Ulaş Başar Gezgin profil resmi
Ulaş Başar Gezgin kapak resmi
1978 İstanbul doğumlu yazar, şair, çevirmen ve bilişsel bilimci. 109 kitabı bulunmaktadır.
Yazar
Doktora
İstanbul
38 okur puanı
09 Ağu 16:34 tarihinde katıldı.
1978 İstanbul doğumlu yazar, şair, çevirmen ve bilişsel bilimci. 109 kitabı bulunmaktadır.
Yazar
Doktora
İstanbul
38 okur puanı
09 Ağu 16:34 tarihinde katıldı.
  • 260 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
  • 710 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
  • 242 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
  • 174 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
  • Ekmek Parası mı Kazanayım Şiir mi Yazayım?


    Evde, yaşı, almış başını yürümüş anam,
    izliyor her Allah'ın günü,
    oğlunu,
    yaptıkları, bir işe yarayacak mı diye,
    günün birinde;


    Yolumu gözlüyor karım,
    yattığı yerde, her gece,
    bıkmadan usanmadan hayal ettiği:
    kocasının bir gün eve ekmek getireceği.


    Yırtık pırtık bir pijama giyiyor kızım,
    ve gezip tozarak or'da bur'da,
    "benim babam var ya, babam var ya,
    yeni elbiseler alacak bana" diyerek;
    "yeni bir elbise, bu kışa";


    Okutamadığım oğlum da,
    sabahtan akşama sokakta,
    çevresinde bir sürü çocuk,
    babasının oğlunu okula,
    yeniden yazdıracağı günü bekliyor;


    Sütsüz memeleri emen küçükse,
    mahmur mahmur bakmada şimdi,
    aylardır sürgit çıplaklığı,
    "adam mısın lan sen?" der gibi sanki;


    Kardeşleri hiç anmasak daha iyi:
    Hiç bir işe yaraşmaz elleri,
    Eş bulmak da ne mümkün ne mümkün;


    Ne kadar dayanabileceğim böyle,
    paçavra montum ile, yamalı ceketimle,
    birarada barut, ateşle?
    De bana, ey sevgili dost, de bana,
    böyle bir akşamla kollarımda,
    ekmek parası mı kazanayım
    şiir mi yazayım?


    Unut radyoyu, bildirileri, basın açıklamalarını,
    sloganları bir kenara at; bir kenara at marşları, pankartları,
    Umut varsa azıcık; azıcık da olsa,
    Sürükleme beni karanlığa,
    Şefkatinle, kasıtlı.
    Açlıktır taşıdığım,
    Daha büyük bir Everest,
    tüm ülkülerden, öğretilerden.


    Kurutan yumuşaklığı yaşamın,
    kibar bir sevecenliktir öğrenme:
    yalnızca bu yener açlığı.
    oldu bitti, durdurma beni,
    Buda'nın öyküsüyle.
    düşlerin geciktirirse beni,
    saptırırsa yolumdan, akıl çelişin,
    iliğine dek çalışmazsam bu kemiklerle,
    umursamazsam satmayı terimi,
    annem-babam, karım, çocuklarım,
    kıvranacak açlıktan ve ölüp gidecekler;
    yorgunum, yenik bir savaşçı,
    midenin isterlerine karşı yen'ik bir savaşçı.


    Ne kadar dayanabileceğim böyle,
    paçavra montum ile, yamalı ceketimle,
    birarada barut, ateşle?
    De bana, ey sevgili dost, de bana,
    böyle bir akşamla kollarımda,
    ekmek parası mı kazanayım
    şiir mi yazayım?


    Başımda her zaman,
    bir Annapurna taşıyorum ihtiyaçtan,
    sırtımda her zaman,
    bir Kançencunga var bunalımlı,
    daha ne kadar savaşabileceğim daha ne kadar,
    Sırtımda bunca borç harç?


    İnandım yaşamın -ben hep inandım-
    Tanrı'dan bir armağan olduğuna,
    "bundan" diyorum "yalnızca bundan,
    dualarımla kafa bulma."
    Duymak istemiyorum Folklınd'da olanları,
    Vietnam'daki katliamları,
    ne de Afganistan'ı,
    Tuz basmış olursun yaralarıma.
    Yaşam demir leblebi,
    çiğnemesi zor.
    yaşam, metruk bir kıyı,
    ter ile sulanmalı,
    peki hangi mecazla, hangi benzetmeyle,
    benzetebilirim bu yaşamı bir şeye?


