Mikail Balcı
mesaj-gonder
coklupaylas
ucnokta_yatay-1
TAKİP ET
Mikail Balcı
@Ogretmen_Okur
Master of Arts Akademik Yazar Yeni kitaplar, yeni diller, yeni yerler... (Kitap Hediyeli Etkinlikler) Kitaplıkta nüfus sayımı: 602.
meslek
Türkçe Öğretmeni
egitim
Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Yüksek Lisans
v3_profil_bos
4982 okur puanı
gecmis
01 Oca 2021 tarihinde katıldı
Tanıdığın kimse takip etmiyor
Ortak okuduğunuz kitap bulunmuyor
166 syf.
·
2 günde
·
9/10 puan
İnsanın Anlam Arayışı - V. FRANKL (Birer mazoşistiz hepimiz!)
İkinci Dünya Savaşı yılları, Meşhur toplama kampları... Ne kitaplar yazıldı ne filmler yapıldı. Ama hiçbiri yaşayan biri kadar anlatamaz yaşanan acıyı! Peki onlar bunu anlatmak isteyecek mi? Hangi kelime orada yaşananları dile getirmeye yeter ki? Ya da bu onları bu acıları yeniden yaşamaya itmek olmaz mı? "Yaşadık­larımız hakkında konuşmayı sevmiyoruz. Onları yaşamış olanla­rın hiçbir açıklamaya ihtiyacı yok. O olayları yaşamayanlar ise ne o zaman hissettiklerimizi ne de şimdi hissettiklerimizi anla­yabilir." (s. 20) Acıları anlatamaz dediysem bu konuda yapılan çalışmaları da yabana atmak istemiyorum! "
kamera
Çizgili Pijamalı Çocuk,
" gerek kitabı gerekse filmi yüreğimi dağlamıştı. Yaşamadan bilemeyiz ateşte yanan insanın etinin kokusunu! Ya da çok az insan "Hayat Güzeldir" filmini ağlamadan bitirebilmiştir. O kemik yığınlarını üst üste görmek... Ve tabii "Piyanist" +Lütfen ateş etmeyin, ben Polonyalıyım. - Neden o zaman o lanet Alman paltosunu giyiyorsun? + Üşüyorum. Evet hepsi birer başyapıt! Ama hangi çalışmayı okursak ya da izlersek izleyelim o günleri yaşayanlar kadar acıyı hissedemeyeceğimiz ya da anlatan birinin ağzından dinlemediğimiz sürece o acıyı yaşamanın ne demek olduğunu bilemeyeceğimiz bir gerçek! İşte yaşayan biri:
kamera
Viktor E. Frankl
! “Kitaplar yalan söylüyor!” İnsanın, şu kadar saat uyumaksızın yaşayamayacağı söylenirdi. Kesinlikle yanlış! (s. 31) İnsan en güçlü performanslarını en zor dönemlerde sergiler. Hayatta kalma güdüsü bunda oldukça etkilidir. "Öyle yaşayamam böyle yaşayamam" safsataları gerçekten öyle bir durum karşısında kalınca gereksiz birer cümle olmaktan öteye gidemezler. Ya aklı destek olur ya da destek olacak bir aklı bile kalmaz belki de! "Aklınızı kaybetmenize neden olacak şeyler vardır ya da kaybedecek aklınız yok­tur." (s. 34) Eserde anlatılanlar
kamera
Friedrich Nietzsche,
kamera
Fyodor Dostoyevski,
kamera
Baruch Spinoza,
kamera
Arthur Schopenhauer
gibi isimler ile desteklenmiş: Dostoyevski bir keresinde şöyle de­mişti: “Beni korkutan tek bir şey var: Acılarıma değmemek.” Acı... Kitabı tek kelimeyle anlatacak olsam kuşkusuz bu kelimeyi seçerdim! Ne çok acı var... Açlığın acısı, Sevdiğini kaybetmenin, evladını yitirmenin acısı, Hayatındaki insanlardan haber alamamanın verdiği acı, Onurunu yitirmenin acısı...
