Dil, birey ile dış dünya, hayat ve gerçeklik arasındaki köprüyü sembolize eder. Bu nedenle, birinin hayata verdiği anlam, o kişinin dili nasıl kullandığına bakılarak yorumlanabilir. Dil ile olan dışsal ilişkimiz, hayat ve gerçeklikle olan içsel ilişkimizi yansıtmaktadır.
İnsan sadece yakını olduğu şeylere yabancılaşır. Bir zamanlar -bunun farkında dahi olmadan- kendimizi bir varsaydığımız şeylerden uzaklaşmadan, çevremizle yabancılaşmadan kendimizi var edemeyiz.
Her daim "içeride" olmamıza rağmen dünyayı sanki "dışarıda"ymış gibi tanımlıyoruz. Bedenimizin sınırları aslında kendimizin de sınırları. Oysa dış dünyanın niteliklerinde, içselliği ve dolayısıyla göreceliliği kaçınılmaz olan kendi küçük dünyamızdan bakarak karar kılıyoruz. Freud "yaşadığımız tatsız duyguların neredeyse tamamı aslında tatsız olarak 'algılanan' duygulardır" (1920, s. 11) derken, ne kadar haklı.
Hayat, orada bir hayat olduğunu fark ettiğimizde zaten çoktan başlamıştır ve bizim hayatımız da bizim bir hayatımız olduğunu anlamamızdan önce başlar. Hepimiz hayata bilmeden başlarız ve bizi çevreleyen ortamdan haberdar olduğumuz andan itibaren, bu çevrenin ne olduğuna, niteliklerine ilişkin varsayımlar üretmeye başlarız. Bu varsayım üretme süreci bir ömür boyu devam eder; ve kendimizi nasıl tanımladığımız, yaşadığımız hayat, kendimizi nasıl hissettiğimiz de kendimizle dış dünya arasında kurduğumuz ilişkiye dayanır.
Rüyalarda -ve hatta hayatta da- gördüğümüz her insan, her nesne aslında Ben'in bir parçasıdır. Bir kimseyi, bir durumu yorumlarken yorumladığımız şeyin aslında o kimse/durum üzerinden kendimiz olması, yorumlarımızın başkalarından ziyade kendimizle ilgili olması da bu yüzdendir.