    Ne kadar dayanabileceğim böyle,
    paçavra montum ile, yamalı ceketimle,
    birarada barut, ateşle?
    De bana, ey sevgili dost, de bana,
    böyle bir akşamla kollarımda,
    ekmek parası mı kazanayım
    şiir mi yazayım?




    Bişwabimohan Şreşta (d. 1956)
    Nepallı şair
    Çeviren: Ulaş Başar Gezgin/ Bangkok
  • Kanatlarını da götürür uçan bir kuş;
    Götür oraya, seni götürenleri de.
    Ayaklarını da götürür yürüyen bir fil;
    Götür oraya, seni götürenleri de.
    Yüzgeçlerini de götürür yüzen bir balık;
    Götür oraya, seni götürenleri de.
    Bin gönüllü olsun yanında,
    Bin gönüllü...
    Dokunmamış olsun kimseye
    Onların kötülüğü...”
  • 319 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Dikkat: Tatkaçıran içerir.

    Latin Amerika’nın Çatık Kaşları:
    Bir Cehennem Ağacı Olarak Muz Ağacı

    Ulaş Başar Gezgin

    Geçtiğimiz günlerde yitirdiğimiz Eduardo Galeano’nun bize bıraktığı çok şey var. O, ‘kesik damarlar’la anılsa da, aslında biz onu çatık kaşlarıyla tutuyoruz aklımızda. Çatık kaşlı; çünkü o, toplu ölümlerin sıradan olduğu ‘asi kıta’dan yazdı bize; ‘asi kıta’yı turistik ya da sol bir romantizmle değil, gerçekten olduğu gibi yazdı. Uzaktan bize tümüyle solda gibi görünen yeni iktidarları desteklemekle birlikte, onlara eleştirel bir mesafede duran bir destekti bu.

    Çatık kaşlı, çünkü yerlileri yazdı; uzak ve yakın tarihte ‘öteki-kırım’ olarak adlandırdığı toplukıyımlarını yazdı onların. Öteki-kırımın yalnızca geçmişe dair olmadığını, bugün de değişik ölçülerde gerçekleşmekte olduğunu ve gelecekte süregitmesi gibi bir tehlikenin varlığını yazdı bu çatık kaşlı yazar:

    “Ve pek çok yıl sonra, Perulu romancı Maria Vargas Llosa, kültürlerini kurban etmek gerekse de açlıktan ve sefaletten kurtarmak için yerlileri modernleştirmekten başka çare olmadığını açıklıyor.
    Kurtuluş, yerlileri bir kutu köpek maması almaya yetmeyen ücretler karşılığında gündoğumundan günbatımına kadar madenlerde, plantasyonlarda çalışmaya mahkum ediyor. Yerlileri kurtarmak aynı zamanda onların komüniter sığınaklarını yıkmayı ve dillerini, isimlerini, giysilerini değiştirip sonunda dilenci, sarhoş ya da genelevlerde fahişe oldukları şehirlerin şiddet dolu çeperlerindeki ucuz işgücü fırınlarına atmayı da içeriyor. Ya da yerlileri kurtarmak sırtlarına bir üniforma geçirip, omuzlarında bir tüfekle öteki yerlileri öldürmeye ya da onları reddeden sistemi savunmaya göndermeyi içeriyor. Ne de olsa yerliler namluların dişine uygundur: İkinci Dünya Savaşı'na gönderilen yirmi beş bin Kuzey Amerikalı yerliden on bini ölmüştür.” (s.171)[ Bu yazıdaki tüm alıntılar, son alıntı dışında yazarın seçme yazılarından oluşan şu kitaptan yapılmıştır: Galeano, Eduardo (2006). Biz Hayır Diyoruz (çeviren: Bülent Kale). İstanbul: Metis. ]