kamera
Edip Cansever
'in çok sevdiğim dizelerinde dediği gibi: Acılar da acılaşıyor gittikçe. Sanki bir azarlanmayla ölümü düşünen çocuklar gibi. "ACILAR ACILAŞIYOR." Ya mücadele ediyor ya o gücü bulamayıp yok oluyorsun. Ve hepsinin örneğini bu kısacık eserde görüyor, ortak olamasan da acıda pay sahibi oluyorsun. "Bir insanın acı çekmesi, boş bir odadaki gazın davranışına benzer. Boş bir odaya belli bir miktarda gaz verildi­ği zaman, oda ne kadar büyük olursa olsun, gaz odanın tamamı­na yayılır. Ne kadar küçük ya da büyük olursa olsun, acı da in­sanın ruhuna ve bilincine tamamen yayılır. Dolayısıyla insanın çektiği acının “büyüklüğü” kesinlikle görecelidir." (s. 59) "Eğer yaşamda gerçekten bir anlam varsa, acıda da bir anlam olmalıdır. Acı da yaşamın ka­der ve ölüm kadar silinmez bir parçasıdır. Acı ve ölüm olmaksı­zın, insan yaşamı tamamlanmış olmaz." (s. 82) "İnsan, kendi acıları yo­luyla bir şeye ulaşma şansıyla birlikte, her yerde kaderle karşı karşıyadır." (s. 83) İnsanları ayırmaya ne meraklıyız! Sen siyahı seviyorsun ben beyazı, sen ocusun ben bucu... Saçma sapan binlerce şey üzerine ayırıyoruz ama bir iyi ya da kötü ayırımı yapmak aklımıza gelmiyor! Ve bu farklar yüzünden onları yok olmaya mahkûm ediyoruz! "Bütün bunlardan, bu dünyada iki insan ırkı olduğunu, ama sadece iki ırk olduğunu -soylu insan “ırkı” ve soysuz insan “ırkı”- öğrenebiliriz." (s. 102)
kamera
Zülfü Livaneli
kamera
Serenad
isimli eserinde şöyle der: "Aramızdaki temel fark ne, biliyor musun? Sen insanlara baktığın zaman üniformalar, bayraklar ve din görüyorsun!" "Peki, sen ne görüyorsun bakalım?" "İnsan, sadece insan. Seven, acı çeken, acıkan, üşüyen, korkan bir insan." Ben de bu kitaba baktığım zaman yalnızca acı çeken insanlar gördüm! Doğan, büyüyen, kimlikleri nedeniyle acı çekmek zorunda kalan ve ölen insanlar! Üç bölümden meydana geliyor kitap... Frankl aynı zamanda Logoterapinin kurucusu. Buraya kadar anlattıklarım kamp anılarına dair birinci bölümü içerirken ikinci bölüm Logoterapi, temel kavramları, psikanalizden farkı gibi konuları ele alıyor. Yine tabii ilk bölümdeki anılara dayanıyor. İnsan, acı, psikoloji bölümün anahtar kelimeleri... Varoluşsal boşluk, Yaşamın anlamı, Sevginin anlamı, Acının anlamı, Nihai anlam, Yaşamın geçiciliği, Nevroz bu bölümde kendine yer bulmuş. Anlam arayışımız bu bölümde anılardan hareketle daha derin bir boyuta uzanıyor. Üçüncü ve son bölüm ise: Trajik bir iyimserlik tartışması... Bir nevii eserin sonucu niteliğinde. "İnsanın, “mutlu olmak” için bir nedeni olmalıdır. Bu neden bulunduktan sonra mutluluk otoma­tik olarak gelir." (s. 150) "Acı kaçınılmazdır. Önemli olan acı çekmesini bilmek, yaşanılan kötü kaderin efendisi olmaktır!" İşte anlam da burada yatıyor sanırım! İncelemeye bu ana fikir ile son vermek isterim!
kamera
Sigmund Freud
ve
kamera
Alfred Adler
'den sonra
kamera
Viktor E. Frankl
'ın fikirlerini de görmek tamamlayıcı oldu (oldukça farklı yönleri olsa da) Kısa, anlam dolu bir eser! Okuyun, Okutun, Paylaşın! Anlam bulsun çabamız! Mutlu günler dileklerimle! (Bu eserden sonra kendi adıma çok mutlu olamasam da acım anlam bulacaktır! En azından yaşadığım küçük şeyleri dert ederek mazoşistlik yaptığımı fark edip kendime çeki düzen vereceğim! Size de tavsiyemdir!)
kamera
İnsanın Anlam Arayışı
kamera
Viktor E. Frankl
ucnokta_yatay-1
yildiz
8.7/10 · 17,9bin okunma
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
170 syf.
