1000Kitap Logosu
Süha Demirel
Süha Demirel
Süha Demirel
TAKİP ET
Süha Demirel
@Onsraman
Lupus Dei Deist Homo Viator Lisztomania Heureux Célibataire Qui a peur de la philosophie?
Traducteur - ПЕРЕВОДЧИК - Translator - Çevirmen
YTÜ BDE / AÜ Felsefe
İstanbul
Rize/Artvin/Batum, 21 Ekim 1969
Erkek
306 okur puanı
29 Kas 2018 tarihinde katıldı.
351
Kitap
72
İnceleme
492
Alıntı
14
İleti
Tanıdığın kimse takip etmiyor
Ortak okuduğunuz kitap bulunmuyor
Sabitlenmiş gönderi
Süha Demirel
Gecenin Sonuna Yolculuk'u inceledi.
573 syf.
HERKES BU EŞSİZ ESERİ OKUSUN DİYE!
Louis-Ferdinand Céline’in “Gecenin Sonuna Yolculuk” Romanı ve “Yiğit Bener Çevirisi” Eleştirisi onsraman.files.wordpress.com/2014/06/cem-kanyar_... “Sonuçta savaş dediğiniz şey, anlamadığınız ne varsa odur.” Louis-Ferdinand Céline (Desen: Cem Kanyar) *** Gecenin Derinliklerine Bir Yolculuk: İlk Türk romanını kim yazdı diye sorulduğunda, 1870’lerde; Ahmed Midhat, Şemsettin Sami ya da Namık Kemal’di deriz. Ayrıca Mihailidis’in, Karamanlı Rum Türkçesiyle (Rumca harflerle) yazdığı “Seyreyle Dünya” da o yıllarda basılmıştır. Aslında Türkçe ve tarihteki ilk romanımızı Ermeni alfabesiyle 1851’de yayınlayan kişi bir Ermeni vatandaşı olan Vartan Paşa’dır. 19. yüzyıl Osmanlı ve Türk Edebiyatında, Yusuf Kâmil Paşa ilk roman çevirimizi, Fenelon’a ait olan Telemak’ı, Türkçeye, “Tercüme-i Telemak” adıyla çevirerek yapmıştır… İncelemesini yaptığım ve çevirisi Yiğit Bener tarafından yapılan Gecenin Sonuna Yolculuk (GSY) romanı, 2002 yılında YKY’de yayınlandı. GSY romanıyla Fransız edebiyatına, günlük konuşma diliyle argoyu sokan, asıl mesleği tıp doktoru olan yazarımızın gerçek adı Louis Ferdinand Auguste Destouches’dir (1894-1961). ‘Céline’ aslında yazarın babaannesinin adıdır. GSY’de yazar, Paris banliyösündeki bir muayenehanede çalışan, fukara doktoru olan gezginci Ferdinand Bardamu ile hayta kankası Robinson’un etraflarında bulunan herkesin yaşam öykülerini anlatır. Céline, romanlarının dilini “konuşan dil” olarak tanımlar. Romanın 2001 yılında, yüzlerce sayfalık el yazmaları müzayede yoluyla Fransız Milli Kütüphanesi tarafından satın alınmıştır. Bu el yazmalarını daha sonra, Paris’te bulunan Gallimard Yayınevi, epey yüklüce bir ödeme yaparak tüm basım haklarını satın almıştır. Yiğit Bener (1958 Brüksel-), akademisyen, yazar ve çevirmendir. Bener de Céline gibi Tıp eğitimi almıştır. Lakin eğitimini, 1980 kargaşa döneminde yarım bırakarak yurtdışına gidip uzunca bir süre orada yaşamıştır. Bener, GSY çevirisini toplam 2,5 yıllık bir sürede tamamlarken eş zamanlı olarak yazdığı kendi romanında, iç sesler ve kullanılan dil Céline’in sesi ve dili olmaya başlayınca yazmayı durdurup GSY çevirisi Temmuz 2002’de basıldıktan sonra romanını yazmaya devam etmiştir. Bu arada kendi romanındaki başkahramanın adı da Selin’dir (Yiğit Bener, Kırılma Noktası, 2006, Can Yayınları, 256 Sf.). Evrensel Hırtlığın Romanı: Céline, GSY romanını yazmaya –kayıtlara göre- 1929’da yani 35 yaşlarında başlar. 1932’de tamamlar ve yayımlatır. Yazar, hazırlık aşamasıyla beraber 50 bin sayfalık el yazması tutan bu romanı için uzunca bir süre ter döker. Birinci ve İkinci Dünya savaşlarını gören yazar, ilkinde cephedeyken ayağından ciddi şekilde yaralanıp ameliyat olmuş ve ayağında bir emare kalmıştır. Bu yara yüzünden ordu onu çürüğe çıkarmış ve göğüs göğüsse savaşmaktan yırtmıştır. Hikâyesi 1910-1930 arasında geçen romanın ilk yarısında, Bardamu’nun 1. Dünya Savaşı ile Afrika-Amerika gezileri; ikinci yarısında ise; Paris’e dönüşünü ve orada kemale erişi anlatılır. Yazarın kendi gerçek yaşamıyla örtüşen ve hayal ürünü olan birçok nokta vardır romanda. En büyüğünden bir isyan çığlığı atmaktadır Céline: “Ben konformist bir adam değilim” der. Bu isyanın altında üç ana ruh hali vardır: SAYGI – SAFLIK – KADERCİLİK. Kitabın genelinde de anarşist bir söyleme sahiptir yazar. Anarşizm