Bundan on beş yıl önce ülkemizde, yan yana iki dil yaşıyordu.Bunlardan birincisinin resmî bir değeri vardı ve yazıyı tekeline almış gibiydi. Buna, “Osmanlıca” adı veriliyordu.
İkincisi, yalnız halk arasında konuşulmakla sınırlı kalmış gibiydi. Buna da küçümseyerek, “Türkçe” adı veriliyor ve sıradan halkın argosu sanılıyordu. Oysa asıl doğal ve gerçek dilimiz, buydu.
Osmanlıca ise; Türkçe, Arapça ve Acemceden oluşan üç dilin dil bilgisini, söz dizimini, sözlüğünü birleştirmekle oluşturulmuş yapay bir karışımdı. Bu iki dilden birincisi, doğal bir oluşum ve süregelen kullanımla, kendiliğinden ortaya çıkmıştı. Bundan dolayı, kültürümüzün diliydi. İkincisiyse bireylerce, yöntem ve istemle yapılmıştı.
Bu dil aşuresinin içine yalnız kimi Türkçe sözcük ve ekler karışabilirdi. Sonuçta Osmanlıcanın, kültürümüzden pek az bir payı vardı; bundan dolayı, ona uygarlığımızın diliydi, diyebiliriz.