·
2 günde
·
8/10 puan
Şiirler - A. Muhip DIRANAS (Ne güzel komşumuzdun sen, Fahriye abla!)
Bazı dizeler vardır, alıp çocukluğuna götürür seni. İstesen de dönemezsin. Misket oynadığın, salçalı ekmek yediğin, mahalle maçları yaptığın, akşam ezanı zorla eve döndüğün yıllara... Fahriye Abla şiiri... Çocukluğumda bütün Türkçe kitaplarında olurdu. O yüzden şairi tanımayan birçok kişi bile en azından Fahriye abla ile tanıştır: "Bahçende akasyalar açardı baharla Ne şirin komşumuzdun sen, Fahriye abla!" (s. 67) Belki son mahalle hayatı yaşayan nesiliz. Bizim mahallemizde de bir Fahriye abla vardı aynı şiirde olduğu gibi. Sonra taşındı gitti. Bilmem onun sonu nece oldu. Okurken o günler geldi aklıma: "Gönül verdin derlerdi o delikanlıya, En sonunda varmışsın bir Erzincanlıya. Bilmem şimdi hala bu ilk kocanda mısın, Hala dağları karlı Erzincan'da mısın? Bırak, geçmiş günleri gönlüm hatırlasın; Hatırada kalan şey değişmez zamanla. Ne vefalı komşumdun sen, Fahriye abla!" (s. 67) Bir söz ya da beste vardı: "Seni ne çok sevdiğimi söylesem de bilemezsin. Hatıramdan hayalini istesen de silemezsin." Bazı hatıralar silinmiyor. İşin tuhafı da zaten o hatıralara dayanarak yaşıyoruz. "Ah şu yıllara geri dönsem, şimdi çocuk olsam, gençliğimde ben şöyleydim..." Çivisi mi çıktı dünyanın? Neden hiç kimse bugünden memnun değil? Ne yorucu bir çağda yaşıyoruz? Yıpratıcı, boğucu, yalnızlaştıran... "Yorulmuşum. Yorulmuşum, kelimelerde, Sevmelerde, kanlarda, haksız ölmelerde." (s. 109) Birçok konuda yüreğinize dokunacak şiirler var eserde. Şair mi gölgede kalmış biz mi geç keşfetmişiz bilemiyorum ama daha önce tanımak, okumak isterdim. Edebiyat kitaplarında adının geçmesi yetmiyor birçok şey için. "Ne kadar yalnızız şu akşam vakti, Bir selam bile yok artık verilen." (s. 156) Selam vermeye bile korkar oldu ki... Ne kadar nahif şu eskiler. Hâlâ tanımadıklarına bile selam vermeden geçip gitmezler. Öyle bir kuşağın görünce yolunu değiştiren, görmemiş gibi yapmak için yolun ortasında telefonla oynayan artıklarıyız. Ne soğuttu bizi birbirimizden bu kadar? Hayvanlara beslediğimiz sevgiyi insanlara besleyemez olduk. Yanlış anlaşılmasın hayvan sevmek çok güzel bir duygu. Ama ya insan sevmek? Kurtlar Vadisi dizisinde bir Zaza Dayı vardı (Ali Sürmeli, ömrü uzun olsun) "Ben insan sevmişim," diye bir repliği vardı. Gide gide öyle olduk hepimiz. Bir güvensizlik yüzyılında yaşıyoruz.
kamera
Mehmet Akif Ersoy
ne güzel özetlemiş durumu: "Yüzsüzdür insanoğlu, kimse bilmez fendini. Kime iyilik yaptıysan, ondan koru kendini." Böyle mi olmalı peki? Ya da hep böyle miydi? Ah Fahriye abla ah! Nerelere getirdin bizi... "Geldim işte mevsim gibi kapına." (s. 22) Mevsimleri bile bozduk. Haziranda nisanı yaşıyor mayısta kar yağdırıyoruz. Mevsim gibi gelmenin de tadı tuzu kalmadı. Birçok şeyin tadı tuzu kalmadı... "Günler zor, yıllar çabuk geçiyor," diyor çok sevdiğim bir şair. Öyle haklı ki... Ama zor da olsa en acı gün bile bir şekilde sabaha varıyor: "Kavuşur sabaha en uzun geceler." (s. 99) Ben geç tanıdım, siz geç tanımayın. Hatta paylaşın, kimse geç tanımasın. Bu incelemeyi yapmak için uyandım günün bu saatinde. Mutlu sabahlar dileklerimle...
kamera
Şiirler
yildiz
8.2/10 · 755 okunma
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
207 syf.
