fatma
ucnokta_yatay-1
TAKİP ET
fatma
@Oguz_Atay__
v4_retweet_dolu
fatma
tekrar paylaştı.
559 syf.
·
11 günde
·
Beğendi
·
10/10 puan
Okuduğum incelemeler beni tatmin etmediği için yazdım.
Kitabın en az %90’ı
kamera
Sabahattin Ali
’nin yazdığı mektuplardan değil, Sabahattin Ali’ye yazılan mektuplardan oluşuyor. Tabii bu durumda, “…mektuplaşmalarını okuyoruz,” demek yanlış olur. Kitap, 1922-1948 yılları arasında ki -
kamera
Nazım Hikmet Ran
, Esat Adil Müstecaplıoğlu, Mehmet Ali Aybar, Mehmet Ali Cimcoz,
kamera
Aziz Nesin
, Melahat Togar (Melahat Kemal), Ayşe Sıtkı İlhan,
kamera
Hüseyin Nihal Atsız
, Cemal Kutay, Samim Kocagöz,
kamera
Pertev Naili Boratav
; Sabahattin Ali’nin ailesi, arkadaşları ve öğrencileri- Sabahattin Ali’ye yazılan mektupların derlemesidir. Kitapta Sabahattin Ali’nin yazdığı sadece 52 mektup mevcut. -Ki bunlardan 37 tanesi eşi Aliye’ye yazdığı mektuplardır. Kitabı okurken kurgusal bir şey beklememek gerekir; çünkü o zamanlar iletişim kurmak için yazılmıştır. “Bir yazarı, ancak o yazarın kendi sözcükleriyle okumak gerek. O sözcükler her şeyi içeriyor.” der bir kitabında
kamera
Tezer Özlü
Biz ne kadar Sabahattin Ali’nin mektuplarını okuyamasak da, ona gelen mektupları okuyabiliyoruz. O yüzden yazara yazılan mektupları ya da yazarın yazmış olduğu mektupları ve günlükleri yazarı daha iyi tanımak için okumamız gerekir. Tabii yazarın bütün eserlerini okuduktan sonra okumanızı öneririm. Mektuplarda, arkadaşları sık sık Sabahattin Ali’nin öykülerinden, romanlarından ve şiirlerinden bahseder. Sabahattin Ali’nin yazdığı mektuplar da olsaydı eğer, karşılıklı oturup sohbet ediyorlarmış gibi hissettirecek olan içten mektuplardır bunlar. Melahat Kemal, bir mektubunda Sabahattin Ali’ye kızdığından dolayı sevimli hakaretlerle başlayıp hikâyesini överek bitirdiği mektup gibi içten. Pertev Naili Boratav’ın mektuplarında Sabahattin Ali’ye “Sabahçığım” diye hitap etmesi kadar içten. Nâzım Hikmet’in, “Senin roman Ulus’ta mı çıkacak? Eğer ulus gazetesinde çıkacaksa rica ederim bana muntazaman, tefrika halinde yolla. Dehşetli merak ediyorum. Kitap halinde çıkmasını beklemeye tahammülüm yok.” (s. 358) diyerek sabırsızlığını belli edecek kadar içten. Öğrencilerinin, kendilerine mektup göndermediği için gücendiğini yazacak kadar içten. Bunun yanı sıra, mektupları tarihler arasında ayırdıklarından dolayı her tarih başında o yıl olan önemli bilgiler yer alıyor. Mektuplarda o günün şartlarını görmek, hissetmek mümkün. Yeni Dünya gazetesinin çıktığı zaman yazılan mektuplara ve Aziz Nesin ile çıkardığı Markopaşa’ya dair Aziz Nesin’in yazmış olduğu mektupları da okuyoruz. Büyük ihtimal çoğu kişinin merak edip bakmadığı bir şeye baktım.
kamera
Canım Aliye, Ruhum Filiz
’de yer alan mektupların hepsi bu eserde yer almıyor. Eşi Aliye ve kızı Filiz’e yazılmış olan mektupları okumak istiyorsanız eğer Canım Aliye, Ruhum Filiz’i okumanızı öneririm. Bu eserde yer almayan mektuplar: • 15 Şubat 1935 • 20 Mart 1935 • 26 Mart 1935 • 03 Nisan 1935 • 22 Nisan 1935 • Canım Aliye, Ruhum Filiz’de 45. sayfada yer alan tarihsiz mektup. • 11 Mayıs 1935 Bu tarihler ise Aliye’ye yazılmış olan mektupların yer aldığı ama Filiz’e yazılan mektupların yer almadığı tarihlerdir. • 18 Temmuz 1944 • 01 Aralık 1947 • 07 Ağustos 1944 • 08 Aralık 1947 • 13 Kasım 1946 • 19 Aralık 1947 • 26 Kasım 1946 • 10 Ocak 1948 • 14 Kasım 1947 • 13 Mart 1948 Sadece iki mektup ise farklı tarihlerde basılmış. Bunlardan biri Canım Aliye, Ruhum Filiz’de 1947 yılı olarak, bu eserde ise 1948 yılı olarak basılmış. (s. 115 = s. 543) Diğer mektup ise Canım Aliye, Ruhum Filiz’de 15 Nisan 1935 yılında basılmışken, bu eserde 25 Nisan 1935 yılı olarak basılmış. (s. 31 = s. 290) İncelemeden çok bilgilendirme gibi oldu, ama olsun. Son olarak: Melahat Kemal bir mektubunda, “Ne yalan söyleyeyim içimde bir his var: Kıymetli bir arkadaş kazandın. Sabahattin büyük adam olacak diyor.” (s. 39) diye yazar. Sabahattin Ali çok büyük bir adam oldu, ama aynı zamanda hep genç kalmayı başardı…
kamera
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
v4_retweet_dolu
fatma
tekrar paylaştı.
