Felsefe p4c

Felsefe p4c
@P4cfelsefe
Puan vermedi·520 syf.··
2018 32. kitabı
Jack London'ın 1909 yılında yazdığı Martin Eden'dır. Otobiyografik özellikler taşıyan romanda, London'ın yazar olma mücadeleleri merkezde yer almaktadır. Okula gidememiş ve hep çalışmak zorunda kalmış genç bir adamla, üniversite okuyan varlıklı bir ailenin kızının aşk ilişkisi çerçevesinde sınıfsal farklılıkları ele almaktadır. "Yemek salonuna girme süreci de kâbus gibi geçti. Tökezlemeler ve sendelemeler, ani adımlar ve yalpalamalar arasında yürümek imkânsız gibi geldi ona. Ama sonunda başardı ve masada kızın yanında yerini aldı. Bu sefer de dizi dizi çatallar ve bıçaklardan dehşete düştü... gözlerinin önüne arkadaşlarıyla beraber baş kasarada oturmuş, kınlarından çıkardıkları bıçakları ve parmaklarıyla tuzlanmış sığır eti yiyip dövme demir kaşıklarını maşrapalarındaki lapa kıvamlı bezelye çorbasına daldırdıkları resimler belirdi... Burada dikkatli olacak, ağzını şapırdatmayacaktı. Yemek boyunca bunu aklında tutacaktı." Görüldüğü gibi Martin Eden'da da aynı konunun, sınıfsal boyutuna şahit oluyoruz. Jack London, zor yaşam koşulları altında çatal bıçakla yemek yeme adabını bilemeyen yoksul bir gencin gülünç olmamak için gösterdiği çabayı anlatmaktadır. Burada "sofra" teması, zengin ve yoksulun yaşam tarzları arasındaki farklılığa işaret etmek için seçilmiştir. Arka arkaya okumuz iki örnek, gündelik hayatın vazgeçilmez bir unsuru olan "yemek" konusunun hem kültürel ve hem de ekonomik, sınıfsal boyutları olduğunu fark ettirmektedir. Bunu bir gözlem olarak da düşünebiliriz. Roman okumak, ilgimizi çeken konularda, bize farklı bakış açıları kazandıracaktır
Martin EdenJack London · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2025134,7bin okunma
Reklam
doğumgünümkutluolsunmutluolayimsenelerce
hoşgeldin yeni yaşım. bakalım bana bu yıl neler öğreteceksin :)
Nefret aşkın zıttı değildir; kayıtsızlık aşkın zıttıdır. İradenin zıttı, William James'in dediği gibi, karar vermek için harcanan çabanın mücadelesini simgeleyen kararsızlık değil; önemli olaylara ilgisiz kalmak, onlardan ayrı durmak, onlarla ilişki kurmamaktır.
İnsanoğlu boşlukta uzun süre yaşayamaz: Bir yere doğru büyümüyorsa yalnızca durgunlaşmakla kalmaz; bastırılmış olası gelişmeler hastalığa, umutsuzluğa ve en sonunda da yıkıcı etkinliklere dönüşür. Boşluk ve hiçlik duygusu ...genellikle insanların yaşamları veya yaşadıkları dünya için etkili bir şeyler yapma konusunda kendilerini güçsüz hissetmelerinden kaynaklanır. İç boşluk, kişinin kendi hakkındaki uzun dönemde birikmiş kanaatinin, yani deneyimini yönlendirebilen ya da başkalarının ona karşı tutumlarini değiştirebilen veya çevresindeki dünyayı istenen sonucu verecek şekilde etkileyebilen bir varlık gibi davranamayacağı kanısının sonucudur. Bu nedenle günümüzde pek çok kişi derin bir umutsuzluk ve boşunalık duygusuna kapılır. Ve kisa zamanda, istediği ve hissettiği hiçbir şeyi değiştiremeyeceği için istemekten ve hissetmekten vazgeçer.