·
3 günde
·
9/10 puan
Leylim Leylim - A. ARİF/Kendine iyi bak. Bir daha hiçbir ana doğurmaz seni!
Buram buram samimiyet kokusu geldi burnuma! Burnumun direği sızladı! Yazılan her satırda sevgiyi, özlemi, acıyı en derinine kadar hissettim.
kamera
Leylim Leylim
Ahmed Arif'ten Leyla Erbil'e Mektuplar... Ne kadar inceymiş birçok şey eskiden, ne güzel sevgiler varmış. Karşılık bulamayınca başkasına gidilmez, sevgi sevilmediği yerde bitmezmiş. Ah be adam, Öyle güzel cümlelerle anlattın ki sevgini,
kamera
Franz Kafka
'nın
kamera
Milenaya Mektuplar
'ından sonra tek taraflı mektuplar okumamaya yeminli olan ben daha onlarca mektup yazsan bıkmadan okurdum. Ama insan söylemeden edemiyor. Leyla Erbil'in mektuplarına da ulaşılabilseydi keşke dedim. İşte o zaman tam bir şaheser olurdu! Eser boyunca Ahmed Arif'in cümlelerinden yola çıkarak tahmin yürütmeye çalıştım! Yine de doyamadım okumaya. "Gözlerinden öperim canım. En çok da burnundan. Gülme, ciddi söylüyorum." (s. 11) Eserde öyle yerlere geldim ki... Şimdi dedim Ahmed Arif yazmayı bırakacak. Burada canına tak edecek... Hatta bir yerde "Belki son defa gözlerinden öpüyorum. Sade, mezara kadar götüreceğim tek sevdasın. Bunu unutmanı istemiyorum." (s. 176) dediği anda konu kapanacak dedim. Ama öyle bir sevda ki kapanmak bilmedi.
kamera
Attila İlhan
'ın çok sevdiğim bir dizesinde "Ben sana mecburum," diyordu. Leyla Erbil'e olan sevdası da adeta ona mecburcasına devam etti: “Ben senin mecburunum - başkaca yokum.” (s. 83) "Pişman değilim. Bir daha dünyaya gelsem aynı hayatı, daha bir ustaca ve korkusuz yaşarım. Ama bu sefer seni tanımakta gecikmem!" (s. 66) Sahi, insan çekeceği çileye aşık olurmuş değil mi? Görmezmiş onu çile olarak. Canı yandıkça üzerine gidermiş. Bir daha dünyaya gelse yine... Biz yapamayız bunu aynı cesaretle. Ama öyle bir sevda ki eminim Ahmed Arif yapar. Bazı yerlerde -birçok yerde- argo kullanımlar var. Sansürlü olarak yer alsa da günlük hayattan aşinalığımızla gözümüze batmadan edemiyor. Ama diyorum ya "günlük hayattan"... Edebiyatın da hayatın bir yansıması olduğunu düşünürsek çok görmemek gerek. Ben kendi adıma yazarın çektiği sıkıntılı hayata ve samimiyetine verdim. Benim de ağzım bozuk olduğu için çok yadırgamadım. Siz yadırgar mısınız bilemem... Mektuplar! Bir dönemin aynası aslında. Eserde de o dönemin edebi, sosyal, siyasi özelliklerini de görebiliyorsunuz. Ahmed Arif'in el yazısı var birçok yerde. Duyguları gibi yazısı da eşsiz. Kendi adıma birçok yönden hayran kaldığımı ifade edebilirim. Eser bittikten sonra küçük çapta bir araştırma yapmak istedim
kamera
Leyla Erbil