ve Konformizmi çiftleştirip kendisi için yeni bir melez tür yaratmıştır Céline. O günlerin Fransa’sının kuralcı ve gelenekçi edebiyatın aksine, O, sokağın dilini, açık saçık küfürlü dilini tercih etmiştir. Başkahramanını dillendirirken: Konuşma Dili + Sokak Dili + Kaba Bir Fransızca = Céline’in alter egosu yani alt edebi benliği “Ferdinand Bardamu” hayat bulmuştur. Céline: “Savaş tüm kötülüklerin anasıdır” der. “Savaşlar, insanların tüm iyimserliklerini altüst eder”. Özellikle Bir ve İkinci Dünya Savaşları, tüm dünyada, Aydınlanma ve Devrim çağının, neredeyse beş yüz yıllık getirilerini yerle bir etmiştir. Céline, Bardamu’nun ağzıyla şöyle konuşur: “Adeta boş bir insan olmaktan hep ürkmüşümdür, yani var olmak için ciddi hiçbir nedenimin olmamasından.” Romanında, Avrupa’daki savaş illetini, Afrika’daki yoksunluğu, hem sömürgeci beyazların hem de zenci halkın ne enayi olduklarını, Amerika’nın ise; ne derece büyük vahşi kapitalist bir makine olduğunu anlatır. Afrika’da ve Amerika’da çok kısa süreler kalır. Gerçek hayatta Amerika’ya, çalıştığı Birleşmiş Milletler Sağlık Teşkilatı adına gözlemci olarak gidip Ford’un fabrikasını ziyaret etmiştir. Ama romanda, bu fabrikada rondela vagonlarını itekleyen bir işçidir. Bir Céline uzmanı olan akademisyen Henri Godard, Céline’in Fransız roman dili üzerinde yaptığı büyük devrimi savlarcasına şöyle demiştir: “En kalıcı devrimler dil ile gerçekleştirilmişlerdir.” Céline’in GSY’deki kahramanları, gerçek sokaklardaki insanlar gibi konuşurlar. Céline kişiliği gereği; benmerkezci-sosyopat, çıkarcı, bencil bir hergeledir. Özellikle de bir Yahudi düşmanı, antisemit bir ırkçıdır. Çağdaşları Malraux, Sartre, Gide, Aragon ve Camus ile bu yüzden çok kapışırlar. Özellikle de Camus ve Sartre’ın Libération gazetesi üzerinden direkt Céline’i hedef alan ahlak ve edebi seviyesi oldukça düşük makalelerine, Céline de aynı seviyede ve sertlikte, Fransa dışından, 1942-1947 arası hapis ve sürgün hayatı yaşadığı Almanya ve Danimarka’dan (Baltık sürgünü esnasında) cevap verir. Bu it dalaşı yıllar boyu sürer. Céline: “Her alanda asıl yenilgi unutmaktır. Özellikle de sizi neyin gebertmiş olduğunu unutmak, insanların ne derece hırt olduklarını asla anlayamadan gebermektir!” der. Bardamu, Amerika’dan Paris’e geri dönüp tıp eğitimini tamamlar ve doktorasını verir. Clichy’de Garenne-Rancy’de bir muayenehane açar kendine. Çok sevdiği o meşhur kedisinin isim babası –habisli tifodan 7’sinde ölen- küçük oğlan çocuğu Bébert ile burada tanışır. Mahallenin tüm yoksullarına vizite ücreti al(a)madan uzunca bir süre hizmet verir. Evdeki koltuk-kanepesi, gramofonu, plakları ve bisikleti rehinciye gidince kiralarını ödemek adına, artık dayanılmaz noktaya ulaşır ve devlet dispanserinde doktorluk yapmaya başlar. 1931’de dispanserin sekreterine elli bin sayfalık el yazmalarını daktilo ettirir. Günümüzdeki yayıncısı Gallimard ve diğer büyük yayınevleri kitabını o günlerde basmak istemezler. Céline, yayınlatacak birini bulur (yayıncı Robert Denoël; aslen Fransız olan editör, 2 Aralık 1945’de Paris’te uğradığı silahlı saldırı sonucu öldürülmüştür) ve 15 Ekim 1932’de GSY basılır. Epey sükse yapar ve çoksatar ilk romanı. Lakin 1934 sonrası yazdığı, kendi deyimiyle paçavralar, ırkçı söylem içeren Yahudi düşmanı deneme-makale vb. yazıları yüzünden çok tepki alır. 1941 yılına geldiğimizde, Fransa’nın lider koltuğunda, Hitler yanlısı-yandaş Vichy Hükümeti vardır ve Céline’in tüm kitapları kapış kapıştır. Ama bu zevk-ü sefa yılları 1942′de, Céline’in öldürülme korkusuyla Baltık diyarına kaçmasıyla 5-6 yıllığına son bulur. Romanda, Bardabu, sevgilisi Molly ile konuşurken aklından geçenler Céline’nin bir kaçış edebiyatçısı olduğunun itirafıdır (Molly aslında, romanını adadığı Amerikalı dansçı kız Elizabeth Craig’tir; Craig, Céline’in gerçek hayatta da ilk eşidir): “Ona hak veriyordum. Hatta beni