"Elleri arkadan kalın, tırtıklı bir sicimle bağlı; ip bileklerini kesiyor. Gözü siyah bir bezle kapatılmış. Sokağa, durgun, pis bir suyla dolu hendeğin kenarına diz çökmüş, başı omuzlarının arasından sarkıyor. Çakıl taşlarının üzerinde öne arkaya sallanırken, dizleri sert zemine sürtünmekten kanıyor. Vakit akşama yakın; çakılların üzerindeki uzun gölgesi öne arkaya deviniyor. Duyulur duyulmaz bir sesle, bir şeyler mırıldanıyor.
Yaklaşıyorum. Bin tane olsa, yine, diyor. Senin için bin tane olsa yakalarım. Öne arkaya uğunuyor. Başını kaldırıyor. Üst dudağında belli belirsiz bir yara izi.
Yalnız değiliz.
Önce namluyu görüyorum. Sonra da, onun arkasındaki adamı. Uzun boylu; çizgili bir yelek giymiş, siyah bir türban takmış. Yere, gözleri bağlı erkeğe bakıyor; gözlerinde engin, mağaramsı bir boşluktan başka hiçbir şey yok. Bir adım geri çekiliyor, tüfeği kaldırıyor. Namluyu, diz çökmüş adamın ensesine dayıyor. Solan güneş ışığı bir an madene vuruyor, kısacık parlıyor.
Tüfek sağır edici bir çatırtıyla gürlüyor.
Namlunun ucundan geriye, kabzaya doğru bakıyorum. Kıvrılarak yükselen dumanın gerisindeki adamın yüzünü görüyorum. Çizgili yelekli adam, benim."