hakkında. Ana hatlarıyla anlatan birçok yerde Ahmed Arif'in adı geçmiyordu bile. Hayat çok acımasız değil mi? Kim bilir, merkezine aldığı insanın merkezinde değildi belki de... Belki de diyorum çünkü kimsenin duygularından emin olamayız. Ama isterdim ki her iki mektuplar da ortada olsun ve iki edebiyaçıdan bir edebiyat şöleni yaşayalım. Hem de en samimisinden! Ne keşfettim biliyor musunuz? Kimse bu kitabı kendine almıyor. Herkes bir başkasına hediye etmek için alıyor. Bir sevdalığa verilebilecek en güzel kitap olarak görüyor belki de. Ya da bir dosta. Bana da kıymetli bir okurdan armağan kalmış olmalı. Kimden anımsamıyorum, affola... Uzun tutmak istemiyorum. Son günlerde okuduğum kitaplarda aradığımı buluyorum. Bu da öyle bir eser oldu benim için. Türünü en güzel şekliyle temsil ediyor. Okuyun, tartışın, hediye edin... Sonuna kadar okuyan herkese teşekkür ediyorum. Keyifli okumalar dileklerimle. Ha son olarak, incelemelerimi çok ilgisiz bırakmayın. -paylaşın mesela- Bugünlerde ben mutsuzum, onlar da öyle olmasın...
kamera
Leylim Leylim
yildiz
8.7/10 · 13,2bin okunma
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
160 syf.
·
2 günde
·
9/10 puan
Othello - W. SHAKESPEARE (Hiç Shakespeare okumamış kadar kötüsünüz!)
"Hiç şiir okumamış gibi kötüsünüz Bir köpeğin başını hiç okşamamış Hiç bayram şekeri dağıtmamış Çocukla çocuk olmamış gibi kötüsünüz." Cem Uslu'nun dizeleriyle başlamak istedim incelememe. Bir dize daha eklenebilir belki de: Hiç
kamera
William Shakespeare
okumamış kadar kötüsünüz! Bir kuşkuyla başlıyor her şey, İnsan yüreğine atılan bir ihanet düşüncesi tohumuyla... İyi giden her şeyi alt üst edebilecek bir iftirayla. Ve neticesinde olanlar oluyor, ölenler ölüyor. Hani çok kullandığımız bir kelime grubu var "ölenle ölünmüyor," diye. Ölenle ölünüyormuş meğer, bu kitabı okuduğumda anladım.
kamera
William Shakespeare
Ne büyük bir yazarsın sen! İnsan duygularını böylesi derinden, böylesine şiirsel üslupla incelemek... Bir tiyatro değil, çok daha fazlası bu. Psikolojisi, sosyoloji, tarih... Nereden bakarsanız bakın donanımlı eserler meydana getiriyor. Üstüne binlerce tez yazılmış olmalı. Efsunlu bir üslubu var, sürükleyip gidiyor okurken, bitene kadar elinden bırakamıyorsun. "Şimdiye kadar hiç görmedim ben Kulak yoluyla iyileştirildiğini yürek acısının." (s. 21) Kulak yoluyla yaralar iyileşir mi bilmem ama ne çok yara açılıyor kulak yoluyla... Bu kitapta açılan, her şeyi yerle yeksan eden yara da aynı yaradan bir parça... Şener Şen'in filminde bir replik vardı: "namussuz namuslu" Yaşadığımız birçok kötülüğü bunun tam tersinden, namuslu görünen namussuzlardan yaşıyoruz aslında. "En kara günahları işletecekleri zaman şeytanlar, Bunu önce sevap diye yutturmaya kalkarlar." (s. 57) O şeytan içimizde aslında. Kendimizi rahatlatma mekanizmamız. Adına "savunma mekanizması" diyoruz masumca ve yaptığımız şeylerden onun ardına sığınıyoruz usulca. Kıskançlık... Ne cinayetler işlendi uğruna. "Bu kıskançlık denilen şey, kendi kendini peydahlayan, Kendi kendini doğuran bir canavardır." (s. 92) Ne canlar yandı. Ne masum insanlar toprak altında kaldı. Namusumu temizledim diyen nice namussuzlarla doldu ceza evleri! Üstüne bir de iyi hâl indirimleri oldu! Yo yo Othello, namuslu görünen namussuzlara sığınarak sen de iyi hâl indirimi alamazsın! Sevdiği dururken başkasını dinleyen yaktığı ateşte yansın!