    ****

    Latin Amerika bize dışarıdan bir bütün olarak görünse de, kıta ülkeleri arasında gerek tarihte gerekse güncel olarak düşmanlıklar sürüyor ve bunlar elbette egemen sınıfların kendi aralarındaki çıkar çatışmalarını ülkelere ve halklara mal etmeleriyle yakından ilişkili. Galeano, hayata kendi memleketi olan Uruguay açısından değil, bütün bir ‘asi kıta’ açısından baktığı için hem zengin bir içeriği işliyordu hem de ‘halkların kardeşliği’ ülküsünün ısrarcı bir savunucusu olarak karşımıza çıkıyordu. Yerlilerin olmayan vatandaşlık hakları, gerileyen emekçi hakları, emperyalist müdahaleler, Latin Amerika’nın işbirlikçi burjuvazisinin halleri vb. onun eleştiri oklarının ilk hedefleriydi. Yazmak, siyasi olarak etkin ve etkili bir yaşam sürmüş olan yazarın varlık koşuluydu. Ona işlevler yüklerken, şematizmden olduğu kadar gösterişli ifadelerden de her zaman kaçınıyordu:

    “Hâlâ kendisinden habersiz olan topraklara aitim. Kendisini ifşa etmesine -ifşa etmesine, isyan etmesine- yardım etmek için yazıyorum ve onu ararken kendimi arıyorum, onu bulurken kendimi
    buluyorum; onunla, onda kayboluyorum.” (s.14)

    “Bilinçleri tutuşturmak, gerçekliği açıklamak: Böyle zamanlarda edebiyat bizim ülkelerimizde daha iyi bir işlev üstlenebilir mi? Sistemin kültürü, hayatın yerine koyulanların kültürü, gerçekliği maskeliyor ve bilinçleri uyuşturuyor. Ama, bir yazar, ne kadar ateşli olursa olsun, yalanın ideolojik dişlisine ve konformizme karşı ne yapabilir?” (s.22)

    “(...)acılarını ve umutlarını binbir türlü ifade eden halk anlatıları çoğu zaman "halk adına" yazılmış eserlerden daha etkili, daha güzel olur.” (s.24)

    “Nerede olursam olayım, hangi toprağa ait olduğumu asla unutmuyorum; eğer onu üstümde taşıyorsam, eğer onunla yürüyorsam, eğer oysam.” (s.32)
    (...)

    “Bu yüzden bir ülke ne kadar yoksulsa edebiyatı da o kadar gösterişli, o kadar alengirli olmak zorundadır; sanki halkın diyetindeki kaloriler ne kadar eksikse gerçekliğe sırtını dönmüş aydınların eserlerindeki kelimeler o kadar çok olmalıymış gibi.” (s.50)

    ****

    Çatık kaşlının az bilinen yönlerinden biri, dilbilime ve özellikle de adlandırma biçimlerine olan ilgisiydi. Öncelikle meseleyi doğru koymak gerekiyordu ve ‘doğru koyma’nın ön koşulu, onu doğru adlandırmaktı. Türkiye’de de çokça örneğini gördüğümüz gibi, ezenler ve ezilenler, aynı durumu tam tersi ilan edebiliyorlardı:

    “"Özgürlük" benim ülkemde politik mahkumların yattığı bir cezaevi, pek çok terör rejimine "demokrasi" deniyor; "aşk" sözcüğü insanla otomobili arasındaki ilişkiyi tanımlıyor ve "devrim"den yeni bir deterjanın mutfakta yapabilecekleri anlaşılıyor; "zevk" belirli marka yumuşak bir sabunun ürettiği bir şey ve "mutluluk" sosis yemenin verdiği bir duygu.” (s.27)
    (...)

