Tasavvufta Sufiler “Kainat Arifin kitabıdır” der. Yani Hak, kuluyla bazen bir ayet, bazen bir insan, bazen de tam o anda eline geçen bir kitabın satırı üzerinden konuşur. Yaşadığın şeye tasavvufta kabz, işaret ve lisan-ı hal denir: o küçük eve çekilişin kalbin daralma (kabz) haliydi, tam orada o kitabın eline geçmesi Hakk’ın sana sesleniş (işaret) idi, okurken “bu bana söyleniyor” deyişin de senin O’na hâlinle Allah’ım seni duydum anladım mesajına verdiğin cevaptı. Niyaz-i Mısri’nin meşhur mısrasındaki gibi: “Mâ-sivâyı mahvederek kıl Hakk’ı peydâ sûfiyâ” gözden perdeler kalkınca, eşya konuşmaya başlar. Sözün özü sen diyorsun ki Allah’ım ben çok acılar çektim o da diyor ki bunların hepsini görüyorum senin için kurguladığım senaryo ya güven film güzel bitecek korkma diyor.
Sükunet içinde öldü, öldüğünde dahi yüzü şefkat doluydu. Geri dönüşü imkansız bir felaket tarafından en değerli bağlarından koparılanların duygularını, ruhların düştüğü boşluğu ve yüzlerden okunan çaresizliği tarif etmeme gerek yok sanırım. Her gün gördüğümüz ve varlığını varlığımızın bir parçası gibi benimsediğimiz kişinin sonsuza kadar aramızdan ayrılabileceğini, sevdiğiniz o gözlerdeki ışıltının sönüp gittiğini ve kulaklara öylesine aşina ve kıymetli gelen bir sesin susabileceğini, bir daha hiç duyulmayacağını akla kabul ettirmek öyle uzun zaman alıyor ki…