kamera
Atinalı Timon
incelememde bahsetmiştim Shakespeare'in evrensel temaları ele aldığından. Bunda da yine evrensel temalar "kıskançlık" "kötülük" "hırs" ele alınıyor. Bir söz vardır: Nazar insanı mezara, deveyi kazana sokar diye. Aynı şeyi bu duygular için de söylemek mümkün... İnsanı mezara soktukları muhakkak... "Göründükleri gibi olmalıdır insanlar, Eğer değillerse göründükleri gibi, İnsan değil, şeytandırlar." (s. 69) Mevlana'nın çok sevdiğim bir sözü var, bilirsiniz: Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol. Oysa kullandığımız sosyal medya hesaplarında bile olduğumuzdan farklı görünmek için nice çabalar harcıyoruz. Sahi, ne uğruna? Azizim, insanlar göründükleri gibi değil. Bütün çabaları da öyle olmama yolunda. Othello gibi bir son mu gerek bunun yanlış olduğunu anlatmak adına? Bu uğurda yananlara değil de, onların yaktıklarına yanıyor yüreğim. Ah zavallı Desdemona... Ne gemiler yaktın, yanacağın bir adam uğruna.
kamera
Othello
Shakespeare'in okunası eserlerinden... En son
kamera
Uğultulu Tepeler
'i okurken sinirlerim yıpranmıştır bu eserde olduğu gibi belki de. Hep derim: Shakespeare okumadan ölmeyin. Bir tiyatro değil, çok daha fazlasını bulacaksınız. Benden bir "okur tavsiyesi" Kitaplı günler dileklerimle... (İncelemeyi okuduktan sonra Othello'ya haksızlık ettiğimi düşünenler olabilir. Ona da olabildiğince üzüldüm ama yaptığım tamamen bilinçli bir tercihtir. Eğer birilerini dinleyip onların düşünceleriyle dolacaksan, buna en yakınından başlamalısın. Yargısız infazlar hep benzer sonuçlar doğurmuştur.)
kamera
Othello
yildiz
8.6/10 · 13,5bin okunma
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
288 syf.
·
3 günde
·
9/10 puan
Yüreğiniz dayanacaksa okuyun! /İnsan üzüntüden nasıl ölmüyor anlamıyorum!
Ah, Yüreğim zor dayandı satırları okurken... Adım adım şahit olmak çok zor bu acıya. Hele bunu bir günlük vasıtasıyla yapmak...
kamera
Yaşar Kemal
'in
kamera
İnce Memed
eserinde çok anlamlı bir cümle geçer: "Demir olsam çürürdüm, toprak oldum dayandım." Anca toprak olmak lazım dayanmak için. Her şey ne güzel başlamıştı oysa... Pırıl pırıl hayaller vardı, tertemiz! Eserin o günlerden başlaması daha çok zorluyor yüreği. Güzel giden her şey bir gün alt üst olabiliyor. Hiç beklemediğin anda. Bir kız çocuğu düşünün, henüz 14 yaşında. Hayatının baharı bile diyemeyeceğimiz bir dönemde. Kabul olmasını en çok istediği dua: "Ama Allah'ım, senden istedi­ğim tek şey ailem benden önce ölmesin yoksa dayanamam. Lütfen Allah'ım." (s. 73) Ve en acısı, bu duanın bir gün gerçek olması... Bir baba düşünün, acılar içinde, Öyle bir hayat ki şu dizeleri yazdırıyor: "Sabahları Hasta uyanmanı istiyorum. Hastaysan eğer Yaşıyorsun demektir."