yanında tutabilmek için sarf ettiği bunca çabadan ötürü utanıyordum bile. Sevmesine seviyordum onu, elbette, ama o marazi takıntımı daha çok seviyordum, o her yerde kaçma arzusunu, bilmem neyin peşinden giderek, salakça bir kibrin etkisiyle olsa gerek, bir nevi üstünlük inancıyla” “Edebiyat, insan ruhunun keşfidir” den hareketle; Céline’in romanı irrite edici, leş, kokuşmuş, inatçı, huysuz; diğer yandan da iç gıcıklayıcı, neşeli ve pıtır pıtırdır. Céline asla bir devrimci olmamıştır. Dünyayı daha iyi bir yer haline getireyim çabasında bir nihilist te değildir. Onun derdi düzeni yaratan insanlarladır. O, yirminci yüzyıl romanının en büyük biçemcilerinden biridir. Çeviriye Dair: Çevirmenin yazara aşkı genelde platoniktir. Önce âşık olur yazara. İdealindeki aşkı yakaladığında artık kendisi yazar olur. Yazara da ihtiyacı kalmaz. Çevirmen Şadan Karadeniz’in dediği gibi: “Çevirmenle çevirdiği metin arasında bir tür ‘symbiosis’ oluşur.” Çevirmen yazara evirilip dönüşür. Aynen Kafka’nın “Değişim” inde, Gregor Samsa’nın bir böceğe dönüşmesi gibi. Bener ve Céline’in hekimlik geçmişleri, ikisinin de edebiyatçı olmaları bu dönüşümü daha da kolaylaştırmıştır. 2002′de GSY çevirisi ilk yayınlandığında birçok kafadan ses çıkar. Suya sabuna dokunan pek ciddi ve detaylı eleştiri de yoktur! Benim incelediğim eleştiriler Vivet Kanetti, Ömer Egi ve rahmetli Yıldırım Keskin’inkiler. Kanetti ve Egi, Bener’in Sonsöz’üne takılıp, yapmasa daha iyi olurdu diye eleştirmişlerdir. Keskiner ise; baltayı taşa vurmuştur! Kitabın adının “sona” değil de “uca yolculuk” olması gerektiğini söylemiş ve kanımca kritik bir hataya düşmüştür. Ayrıca Céline’in antisemit olduğuna dair Henri Godard’ın Türkçe çeviri romana yazdığı önsözde buna hiçbir vurgu yapılmadığı eleştirisini getirir. Bener, bunların tamamına, altına imzamı koyabileceğim, delilli-ispatlı yanıtlar vermiş ve gelen eleştirileri kolaylıkla savuşturmuştur. Her şeye karşın, kim ne derse desin, Bener, usta işi bir çeviri yapmıştır. Çevirisinin, kanımca, aksayan yönleri de var. Her çevirmen, metnini çevirirken kendi kararlarını alır, doğru veya yanlış. Hiç kimsenin bir çevirmene “onu değil de şunu kullanmalıydı, bu şekilde doğru olurdu” deme hakkı da yoktur! Ama yine de bu, çevirmenlerin yapıtlarının eleştirilmeyeceği anlamına gelmemelidir. Bundan hareketle, gözüme çarpan bazı çeviri sıkıntılarını aşağıda sizlerle paylaştım. Aslında sıkıntı değil de, Bener, metni çevirirken Céline’e dönüştüğü için bazı hafif lakırdılara bile bazen ağır bir argoyla karşılık vermiştir. Hemen tüm metinde, Bener, Türkçe sözcük tercihlerinde, toplumun yaşça ileri kesiminin bildiği ve sıkça kullandığı, genç kesimininse bihaber olduğu ağdalı sözcükleri tercih etmiştir. Ayrıca çevirmen, dipnotlarında da belirttiği gibi, Céline’in kendi uydurma özel isimlerine (neolojizm) yine kendince uydurma karşılıklar vermiştir. Bener’inkiler yanlıştır demiyorum elbette. Yine de Bener’in bulduğu karşılıklar yeterli ve eğlencelidir. Çeviri metnine kuramsal bir bakış atarsak; her ne kadar Bener, çeviri kuramlarına yürekten inanan bir kişi olmasa da, kendisinin yazılı çeviri üslubunu, ister istemez konferans çevirmenliği yönü de etkilemiştir. Çevirmen Bener’in “Erek Dil” kaygısı bu yüzdendir. Zira Bener’in esas uzmanlık alanı olan konferans çevirmenliğinde hedef, anlamı erek kitleye aktarmaktır. Bu hem hedef dilden kopuşu gerektirir hem de eşzamanlı bir süreç içinde yapılması gerekir. Zaten bu yüzden Fransızcası “interprétation de conférence” dır, “traduction de conférence” değildir. Özetle tüm çeviri metninde tek bir kuram hâkimdir: Gideon Toury’nin “Erek–Odaklı Çeviri Kuramı”. Bener, en doğru yolu seçerek bu çeviri metnini, Türk okuyucuların takdirine sunduğunu çok iyi bildiğinden, olası şikâyet ve eleştirilerden de kaçınmak adına, erek dilin okuyucusunun anlayacağı şekilde çeviri yaparak onların dilinde kullanılan hemen tüm eski-yeni sözcükleri kullanmıştır. 