İnsanı asıl tüketen şey, bedenen çalışmak değil; iç dünyasıyla dışarıya yansıttığı yüzü arasındaki o uçurumdur. Birine öfke duymak, kırılmak ya da sadece "yeter" diye bağırmak isterken; nezaket kuralları, profesyonellik veya kaybetme korkusu nedeniyle yüze sahte bir gülümseme yerleştirmek ruhu yavaş yavaş aşındırır. Bu durum, psikolojide "duygusal emek" olarak adlandırılır ve kişi, kendi gerçek duygularını bastırıp başkalarının beklediği maskeyi taktıkça, içten içe bir kimlik erozyonu yaşar. Sonuçta ortaya çıkan tükenmişlik, aslında dökülemeyen yaşların ve atılamayan çığlıkların omuzlara bindirdiği o görünmez, ağır yüktür.