    “Avrupa Birliği'nin Irak'taki işkencelere karşı açıklamasında işkence sözcüğünden hiç dem vurulmadı. Bu nahoş kelimenin yerini "suistimaller" kelimesi aldı. Bush ve Blair "hatalar"dan bahsettiler. CNN gazetecileri ve diğer kitle iletişim araçları yasak kelimeyi kullanamadılar.
    Yıllar önce, Filistinli tutuklular yasal olarak ezilsin diye, İsrail Yüksek Mahkemesi "ılımlı fiziksel baskılar"a yetki vermişti. Latin Amerikalı subayların Las Americas Okulu'nda uzun yıllardan beri aldıkları işkence dersleri "sorgulama teknikleri" olarak adlandırılıyor. Askeri diktatörlük yıllarında bu konuda dünya şampiyonu olan Uruguay'da, işkencelere "yasadışı baskı" deniyordu ve hala da öyle deniyor.
    Uluslararası Af örgütü'ne göre dünyada işkence aletlerinin satışı Birleşik Devletler, Almanya, Tayvan, Fransa ve diğer ülkelerdeki pek çok özel şirket için çok parlak bir iş ama bu endüstriyel ürünler "kendini savunma araçları" ya da "suç kontrolü malzemeleri" olarak anılıyor.” (s.131)

    ****

    Galeano’nun en sık ele aldığı konulardan bir diğeri de sansürdü. Sansür, diktatörlüklerin vazgeçilmez baskı düzeneği olarak işe koşulurken, halka duvarlardan başka bir matbaa kalmıyordu:

    “Yeni sansür yasası, diğer pek çok şeyin arasında, herhangi bir konu hakkında sokak röportajlarının ve uzman olmayan kimselerin görüşlerinin yayımlanmasını da yasaklıyordu.
    Öyleyse, iktidarın tekeli sözün tekelini de dayatıyordu ve "sıradan vatandaş" denilenleri de sessizliğe zorluyordu. Bu, özel mülkiyetin tanrılaştırılmasıydı ve yine öyle: Yalnızca fabrikaların, toprağın, evlerin, hayvanların hatta insanların sahipleri yoktu, konuların da
    sahipleri vardı.” (s.40)
    “Diktatörlük aynı zamanda toplantıları, insanlar arasındaki her türlü buluşma, diyalog ve tartışma fırsatını da yasakladı; duvarların temizlenmesi konusundaki takıntısı da tesadüfi değil. Cezaevi gibi işletilen ülkelerde duvarlarda yazılar ya da resimler ışıldamaz. Duvar yoksulların matbaasıdır: Risk alarak, gizlice, bir anlığına, dünyanın unutulmuşlarına ve yoksullarına hizmet veren bir iletişim aracı.” (s.42)

    ***

    Çatık kaşlının belirgin özelliklerinden biri, sömürgeci ve yeni sömürgeci güçlere yönelik keskin eleştirileriydi. ‘Batılı’/’Kuzeyli’ aydınlara da tepki gösteren ve büyük devletlerin ikiyüzlülüğünü ortaya çıkaran bu eleştirilerde, gazetecilik mesleğinden, ezilenlerden yana yeniden yazılmasını talep ettiği tarihle ilgili bilgisinden ve söyleyiş güzelliğindeki gücünden izler görüyoruz:

    “Bu dünya, bizim dünyamız, bu mezbaha, bu tımarhane tanrının eseri mi, insanların eseri mi? Hangi geçmiş zamandan doğdu bu şimdiki zaman? Niçin bazı ülkeler diğer ülkelerin sahibine dönüştü, bazı insanlar diğer insanların, erkekler kadınların, kadınlar çocukların, mallar insanların sahiplerine dönüştü?” (s.14-15)

    “Eğer Salman Rushdie Hindistan' da kalsaydı ve romanlarını Hindu, Tamil ya da Bengal dilinde yazsaydı hakkında ölüm fermanı verilmesi kimsenin dikkatini çekmeyecekti. Örneğin Latin Amerika ülkelerinde pek çok yazar yakın zamandaki askeri diktatörlükler tarafından ölüme mahkum edildi, idam edildi. Avrupa ülkeleri Rushdie'nin mahkumiyeti karşısındaki öfkelerini ve protestolarını ifade etmek için büyükelçilerini İran'dan çektiler; ama Latin Amerikalı yazarlar mahkum edilip idam edildiklerinde Avrupa ülkeleri büyükelçilerini çekmediler. Çekmediler, çünkü elçileri katillere silah satmakla meşguldü.” (s.70)

    “Bazen Latin Amerika sözgelimi moda olur. Bütün modalar gibi geçici bir moda. O zaman kuzeyin entelektüelleri bize hayranlıkla gelip geçici bir göz atarlar.” (s.113)