30 yaş altındakilere bu eski sözcükler çok hitap etmese de, 50 yaş ve üstü Türk okuyucusuna hemen hiç yabancı gelen sözcük yoktur. Bazı çok zorlama –Fransızca sözcüklere Türkçe- karşılıklar vardır metinde. Bener’in haklı olarak, 1930’ların ortamında yazılan bir metni, 21. yüzyıl okuyucusuna, o eski zamanın tadıyla ve konuşma diliyle vermek gayretkeşliği ağır basıyor çeviride. Bu durum metnin genelinde olsa da özellikle sayfa 466-486 arası Dr. Baryton ile Dr. Bardamu’nun yaptıkları derin konuşmalarda yoğun şekilde görülen çok eski sözcükler (Arapça-Farsça) benim okuma akışımı sekteye vurdurdular. Bununla beraber, Türkçede kullanılan bazı çok yeni sözcükler de var metinde ve zıtlık yaratıyorlar. Céline’in kullandığı Fransızca sözcüklerde, o güne dek kullanılmayan ifadelere, sözcük kalıplarına, yeni sözcüklere rastlıyoruz. Bener yine de Türkçeyi zorlayarak yazarın üslubuna sadık kalmıştır. Çünkü aynı zorlamalara, yeniliklere, artık kullanılmayan sözcüklerin edebi dile sokulmasına Céline’de de rastlarız ve romandaki argo yaşayan bir argo değil, kurmaca, yazar tarafından gerçeğine en yakın biçimde oluşturulmuş bir argodur. Bener de bunu mümkün olduğunca yapmaya çalışmıştır. Çeviride Aşırı Zorlama (ÇAZ) ve Eski/Yeni Sözcüklerin [EYS] Bir arada Kullanılıp Zıtlık Yaratmasına Örnekler: kıyın, kıyın [zulüm] (sf225) [ÇAZ] delişmen [güçlü, hareketli] kentin içinde (sf227) [ÇAZ] addedilmelidir [EYS] (sf240) onulmaz [iyileşmez] bir melankoli (sf244) [EYS] büyük çapaçul [düzensizlik] uyarıcılara (sf256) [ÇAZ] kostaklanarak [zarif, kibar] geldiğini (sf258) [ÇAZ] daha önceden de ayrımsamıştım [EYS] (sf262) umumhane [‘kârhane’ tercih edilebilirdi] (sf266) [ÇAZ] oraya buraya siymeyi [sataşmak; kedi-köpek işemek] tercih ediyor (sf286) [ÇAZ] aracını pey [avans] sürüp (sf253) [ÇAZ] anne de köseğini [ucu yanık odun] sallar (sf297) [ÇAZ] duhuliye [giriş ücreti] resmi gişelerinde (sf325) [ÇAZ] sölpük sölpük [gevşeyip kendini koyuvermiş] sarkıyorlar (sf332) [ÇAZ] bir düşük vakası süreğenleşiyordu [müzminleşmek] (sf335) [ÇAZ] (SD: “sürüp gidiyordu” veya “uzayıp gidiyordu” denebilirdi) Kıpır kıpır ayaklar, kimisi teşne [susamış] kimisi diklenen (sf348) [ÇAZ] Heyecanlardan oluşan bir çıfıt [Yahudi; hileci, düzenbaz] çarşısıydı (sf365) [ÇAZ] sağlıklı olmak denilen şey olsa olsa ehvenişerdir [kötü olanların içinde iyisi] (sf372) [ÇAZ] Pek berbat dişleri vardı, Papazın, kağşamış [eskimiş], sararmış ve yeşilimtırak kefekiyle [yumuşak taş] iyice kaplı, yani sıkı bir dişeti yangısıydı [iltihap] bu (sf375) [ÇAZ] Olağanüstü gaitalar [insan dışkısı] (sf425) [ÇAZ] “brizbizlerle” [ince perde] (sf443) [ÇAZ] allamelik [çok bilgili] taslayan yaşlı biri (sf444) [ÇAZ] ibate de [barındırma] gayet düzgündü… zımnen [dolaylı olarak] elbette (457) [ÇAZ] “ezcümle, sarfınazar, hayırhah, mültefit, alicenaplık, nefaset, sarih, müzevir..” liste uzayıp gidiyor… Çeviride Anlamın Yok Edilmesine Örnek: Tahsin Saraç, Büyük Fransızca-Türkçe Sözlük (Adam Yayınları-4.Basım Eylül 1992) Couillon: s. ve er. hlk. Aptal, enayi dümbeleği. P.547 Un peu mal au coeur elles en ont, mais elles posent quand même par six degrés de froid, parce que c’est le moment su-prême, le moment d’essayer sa jeunesse sur l’amant définitif qui est peut-être là, conquis déjà, blotti parmi les couillons de cette foule transie. Sf.530 Mideleri biraz bulanmıyor değil, ancak yine de altı derece soğukta hava atmaya devam ediyorlar, çünkü bu an işte o belirleyici an, gençliklerinin nihai sevgilinin üzerinde deneme anı, o belki de burada bir yerlerde, bu donmuş güruhun içindeki dalyarakların arasına sokulmuş bekliyordur, çoktan tavlanmış. “Petkam” Meselesi “Petkam sıkmıyor” . Tahsin Saraç, Büyük Fransızca-Türkçe Sözlük (Adam Yayınları-4.Basım Eylül 1992) Estomac: (er) 1. Kursak, mide 2. Göğüsle karın arası, karın