kamera
Burçak Çerezcioğlu
Mavi Saçlı Güzel Kız! O birkaç yıllık süreci adım adım yaşadım seninle! Günlüğünde geçen şarkıları açtım eseri okurken, günlüğünden geçen filmleri izleme listeme aldım. Öyle güzel, öyle cesur meydan okuyordun ki hayata, küçük şeyleri dert edindiğim için kendimden utandım! Hayata bakış açımı değiştirdi kurduğun birçok cümle. "Değerini bil her şeyin. Çünkü insan ancak kaybedince anlıyor bazı şeylerin değerini." (s. 114) Değerini bilerek yaşamak gerek her anı. Senin gibi, cesurca! Ve eminim 16 yıllık ömrüne birkaç hayat sığdıracak kadar değerini bildin birçok şeyin. Okurken bir hata yaptım! Ben yaptım, siz yapmayın yoksa yüreğiniz dayanmaz! YouTube'dan Burçak Çerezcioğlu'na ait ne bulduysam izledim. Gözlerim dola dola izledim! Benden daha olgun, benden daha cesur, benden daha çok şey yaşamış, uzun saçlarını kaybetse de inancını kaybetmemiş bir yürek öyle güzel dersler veriyordu ki... Henüz daha hastalığı ortaya çıkmadan bir dileği daha vardı: "Keşke ben öldükten sonra bu günlükle ünlü olsam." (s. 42) Bazı duaların gerçeğe dönmesi öyle acı ki. Okuduğum eser 82. baskı. Şimdi milyonlar tanıyor seni. Milyonlar senin için gözyaşı döktü. Birçok sanatçı kampanyalar düzenledi adına. Ama daha farklı şekilde, -oyuncu olma hayalin vardı mesela- tanımayı o kadar çok isterdik ki... Bazı yerlerde kendi "el yazısı" var. Oraları okumak daha acı... "Felaket. Galiba şu anda felç geldi bana. Hissetmiyorum. Allah'ım yardım et bana. Ne olur, korkunç bir şey bu." (Kemoterapi etkisiyle geçici felç geçirdiği bir an...) Bir ölüme an an şahit olmak en çok ailesi için zor olsa gerek. Burada bizim kanımız bile damarlarımızdan çekilirken... "Bazen kendimi ruhu alınmış mermer heykellere benzetiyorum, vursalar, kurşunlasalar işlemeyecek bir heykele." (s. 94, annesi...) "Bu kötü rüyadan kızımla beraber uyanmak istiyorum." Bazı şeyler başımıza gelmeden sanki hep başkalarının başına gelebilecek şeyler gibi düşünüyoruz. "Şu anda hastane odasındayım. Biliyor musun hastalığım neymiş? LÖSEMİ. Yani kan kanseri. İnanamıyorum. Ben kanserim. Hep başkalarında duyardım ve içim cız ederdi. Ne kötü, ölecek herhalde diye düşünürdüm. Oysa şimdi ben ölecek miyim?" Eser fotoğraflar ve gazete haberleri ile desteklenmiş. Bir hayat gözünüzün önünden geçiyor sayfa sayfa. Elinizi uzatıyor ama dokunamıyorsunuz. Tam bir şeyler iyiye gidecek gibi oluyor: "Eminim "hey". Çünkü bundan eminim. Ben çok sağlıklıyım." Sonra kaçınılmaz sonun adım adım yaklaştığını bildiğiniz için bundan da nefret ediyorsunuz. İlk anda umut, hayat dolu olması kurtarmıştı Burçak'ı. Böyle olmamalıydı... "Tam bir ay sonra, 11 mayıs 1995'te, on altıncı doğum gününe dört gün kala (ailesinden kimsenin ölümünü görmeden...), mavi saç­larıyla, sonsuzluğa kavuştu." Bu kadar etkisinde kaldığım bir eser hatırlamıyorum. Çok "günce" okudum ama böylesini görmedim. Kıymetli bir arkadaşımdan ödünç alıp okumuştum ama yapacağım ilk şey gidip kendime de alıp kitaplığımın en güzel yerine koymak olacak. Hayata tutunma çaban bana çok şey öğretti. Cesurluğun, mücadelen. Senin gibi pozitif bakabilmeyi, hayallerimin peşinden koşabilmeyi ne çok isterdim. Şu andan itibaren sana çok şey borçlu olacağım Burçak. Herkese tavsiye ederim diyemeyeceğim. Yüreğiniz dayanıyorsa okuyun. Hele benim gibi akrabalarınızdan birini lösemiden kaybettiyseniz okumadan bir kez daha düşünün derim. Bazı kitaplar yarken, bazıları yara olabiliyor.
kamera
Mavi Saçlı Kız
yildiz
8.4/10 · 9,6bin okunma
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
268 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.
;