demişti.
Kendisini bilirseniz; seversiniz.
Kendisini bilirseniz; sevmezsiniz.
İyi şairdir.
Şiirlerinde kalbe çiçek bırakmaz.
Kapıya bir taş koyar.
Takılıp düşmeden asla içeri giremezsiniz.
Teselli etmez.
Yarayı süslemez.
İnsanın yakasından tutar.
Yüreğinden başka muska takmadan konuşur.
Onda şiir, güzel söz söyleme sanatı değil; insanın göğsüne saplanmış paslı bir çiviyi eliyle sökme çabasıdır.
O, bütün yolları yürüyüp sonunda yolun kendisine dönüşmüş bir şairdir.
İnsan bazen bütün yolları deneyip kendi kapısının önünde kaybolur ya…
İşte biraz öyle.
Korkunç yalnızdı.
Çoğumuz gibi.
Ama bu, tek başınalığın yalnızlığı değil.
Kalabalığın içinde kendi sesini bile uzaktan duymanın yalnızlığıydı.
İnsanın kendi içine sürgün edilmesiydi.
Ne güzel söyler:
“uzak nedir?
kendinin bile ücrasında yaşayan benim için
gidecek yer ne kadar uzak olabilir?”
İsmet Özel’in uzaklığı gidilecek yer kalmadığında değil, insanın kendinde kalacak yer bulamadığında başlar.
Ve bir gün ruhunu şöyle tarif eder:
“evi Nepal’de kalmış
Slovakyalı salyangozdur ruhum.”
Ne tuhaf, sırtında evini taşıdığı sanılan bir canlı bile, evini dünyanın öbür ucunda unutmuş gibidir.
İnsan, kendini yanında taşır sanır. Oysa ruhu çoktan başka bir yerde kalmıştır.
Sahi, insanın kendine varması için daha kaç sınır geçmesi gerekir?
*"Sızıyı gideren su,*
*Suyun sızladığını kimseler bilmezken"*