boşluğu 3. Gözüpeklik, yüreklilik, cesaret. [Avoir de l’estomac: Yürekli, gözüpek, cesur] P.265 J’ai perdu l’estomac Sf.264 Artık petkam sıkmıyor [SD: “Artık cesaretim yok” denebilirdi]. *** Bener Tarafından Kaleme Alınan “Sonsöz” Hakında: Bener, roman bittikten hemen sonra tam on sekiz sayfalık bir SONSÖZ yazmayı uygun görmüştür. Céline’in alter egosuna yani alt edebi benliği olan Bardamu’ya yeniden can verip, onunla beraber kendisi de bir masanın etrafına beraberce oturmuş; yazarı, eleştirmenleri, okurları, çevirmenin kendisini, tüm edebiyat dünyasındaki zebani ve melaikeleri hem eleştirip hem de onlardan gelmesi muhtemel tenkitleri şimdiden göğüslemek adına, Bener kendine bir oto savunma mekanizması oluşturmuştur. Kitap dile gelmiştir! Bener adeta: “Hakkım olan övgüyü sizlerden bekliyorum, lütfen mesnetli eleştirin beni, ayrıca romanı okurken yazarıma önyargıyla yaklaşmayın lütfen. Evet, o bir sosyopat, o bir narsist, o bir şirret, o bir münzevi, o bir faşist, o bir antisemit yani bir Yahudi düşmanı, bunlar doğru tamam. Ama o aynı zamanda büyük ve eşsiz bir edebiyatçı, itin önde gideni bir anarşist, mahallenin hastalarını bedavaya tedavi eden iyi kalpli doktoru, o iyi bir sevgili, o bir hayvan dostu, o iyi bir eş, o bir yenilikçi, o bir çığır açıcı, o bir edebiyat mucidi, onun eşi ve benzeri yok! Bunu da kabul edin lütfen” demiştir okurlarına ve edebiyatçılara. Bener ayrıca, Céline’in çağdaşlarıyla ne kadar kavgalı da olsa onlara yol gösterici olduğunu açık etmiştir SONSÖZ’ ünde. André Malraux’un “İnsanlık Hali”, Albert Camus’nün “Yabancı”, Jean-Paul Sartre’ın “Bulantı” romanlarına da ilham vermiştir belki de Céline. Ayrıca Céline, bazı kitap-makale ve söylemlerinde yaptığının aksine; bu romanında tek bir antisemit söylemde dahi bulunmamış, tek bir tane bile Yahudi düşmanlığı içeren sözcük kullanmamış, üstü açık veya kapalı sezindirmeye dahi gitmemiştir. Céline’in sadece bu roman referans alındığında, avukatı, pekâlâ da, taş gibi Bener’dir. Bununla beraber, Bener verdiği emeğin karşılığını dobra dobra istemektedir. Buna ister para, ister övgü, ister hatırlanmak kaygısıdır deyiniz. Ben şöyle diyorum: “Bilinmek, gelecekte hatırlanmak ve iyi anılmak istedim!” demiştir Bener. İyi de anılacaktır, hiç kuşkusu olmasın… İnceleme: Süha Demirel, İstanbul, 6 Aralık 2013. Not: Yıldız Teknik Üniversitesi Batı Dilleri ve Edebiyatları Bölümü Öğretim Görevlisi Sayın Yar. Doç. Dr. Lale Arslan Özcan Hocama, bu çalışmamdaki değerli katkılarından ötürü sonsuz şükranlarımı sunuyorum. *** Kitap Künyesi: Kâzım Taşkent Klasik Yapıtlar Louis-Ferdinand Céline “Voyage Au Bout de la Nuit” Çeviren Yiğit Bener 574 Sayfa Çeviriye Temel Alınan Baskı “Edition Gallimard, Bibliotheque de Pléiade, 1981” YKY’de 1. Baskı Temmuz 2002, YKY’de 11. Baskı Ekim 2013 (Tüyap-Beylikdüzü 2013 Kitap Fuarında dağıtılan baskı). *** Emin Kahveci’nin 9 Haziran 2014 günü, incelemem için yaptığı yorum aşağıdadır: “Romanın 2001 yılında, tam 50 bin sayfalık el yazmaları Fransız Milli Kütüphanesi’nde bulunmuş ve bu el yazmalarının telifi için Fransa Paris’te bulunan Gallimard Yayınevi tam 10 milyon Amerikan Doları ödeme yaparak tüm basım haklarını satın almıştır.” Baştan aşağı yanlış. El yazması İngiliz bir sanat koleksiyonerinin kişisel arşivinde bulunmuş ve açık artırmada 1.5 milyon dolara satılmıştır. Fransız Milli Kütüphanesi, verilen en yüksek teklifi eşleme hakkı olduğu için aynı ücreti ödeyerek sahibi olmuştur. El yazması 50 bin değil, 876 sayfadır. Mantık da 500 civarında sayfası olan bir eser için 50 bin sayfa el yazmasının abartı olacağını söylemektedir. kaynak: news.bbc.co.uk/1/hi/entertainment/... Ayrıca Danimarka “Baltık diyarı” değildir. Celine de buraya iltica etmiştir. Midemin kaldırdığı kadarıyla baktığım süre içinde bulduğum maddi hatalar bunlar. Yüksek birikim ve akıl kamaştıran edebi cesaretinize arz ederim.
