Fakat sürekli mevzilerde soğuk taş, toprak üzerinde yatmaya alışmış bir bedene, otelin sıcacık yumuşak yatağı diken gibi gelmiş, batmıştı her yanına. Uzunca bir süre sağa sola dönüp yatamayınca, yatağın yan tarafındaki sandalyede öylece uyuyakalmış Baybars...
-Tamam şimdi oldu...
Gazeticinin yaptığı her ne ise tüm konsolosluğun elektronik aksanlı cihazlarını devre dışı bırakmıştı. Kameralar, dinleme cihazları hepsini...
Belliki o analog telefon veya o saat normal cihazlar değildi.
O heybetli at Tulpar; Sanki isminin hakkını veriyordu. Öyle bir hız almışlardı ki, adeta rüzgarı biçiyorlardı, yelesinde ve saçlarında Mahir’in. Engin çayırlıklarda umarsızca koşturuyorlardı. O hızla koşarken ellerini iki yana açtı ve ağzı dolusu bağırdı Mahir.
Özgürlükkkkk...!
Evet özgürlük tamda bu olsa gerekti. Koşarken nefesiyle bütünleştiğin, aynı heyecanda birleştiğin bir canla, yemyeşil çayırlıklarda oksijeni iliklerine kadar hissede hissede rüzgarın zıddı yönünde koşmak, koşuşturmak.