    “Uluslararası forumlarda eşitliği ve adaleti yücelten konuşmalar ne kadar çok yankılanırsa, uluslararası pazarlarda Güney'in ürünlerinin fiyatı o kadar düşüyor ve bir eliyle çaldığını diğer eliyle borç veren Kuzey'in parasının değeri o kadar yükseliyor.” (s.114)

    ****

    Galeano’nun eleştirisi yalnızca Batı’ya ya da Kuzey’e yönelmez; Latin Amerika ölçeğinde olduğu kadar dünya ölçeğinde de ırkçılık, adaletsizlik ve eşitsizlik gibi daha sistematik çözümlemeleri gerektiren olguları gözden kaçırmaz. Diğer bir deyişle, kapitalizm eleştirisi yapmamalarına karşın anti-emperyalist olduklarını ileri sürenlerinkiyle aynı safta değildir o:

    “Yoksullara zenginlik ilüzyonları satılıyor, ezilenlere özgürlük ilüzyonları, yenilenlere zafer düşleri ve güçsüzlere iktidar düşleri.” (s.20)

    “Gençlere -yapılarındaki taşlaşmışlık ya da boğucu baskı mekanizmaları yüzünden- politik katılım şansı vermeyen ülkelerde; eğlence ve israf toplumunun yan ürünü olarak dışarıdan ithal edilen ve parazit sınıfların yapay uzlaşmazlıklarından kaynaklanan ama bütün sosyal sınıflara önerilen sözde bir "protest kültür" için en güvenilir zemin sunuluyor.” (s.22)

    “Aslında insanları kafalara indirgeyen kafa işçileri (entelektüeller) ifadesi kadar insanları ellere indirgeyen kol işçileri ifadesi de insanlık durumunun aynı kırılmasının sonucudur. Kapitalist gelişim özürlüler yaratır.” (s.44)

    “Açlığı öldürmek yerine açları öldüren ölüm musibetinden mustarip bu dünya, bütün insanlığa yiyecek olarak vermeye fazlasıyla yetecek kadar besin üretiyor. Ama bazıları açlıktan ölüyor, bazıları hazımsızlıktan. Ekmeğin gaspını garanti etmek için dünyada doktorlardan yirmi beş kat fazla asker var.” (s.69)

    “Sistem alçaklığı alkışlıyor, eğer başarılıysa; başarısızlığa uğrarsa da onu cezalandırıyor. Çok çalanı ödüllendiriyor, az çalanı mahkum ediyor. Barış çağrısı yapıyor, şiddet uyguluyor. Sana komşunu sevmeni vaaz ediyor ama aynı zamanda seni onu yiyerek hayatta kalmaya zorluyor.” (s.111-112)

    “Şairlerin ifade özgürlüğüyle bankerlerin spekülasyon özgürlüğünü aynı kefeye koyanlar var.” (s.112)

    “Savaşların silaha ihtiyacı var, silahların savaşa ihtiyacı var, savaşların ve silahların da düşmanlara ihtiyacı var.” (s.146)

    “Ekonomik güç hiçbir zaman olmadığı kadar tekelleşmiş durumda, ama ülkeler ve insanlar ellerinden geldiği kadar yarışıyorlar:
    Bakalım kim en aza karşılık en çoğu sunacak, bakalım kim yarısı karşılığında iki kat çalışacak. Yolun kenarında, dünyada iki yüzyıllık bir mücadeleyle söke söke alınan kazanımların kalıntıları yatıyor.” (s.151)

    “İş sürekliliği ve öteki işçi hakları bundan sonra arkeolojik bir konu mu olacak? Soyu tükenmiş bir türün anılarından başka bir şey olmayacak mı?” (s.151)

    “Ve sorular dizisinin sonuncusu: Dünyayı ezenler ve ezilenler diye ikiye ayıran paranın küreselleşmesi karşısında emeğin onuru için mücadele de uluslararasılaşacak mı? İşte esas mesele ...” (s.152)