Gecenin Sonuna Yolculuk
OKUYACAKLARIMA EKLE
3
28
Süha Demirel
tekrar paylaştı.
Süha Demirel
Kurtuluş Projesi'ni inceledi.
536 syf.
Çok rica ediyorum sizden, aramızda para toplayalım da şu "şugar çocuk" Andy Weir'i uzaya gönderelim. Eleman çok seviyor uzayı, hani gel astronot yapacağız seni desek götü yere vura vura bi koşu gelir (tabii şu malum uçuş korkusunu yenebilirse). Neyse, uzayı bu çok seven delikanlının (16 Haziran 1972 ABD doğumlu) bu okuduğum üçüncü romanı oldu. Aslında onun bir yazılımcı olduğunu (babası parçacık fizikçisi ama kendisi üniversite terk!) hepiniz biliyorsunuz, hobisi ise UZAY. Astronomi alanındaki bilgisinin ucu bucağı yok. Kendi blogunda ve 99 Cent'e Marslı romanının PDF'ini ilk sattığı amazon.com'da başladığı yazarlık macerasında, dünya üzerinde bilimkurgu yazarları içinde bence yaşayan en bilindik yazardır kendileri. Yüce Tengri uzun ve sağlıklı ömür versin kendisine, ki ondan son nefesine dek nefis kitaplar okumaya devam edelim. Marslı filmini seyredeniniz çoktur, kitabını ise okuyanınız sayılıdır, ne kaçırdığınızı bilmiyorsunuz! Marslı kitabındaki detayın yüzde biri filmde yoktur. Ayrıca koca götlü Matt Damon o filmde beni sükutu hayala uğratmıştı. Sen o kadar iyi film yap, bu filmde de cidden iyi oyna, kitabın esansını ortaya koy, ama -bu koca dötlü- filmin sonunu cidden gerçekçi yapmak adına ayı gibi vücuduyla CGI hileleri kullanarak zayıf göster kendini! Hiç mi Tom Hanks abini izlemedin (Cast Away filmi için 110 kilodan yaklaşık 80 kiloya düşmüştü), hiç mi Christian Bale'e bakmadın be kardeşim (The Machinist filmi için 82 kilodan 54 kiloya düşmüştü). Bir-iki ayda atardın o kiloları. 90 kilo başladı filme 90 kilo bitirdi namert! Neyse, takıyorum böyle şeylere, hem de çok. Marslı kitabı diyorduk; sırf kitaptaki o yer aracının anlatıldığı (bulunduğu yerden kurtuluşa sürdüğü "survive aracı") onlarca sayfa bile kitabı okutturur insana. Bazıları da diyor ki ben Artemis'i okumayacağım, doğrudan Kurtuluş Projesi'ne geçeceğim. Cidden! Elinin körü! Artemis Ay'da geçiyor, Jazz adında Suudi asıllı bir genç kız, yarı tamirci yarı hırsız. Ama kadının dibi! O gencecik ve ufacık vücuduna rağmen neler kotarıyor neler! Çocukluğunda "Space: 1999" (Uzay 1999, Martin Landau) ile büyümeyen anlamaz zaten Artemis'ten: "Kartal kalk! Kartal kon! Değiş Maya!" Neyse... Kitanın orijinal adı "Project Hail Mary" biliyorsunuz. "Hail Mary" bir basketbol terimi, ya tutarsa ya da ancak tanrının inayetiyle sayı olabilecek atış anlamına geliyor. Bizim İthaki Kurtulış Projesi demiş, "mot a mot" bir çeviri yaparsak "Ya Tutarsa Projesi". Kitabı okurken göreceksiniz, bu proje için uzayda inşaa edilen geminin adı da "Meryem Ana". Aslında bu 540 sayfalık tuğlayı tek bir günde okurdum ama araya Anadolu Üni. (Felsefe) Yaz Okulu Sınavlarım girdi, kafamı toparlayayım derken kitabı ancak 4 günde okuyabildim. Gençler, bu kitap bilimkurgu mu? Evet ve hayır değil! Apokaliptik distopya mı? Evet, kesinlikle evet. Elbette kitabın yarısı uzayda geçtiğinden bilimkurgu diyenleriniz olabilir ancak Weir bilimkurgu yapmıyor kitabında, alenen bilim yapıyor, hem de çok sağlam bilim. Bu kitabı okuduktan sonra astronomi, fizik, kimya, metalurji ve beşeri ilişkiler/etik adına epey bir donanımlı olacaksınız. Tek oturumda 150 sayfa okuduğum oldu kitaptan, öylesine heyecan verici ve öğretici bilgiler ki. Unutmadan, klostrofobisi olanlar için zor kitap. Çünkü esas oğlanımız orta şeker boyutta (ISS'in 4 katı) penceresiz bir geminin içinde 20 ışık yılı kadar uzaklıkta bir güneş sistemine yolculuk yapıyor. Dediğim gibi, kitabın bir