Zavallı bir günahkârın yaşamından başka bir şey olmayan yaşamımın sonuna varmış, saçlarım ağarmış, tıpkı dünyanın yaşlandığı gibi yaşlanarak, sessiz ve ıssız kutsallığının dipsiz kuyusunda yitip gitmeyi bekleyerek, meleklere yaraşır zekâların suskun ışığını bölüşerek, ağır, hasta gövdemle, sevgili Melk manastırının bu hücresine kapanıp kalmış, gençliğimde gözlemlediğim olağanüstü ve korkunç olaylara tanıklığımı, gördüklerimi ve işittiklerimi -bir taslak aramaya kalkışmaksızın, benden sonra geleceklere (eğer Deccal onlardan önce gelmemişse) imlerin imlerini bırakmak istercesine- sözcüğü sözcüğüne yineleyerek bu parşömen üstünde bırakmaya hazırlanıyorum; onları çözmek için yakarabilsinler diye.
Olduğum yerde olmak istemiyorum ama olduğum yerden çıkıp gidemiyorum da… …Evde olmak istemiyorum, ama her akşam eve dönüyorum. İşte olmak istemiyorum ama her gün işe gidiyorum. Bir şey beni hep dışarıya çekiyor. Hiçbir yere ait hissedemiyorum kendimi. Hiçbir eve, hiçbir aileye, hiçbir topluluğa.