Biz “sonra” takıntılı bir dünyada yaşıyoruz.
Mezuniyetten sonra, terfiden sonra, projeden sonra, birkaç kilo verdikten sonra, doğru insanı bulduktan sonra…
Ancak o zaman, diyoruz kendimize, hayat gerçekten başlayacak.
Ama günler yıllara dönüşüyor ve o “sonra” hep biraz daha uzaklaşıyor — ulaşamadığımız bir hayal gibi…
İşte bu, Ertelenmiş Hayat Sendromu’nun özü:
Gerçek hayatımızın gelecekte bir yerde bizi beklediğine dair bir inanç.
Bu, hırs kılığında gizlenen ince bir kendini aldatma biçimi asliında…
Şimdinin zarafetini, kusursuz bir “bir gün” hayaline satıyoruz.
Sanki neşe izin gerektiriyormuş gibi, huzur kazanılmak zorundaymış gibi yaşıyoruz…
Psikolog V. P. Serkin (1997) bunu, gerçek yaşamı sürekli mükemmel koşulların geleceği bir zamana ertelemek eğilimi olarak tanımlamıştı.
Verimliliğin yeni bir erdem sayıldığı çağımızda, dinlenmek bile suçluluk duygusu yaratıyor; mutluluk ise yapılacaklar listesine eklenen başka bir görev haline geliyor.
Peki ya beklediğin hayat zaten buysa?
Sabah kahvenin kokusu, battaniyendeki yumuşaklık, yoldan geçen birinin gülümsemesi — belki de ertelediğin mutluluğun küçük parçalarıdır.
Mutluluk, başarının sonunda kazanılan bir ödül değil; günlük telaşın altında sessizce çalan bir müziktir.
Tek yapman gereken, o müziği dinlemektir.
Dur biraz.
Nefes al.
Hayatının “hazır” olmasını bekleme — çünkü o zaten burada.
Sevincini şimdi açığa çıkar: kusurlu, plansız ama canlı.
Çünkü gerçekten sana ait olan tek an, "bu" andır.