yarısı uzayda diğer yarısı da dünyada geçiyor. Aslında Weir flashback'ler (geriye dönüşler, anımsamalar) ile nefis bir kurgu yapmış. Neden derseniz, kitabın ilk sayfasında kendini bir uzay gemisinde bulan ve yanında iki ölü ekip arkadaşı olan bir bilim subayı asıl kahramanımız. Ama hafızası silinmiş! Adını bile hatırlamıyor. Minik minik olaya adapte olurken hafızası geri geliyor, yani hafızası flashback'leri biz okurken geri geliyor diyebiliriz. Bu git-geller kitabın son sayfasına dek devam ediyor. Çok fazla sürpriz bozan vermeden kitapta ne anlatılıyor diye sorarsanız: Bilim insanlarının Astrofaj dediği alengirli bir canlı bizim sistemin yıldızı olan Güneş ile Venüs gezegeni arasında (Petrova Hattı) birden peyda oluverir. Elbette trilyonlarcası. Bu tuhaf yaratığın birkaç özelliği var: 96 santigrat derece vücut sıcaklığına sahip, ayrıca güneşin yüzey sıcaklığı olan 5500 santigrat derecede bile yaşayabiliyor (Güneş'in üzerinde yaşayan algler gibi diyebiliriz). Buraya kadar kötü bir şey yok. Ancak, bu şirret yaratıklar güneşin enerjisini soğuruyorlar, daha doğrusu bu enerji ile besleniyorlar. Güneş yüzeyine gelip enerjiyle besleniyor ve Venüs gezegenine ışık hızında yolculuk edip orada mitoz bölünme ile ürüyorlar ve sonra yine Güneş'in yolunu tutuyorlar. Sayıları gün geçtikçe artıyor ve biliminsanları güneşin çok hızlı bir şekilde sönmeye başladığını farkediyor. Gelecek 20-30 sene içinde tüm insanlığın yarısı açlıktan ve susuzluktan ölecektir. Ama ne yaparlarsa yapsınlar bu mikrop boyutundaki tuhaf canlıları öldüremiyorlar. Bir okulda 8. sınıflara fen dersi anlatan sevgili öğretmenimiz (aslında kendileri son derece iyi eğitimli ve dahi zekasında bir mikrobiyolog doktor) Ryland Grace (*) dostumuz birden kendini bu Kurtuluş Projesi'nin dünya ayağındaki bilimsel danışmanı olarak bulur. Eva Stratt denen afilli bir Hollandalı hatunun liderliğinde bir ekip kurulur. Ekibin yaptığı araştırmalara göre Samanyolu Galaksisinde 20-30 ışık yılı çapındaki bir yörüngede bulunan bir çok yıldız bu Astrofaj denen illetten muzdariptir, o yıldızların da ışığı sönmeye başlamıştır. Ancak bir tanesinde hiçbir sorun görünmemektedir: Tau Ceti Yıldızı. Dünyanın ileri gelen ülkelerinin fiansmanıyla Dünya yörüngesinde Meryem Ana adlı bir gemi inşaa edilir. Üçer kişiden oluşan iki astronot ekibi oluşturulur (ikincisi yedek). Tüm bu süreç boyunca sevgili fen hocamız Grace elinden geleni ardına koymaz, Astrofaj hakkında öğrenebilecekleri her şeyi öğrenirler, ancak 20 ışık yılı uzaktaki Tau Ceti'ye bir ekibin gidip, neden oradaki yıldızın başına bu dert gelmedi diye de öğrenmesi gerekmektedir. Ayrıca oraya giden ekibin bulgularını da bir an önce dünyaya ulaştırması gerekmektedir ki dünyanın apokaliptik bir sürece yani kıyamete girmesine de 20-25 yıl gibi bir süre vardır. Tau Ceti'ye gidiş dönüş 26 yıl sürmektedir. Diyeceksiniz ki o mesafeyi gidebilen gemi ya da motor yok ki! Bu serseri Astrofaj'lar doğrudan enerji ile beslendiklerinden her biri bir yakıt tüpüdür ki ışık hızına yakın bir tepkime vermektedirler, zaten Güneş ve Venüs arasında da ışık hızıyla gidip geliyor serseriler. Sonuç olarak iki milyon kilo Astrofaj yakıtı yüklenen Meryem Ana bir şekilde 13 yıllık yolculuğuna çıkar, tabii Dünya için 13 yıl süren bu zaman aslında gemidekiler için 3-4 yıla takabül etmektedir (Einstein'in Görelelik Yasası doğrultusunda). Dedim ya, kitabın başında zaten fen hocamızın üç kişilik mürettebattan geri kalan tek kişi olduğunu size söylemiştim. Amcamız 4 yılık koma sürecinden uyanarak (sıfır hafızayla) Tau Ceti'ye bir şekilde ulaşır. Astrofaj'lar