Sonuçta bu dünyadan geçip giderken geride sadece şu kalır: Toprağa bir ağaç mı diktin, yoksa oradan bir ağaç mı söktün? Hak mı yedin, hak mı dağıttın? Gönül mü kurdun, gönüller mi yıktın?..
Hayat bu kadar sade ve basittir.
Sonraları açık diplomasi diye bir gelenek teessüs ettirildi. Devlet başkanlarının,elçilerin,resmi temsilcilerin, milletvekillerinin,başbakanların nereye gittiği,kiminle görüştüğü herkesin gözü önündeki olaylar durumuna geldi. Sanki her şey gözlerin önünde olup bitiyordu. Ama gerçekte neler olup bittiğini kimsenin bildiği yoktu. O kadar yoktu ki görüşmeleri bizzat yapanlar bile çevrelerindeki örgünün, içinde bulundukları ağın gerçek mahiyeti hakkında habersiz sayılabilirlerdi. Bu duruma “açık demokrasi,gizli ilişkiler” diyoruz.
Uzay projelerinde elektronik aletlerin muazzam gücü bu işleri planlayanları bile soluk ve sıradan gösterebiliyor. İnsanlar küçük ve fakat çok sayıda, birbirleriyle yan yana fakat yabancı, muhtaç fakat dayanışmasız yaşama çağındadırlar. Hayat günden güne zahirden ibaret olmaya yönelmiştir. Derinlikten mahrum, rakamlar kuruluğunda, mantığın çarpık bölgesinde yürütülen bir yaşama bu. Ve bizi bu yaşamadan sloganlar, retorikler değil, başka bir şeyler, bazı müşahhas şeyler kurtarabilir. Biliyor muyuz onları? Onlar neler?
Gelişmiş denilen bilimsel-teknolojik iktidar sahibi toplum güçlerini korkutan şey, halk yığınlarının günden güne bilgilenmeleri değil; bir gün ‘Bu gelişme niçin?’ diye sormaları ve hayatın anlamını gelişme, refah, zenginlik dışı bir alanda arama ihtimalleridir.
Pişmanlık, insanın kendi tanımında duyduğu rahatsızlıktır. Tövbe insanın bir önceki tanımını reddetmesi, kendini yeniden tanımlamasıdır. Eğer davranışları insanı pişmanlığa ve tövbeye değil, hoşnutluğa götürüyorsa, insan kendi tanımına sahip çıkıyor demektir.