    “2001 yılında, New York kulelerinin yıkılışından kısa bir süre sonra Birleşik Devletler nüfusuna sorular yönelten anketörler farklı olarak, evet, bütün harfleriyle işkence kelimesini söylediler. Ve nüfusun neredeyse yarısı, yüzde 45'i, işkencenin "eğer bildiklerini söylemeyi reddeden teröristlere karşı uygulanırsa" onlara kötü gelmediğini söyledi.
    Altı yıl önce, suç ortaklarının isimlerini vermeyi reddedince, Timothy McVeigh'e işkence yapmak kuşkusuz kimsenin aklına gelmedi. McVeigh'in Oklahoma'da koyduğu bomba çoğu kadın ve çocuk 168 kişiyi öldürdü ama McVeigh beyazdı, Müslüman değildi ve insanları canlı canlı pişirmeyi öğrendiği Birinci Irak Savaşı'ndan madalyası vardı.” (s.132)

    ****

    Öte yandan, Galeano, solun yakın tarihiyle ilgili olarak farklı görüşlere sahip. Küba’ya eleştirel bir mesafeyle yaklaşıyor; çokpartili ve özgür basınlı bir sosyalizmi savunan görüşleriyle bilinen Rosa Luxemburg’dan alıntılar yapıyor (s.126). Küba’ya ilişkin olarak şöyle diyor Galeano:

    “Pazarın her şeye muktedirliğine yanıtın devletin her şeye muktedirliği olduğuna da inanmıyorum” (s.127)

    Prag ve Afganistan yorumu ise şöyle:

    “Nerede, ne zaman olursa olsun, halkların kutsal kendi kaderini tayin hakkına inanıyorum.
    Bunu söyleyebilirim, en ufak bir vicdani rahatsızlık duymadan, çünkü bu hak solun geniş bir kesimi tarafından alkışlanarak sosyalizm adına ihlal edildiğinde de bunu açık açık söyledim, mesela 1968'de Sovyet tankları Prag'a girdiğinde ya da 1979 sonlarında Sovyet birlikleri Afganistan'ı işgal ettiklerinde olduğu gibi.” (s.129)

    ****

    2012’de Latin Amerika yolculuğumda benim için bir tür el kitabı işlevi görmüş olan ‘Latin Amerika’nın Kesik Damarları’ kitabında, yazar, bölgenin sömürgeleştirilme sürecini etkileyici bir dille anlatıyordu. Kitap, kimi zaman bir sanatsal metne dönüşüyordu; kimi zamansa iktisadın derinliklerine dalan akademik bir kitaba. Turistlerin uğrak yeri olan Potosi’nin (Bolivya) gerçek öyküsüydü bu; Avrupalı bankacıların Latin Amerika’yı Potosi’den nasıl vampir gibi emdiğinin öyküsü... Latin Amerika güncemde (bkz. http://latinamerikadabirgezgin.blogspot.com) bu kitaptan birkaç nota ve alıntıya yer vermiştim. Belki de en çarpıcı alıntı –ki muz cumhuriyetlerine gönderme yapıyordu- şuydu:

    “Kuran, muzu, cennet ağaçlarından biri olarak anıyor, ama Guatemala, Honduras, Kosta Rica, Panama, Kolombiya ve Ecuador’un muzlaştırılması, muzun bir cehennem ağacı olduğunu gösteriyor.” (s.108)

    Çatık kaşlı yazar, yazının başında dediğimiz gibi, daha çok, ‘kesik damarlar’la tanındı. Kendisi, bundan bir ölçüde rahatsız olmuştu; çünkü bu kitap daha yazınsal kitaplarını gölgelemişti. Üstelik, polemiğe girdiği ve yukarıdaki alıntıda da anılan Llosa’nın yüzeysellik eleştirilerine de konu olmuştu. Aslında, Latin Amerika’nın damarlarında Galeano gibi yazarlar ve hepsinden önce beslendiği halk kültürleri sayesinde ipince ama taptaze bir kan akıyor şimdi. Damarlardaki kesikler kabuk bağlıyorlar; yüzyıllar süren sömürüden sonra ne kadar olabilirse o kadar... İşte bu “ne kadar olabilirse o kadar” düşüncesidir sonsuzluğa uğurlanmasından sonra bile Latin Amerika’nın ve Galeano’nun kaşlarını çattırmakta ısrarcı olan...
  • 319 syf.
    ·Beğendi·İnceledi·10/10
  • 120 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Dikkat: Tatkaçıran/oyunbozan içerir.