118 syf.
·
16 günde
Beauvoir serüveni
Ön uyarı: Kitaba has bir inceleme yapmayı gerek duymadım, kendimce en net inceleme olarak da Uğur de Molinari okurunun incelemesini görüyor ve salt bu kitap için o incelemeyi okumanızı rica ediyorum. Ben ne yapacağım? Size Beauvoir serüvenimi anlatacağım. Bunu yapmak benim için daha tatmin edici olacak çünkü. Sonuna kadar okuyacak olanlara şimdiden teşekkür ederim... 2019'un Ocak ayında bir genç kadınla tanıştım. Alımlı bir güzelliği, süreklilik arz eden kendinden emin bir tavrı, bilinçli bir şekilde ona haz veren şımarıklığıyla etrafta gezinmeyi ve ön planda olmayı seven biriydi karşımdaki. "Bir şeyi sevmedim mi, onu gördüğüm zaman tüylerim diken diken olur, işi kusmaya dek götürürdüm. Ama sevdiğim şeyi de, bir tutku, bir saplantı haline getirirdim." ifadesi zihnime kazınan ilk özelliği olmuştu. Ayrıca onu dinlemeye devam edişimin ilk sebebi... Sonrasında ailesini tanımaya başladım, özellikle annesini. Tabi onun gözünden. Annesine olan yaklaşımlarını dinlerken aynaya bakıyormuş gibi hissediyordum ki, sonrasında o da aynasının önünde bulurdu kendisini. Kırılgan fakat savaşı konusunda inatçıydı bu genç kadın, gerekirse karşıdakine tekme atacak kadar da pervasız ve gözü çevikti. Onun erdem, ahlak, saygı kavramlarıyla kendine has ilk izlenimlerini anlamaya çalıştım, dinledim, dinledim. Ben dinledikçe o durmaksızın gelişmeye, büyümeye ve en nihayetinde mükemmelliğine ulaşmaktaydı adım adım. Hayran bakışlarım ise onun kendine güvenen duruşu üzerinden bir an olsun ayrılmıyordu. Fakat henüz onun gölgesi olacağımı bilmiyordum... Burada konunun daha iyi anlaşılması için kendimle ilgili ufak bir bilgiyi vermem gerekiyor. Hayatımdaki kritik dönemlerimden birini on iki yaşımda yaşamışımdır. O zamanlar iyi ve kötü benim için temel iki kutuptu yaşamdaki. İyi ve kötü diye sınıflandırmak kadar basite ve temel bir düzleme indirgemek işimi kolaylaştırır diye düşünürdüm, kendimi din kurallarıyla boğuşurken bulmuştum fakat sonra. Her bir dinsel bakışın bana eksik kalacağını evet biraz geç fark ettim, yeterinden fazla uğraştığımı sonrasında haykırmak için belki de, evet belki tek bunun için bile yapmış olabilirim bunu. Ayrıca buna sanırım Tanrısal Öngörü kitabının incelemesinde de değinmiştim, her neyse. Sonra ne mi oldu? Bu genç kadınla aynı yoldan geçtiğimizi gördüm, şöyle demişti bir gün: "iyilikle kötülük arasında alevden bir bıçak sırtı gibi kesin ayrım vardı. Hiçbir zaman iyi ile kötünün karşı karşıya geldiğini görmemiştim." Bunu duyduğumda hafif bir gülümsemiştim ve gülümsediğim zaman bu söylediğiyle ilgili pek az şey biliyordum fakat o benim gibi değildi. En başta da demiştim, kendinden emin oluşunun iflah olmaz bir sürekliliği vardı. Kuşku ile henüz tanışmaya zamanı vardı kendisinin, beklemeliydim. İnanılmaz yetenekli bir gözlemciydi, bir köşede oturup ailesinin davranışlarını bir bir incelerdi, kendini her zaman bir adım geride tutardı onlardan. Uzaktanlık bir ölçüde ona kendisinin ifade ettiği gibi özgürlük hissiyatı verirdi. Sonradan bununla ilgili şöyle söyler kendisi: "ahkam keserdim". Zevkliydi onun için bu, çok zevkliydi, yapacaklarının da çıkış noktasıydı tabi ki. Beklediğim yavaş yavaş gerçekleşmekteydi bu arada, emin olduğu yargıların zihninde çözümlenişini, parçalanışını sırası geldikçe şaşırtıcı bakış açısıyla itiraf ediyordu, bir bir... Yine burada kendi dediğini iliştirmekte fayda var: "Yetersizliklerimi farketmek, pek hoşuma gidiyor sayılmazdı. Her konuda ben en üstün olmak