Putperestlik, karmaşık feodal toplum düzeninin ideolojisi olarak hiç de elverişli bir temel oluşturmuyordu. Kaldı ki, Slavların ve Bulgarların ayrı ayrı tanrılara tapmaları, bu iki putperest inancın birleştirilmesini olanaksız kılıyor, her iki halkın kaynaştırılmasını engelliyordu. Bütün bunların ötesinde, o zamanki hıristiyan Avrupa'nın siyasal ve diplomatik alanında kendine layık yeri kapabilmesi, Bulgaristan'ın önemli bir siyasal güç oluşturmasına bağlıydı.
7. yüzyılın ikinci yansında Tuna deltasının kuzeyine doğru ilk Bulgarlara ait bir boy gelip yerleşti. Bu Bulgarlar, Hazar Denizinin kuzeyinde, Dinyeper nehri ile Azak Denizinin arasında kalan bölgede yerleşmiş olan Türk boylarındandılar. 6. yüzyılın sonuna doğru büyük bir Tribü* birliği oluşturan bu Bulgar Türklerinin ülkesi Bizanslı tarih yazarlarının dilinde «Büyük - Bulgaristan» diye geçer. Bu boyların başında Kubrat Han bulunuyordu. Ancak ölümünden sonra bu
büyük tribiü birliği Şasarların darbeleriyle parçalandı.
Bu acı ölüm değildi, sersemlemiş bilincinde bocalayarak dolaşan düşünceydi. Ölüm acı vermezdi. Hayattı, hayatın sancısıydı bu feci, bu insanı boğan his. Hayatın Martin’e vurduğu son darbeydi.