orada da vardır ama o sistemin güneşi olan Tau Ceti'ye hiç zarar vermemiştir serseriler. Bu da demek oluyor ki avcılar da avlanırlar!? Neyse, çok kopya yok! Ama şunu söylemeliyim, Grace bu Tau Ceti sistemindeyken ikinci uzaylı temasını yaşar (ilki tabii ki Asrtrofaj'lar). O bir insan değildir, hayvan da değildir, başı yoktur, görme organları yoktur (sonarıyla ses sayesinde görüyor), vücut derisi kıl inceliğinde kayalardan oluşmaktadır, üçer parmaklı beş kolu vardır, amonyak solumakta ve 200 santigrat derecede 29 atmosfer basıncında yaşamaktadır! Yani insanoğlunun asla hayatta kalamayacağı bir gezegenden gelmiştir ve o da Astrofaj katillerinin peşindedir. Grace ve bu uzaylı varlık arkadaş olurlar ve elele verip kendi dünyalarını kurtarmak adına amansız bir mücadeleye girişirler. Ben sabaha kadar anlatırım, siz sıkılırsınız. Bu yüzden kitabı alıp okuyun der, incelemeyi burada bitiririm. Unutmadan, çevirmen Emre Aygün'ü tebrik ediyorum, güzel iş çıkarmış. İthaki ise yine bildiğiniz İthaki, tam kırk tane dizgi hatası vardı, küçük şeyler ama göze batıyor işte, neyse, bir e-mail hazırlayıp editör amcalara gönderdim, kaale alırlarsa ikinci baskı temiz çıkacaktır. Grace ve uzaylı arkadaşı Rocky'nin insanüstü bu bilim ve uzay macerasına bir şans verin der saygılarımı sunarım. Süha Demirel, 8 Eylül 2021, İstanbul. (*) Grace (İng.): Lütuf, incelik, nezaket, zarafet. *** Kitabın Künyesi Kurtuluş Projesi Andy Weir İTHAKİ YAYINLARI Çevirmen: Emre Aygün Yayın Tarihi: 31.08.2021 ISBN: 9786257442398 Kitabın Orijinal Adı: Project Hail Mary Dil: TÜRKÇE Sayfa Sayısı: 536 Cilt Tipi: Karton Kapak Kitap - Edebiyat - Bilimkurgu-Fantazya
Kurtuluş Projesi
9.7/10
· 12 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
2
23
Süha Demirel
Yaratılan Dünya'yı inceledi.
159 syf.
PKD'nin başka bir alamet-i farikası daha: Yaratılan Dünya. Orijinal adı "The World Jones Made" (Jones'un Yarattığı Dünya), PKD'nin bu kitabı Ace Books tarafından ilk defa 1956'da yayımlanmış. Gizli polislerin cirit attığı Dünya ve Güneş Sisteminde sömürgeleştirilmiş birçok gezegende -siyasi anlamda- Orwell'in 1984 polit bürosuna benzerlikler var. Orwell 1984'ü 1949'da yayımlamış, PKD ise 1956'da, arada 7 sene var, PKD 1984'ün epey bir etkisinde kalmış gibi görünüyor. 21. asırın başları, Dünya yönetiminin gizli polislerin kontrolünde olduğu distopik bir siyasi rejim vardır. Grup-dernek-sendika kurmak ya da evlilik dışı beraber yaşamak ve çocuk sahibi olmak yasaktır. Birçok gezegen sömürgeleştirilmiştir. Dünya üzerine uzaydan düşen garip yaratıklar vardır; bunlar tek hücreli istilacı bir bitki türüdür ve tek amaçları kendileri için üreyebilecek ortamlar bulmak olan bu yaratıklar tüm dünyanın ve sömürge gezegenlerin başına bela olmak üzerelerdir. Kahramanlarımıza gelince: Gizli polis Cussick ve güzeller güzeli eşi -Jones taraftarı ve yeraltı örgütlerin idarecisi- Nina, hemen her şeyi önceden (yalnızca 12 aylık sürede olacakları) bilebilen Jones denen -bir nevi medyum ya da kahin- genç bir adam (geleceğin Dünya Lideri), Venüs'te yaşayabilmeleri için laboratuvar ortamında yetiştirilen sekiz kişilik mini insan türü (Venüs'e gidip oraya uyum da sağlarlar), uzaydan gelen istilacı bitki yaratıklar. Siyaseti ve insan doğasını eleştiren orta şeker bir bilimkurgu. Okursanız boyunuz uzamaz, okumasanız da kimse sizi ayıplamaz. OKAT Yayınevinin 1971'de bastığı bu edisyon düzgün bir iş, Reha Pınar'ın çevirisi harikulade, dizgi hatası yok gibi. Süha Demirel, 14 Eylül 2021, İstanbul.
Yaratılan Dünya
7.8/10
· 37 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
5