isterdim." Bunu söyledikten sonra bakışlarının sanki bana çevrildiğini hissetmiştim, peki ben kendi yetersizliklerimi düşünmüş müydüm? O bakışlarda ilk başta fark edilmeyecek bir kurnazlık vardı, yine pervasızca fakat bir o kadar zihinsel bir tasarıyla bütünleşmiş vaziyette... Kendisini okuyan beni ve diğerlerini nereden yakalayacağını daha en başından biliyordu. Yakaladığı anda da vurmaktan geri kalmıyordu. Onun karanlığına da soktum kendimi, gençliğine onunla beraber yer yer sitem ettim olgunluk çağına geldiğinde ve henüz bir sonraki adımlarının da neler olacağını kestiremiyordum. Tahmin edilemezdi ve böyle oluşuna hayrandı, istediği o uçarılığı yapmaktan geri durursa kendisiyle anlaşmazlık çıkabilirdi yoksa. Yalnızlığı, sessiz yalnızlığıma gelmiş en büyük lütuftu fakat yine ne yazık ki bunların farkında değildim henüz Neyse ki bu konuda yanımda o da vardı, o da henüz ne yapacaklarının farkında değildi. Zaman geçtikçe başarısızlıklarıyla karşılaştı durdu ve tüm bunların sonucunda insanın yaşamının nihai hedefinin kendinin özgürlüğünü inşa etmek olduğunu net bir şekilde gördü. Kendini tanıma, kendiyle kalma ve sürekli olarak kendine dönük olma serüveninde yazmayı da hiç bırakmadı. Kendi de rahatlıkla söyleyebiliyordu ki: o bireyciydi, her şeyin önüne "birey" i koymak için haklı ve somut verileri de oldukça başarılıydı. Fakat ne yazık ki feminist "kimliğinin" bireycilik düşüncelerinin ve yaklaşımlarının ne yazık ki önüne geçtiğini o da sonradan fark edecekti, bu tipik bir sorundu onun için. Aşılamayacak bir şey de değildi, çünkü kendisini ne kadar başarılı izah ettiğinden hiçbir zaman kuşku duymadı. Feminist kimliği, onun kişiliğinde bir damla su gibiydi sadece... Hayatında en çok zevk aldığı anların masa başında geçirdiği anlar olduğunu şimdi bu sefer ben kendimden emin olarak söyleyebilirim, çalışması hiç bitmeyecekti onun, bitmemeliydi de. Bunun için varolmaktaydı. Varoluşu ile işleri birbirine kenetlenmişti kendisi tarafından, sıkı sıkı. Peki en büyük motivasyonu neydi bunun için? Kendi ve diğer birçoklarının özgürlüğü. Özgürlüğün gerçekleştirilecek bir şey olduğu konusundaki düşüncelerini bizatihi kendi eylemleriyle yaşamın içerisine sokuyordu. O artık, Simone de Beauvoir olmaya son derece yaklaşmıştı. Bu dediklerimi Beauvoir'ın söylediğiyle yine birleştirmeliyim: “Ama özgürlük ile varoluş arasında somut bir bağlantı olduğu da unutulmamalıdır: insanın özgür olmasını istemek, varoluşun olmasını istemek demektir, varlığın varoluş sevinci içinde açığa çıkarılmasını istemek demektir." Peki bundan başka neler mi var, neler mi yaptı veya neler mi düşündü? Hepsini ben anlatamam çünkü hepsini benim anlatmam demek Beauvoir'a saygısızlık demektir, onu kendisinden dinlemenizi, onu dinlerken kendinizi dinlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum. Her zaman şiddetle ve herkese. Sen kadınsın, özellikle senin okuman gerekir dememeli. Sen erkeksin, özellikle senin şu noktayı okuman gerekir de dememeli. Beauvoir bireyciydi her tanımdan önce, kadın ve toplumsal cinsiyetle çok sonradan tanıştı. Fakat okur, onun kitabını feminist oluşuyla okuma hatasına sık düşüyor. Bu hatayı bir nebze olsun kırmak için kendimce bunu yazmak istedim. Onu tanımanızı çok istiyorum, tanıyın ve tanıtın ki Beauvoir hep aramızda kalsın.
kamera
Simone de Beauvoir Aramızda
kamera
Julia Kristeva
ucnokta_yatay-1
yildiz
7.7/10 · 46 okunma
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
6,7bin öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.
;