    İki Çocuk Öyküsü:
    'Başka Karıncalar Diyarı Ve Yerle Gök Arasında'

    Ulaş Başar Gezgin


    Erdoğan Kahyaoğlu'nun ikinci çocuk öyküsü olan 'Komutan Anti: Başka Karıncalar Diyarında' kitabını ve ilk kitap olan 'Suşa ile Kiki: Yerle Gök Arasında'yı okumak, insanı, çocuk öyküsü yazmanın apayrı bir sanat olduğuna ikna ediyor.

    'Başka Karıncalar Diyarında'da, bir öbek karınca, yaklaşmakta olan Büyük Yağmur'a karşı önlem almak durumundadır. Büyük Yağmur'da yuvaları yıkılacaktır. Yeni yuva kurabilecekleri bir yer bulmalıdırlar. Kraliçe karınca, bir takımı görevlendirir. Takımın başında, Komutan Anti vardır. Yolda bir örümceğin yaşamını kurtarırlar. Az gittikten uz gittikten sonra, bir yere varırlar. Burada köleleştirilmiş karıncalarla karşılaşırlar. Bu karıncalar köleleşmişlerdir; çünkü yaşadıkları gönencin bir sonucu olarak, asker karıncaları işçi karıncaya çevirmişlerdir. Nasılsa asker karıncalar, bir işe yaramamaktadır. Birgün, büyük antenli ve kalın kafalı karıncalar gelirler ve onları tutsak ederler.

    Komutan Anti ve yanındakiler, efendilerle dövüşürler ve zincirlerinden kurtulabilmeleri için, eski asker ve işçi tüm karıncalara savaş eğitimi verirler. Sonunda tutsaklar, efendileri darmadağın ederler. Komutan Anti ve yanındakiler, yeni bir yuva aramayı, kaldıkları yerden sürdüreceklerdir. Kurtardıkları karıncalar, kendi yuvalarının yakınında, Komutan Anti'nin topluluğunun yaşayabileceği bir yuva sunarlar. Yolcular, diğer karıncaları çağırmak için geri dönerler. Ancak, geç kalmışlardır; Büyük Yağmur'a yakalanırlar. Belki, yuvaları da çoktan dağılmıştır. Daha önce canını kurtardıkları örümcek, yardımlarına yetişir. Sağsalim yuvaya varırlar. Yuvaları, yerli yerindedir.

    Yazar, 'çoklu-anlamlı' olarak adlandırılabilecek bir metin üretmiş. Bu metin, bir çocuk öyküsü olarak okunabilir elbette. Öte yandan, bir büyük masalı olarak da okunabilir: Osmanlı Padişahı Orhan Bey, Gelibolu'yu savaşsız almıştı. Çünkü Gelibolu halkı, depremden sonra, başka yerlere dağılmıştı. O çağlarda değiliz artık. İnsan, hele çok sayıda insan, öyle elini kolunu sallayarak bir ülkeden ötekine geçemiyor. Çağımız insanının anayurdunu topluca değiştirmesi zor. Topluca değiştirebiliyorsa, çoğunlukla köle ya da daha kibar deyişle 'işçi' olmak koşuluyla gerçekleşiyor bu. Karıncaların yolculuğu, buradan da okunabilir.

    Tutsak karıncalara geldiğimizde ise, Yazar'ın bilinçli ya da bilinçsiz olarak, askerci (militarist) bir tutum takındığını görürüz. Sezdirisi (ima) şudur: "Sakın ha orduyu dağıtmayın, dağıtırsanız köle olursunuz." Bu görüş, en asker-karşıtı insanların bile kabullenebileceği enazcı (minimalist) bir görüş. Ancak, biraz daha düşünüldüğünde, tüm devletlerin aynı gerekçeyle silahlandığı görülecektir ve hiçbiri haksız değildir. Madem ki tarih, güçlünün borusunun öttüğü bir arenadır; kötülerin de iyilerin de silahlanmak istemesi, gayet doğaldır.

    Çocuk öyküsü olarak okunduğunda ise, usta bir metinle karşı karşıya olduğumuzu görürüz. Zaten, bir yandan büyüklere bir yandan küçüklere yazmak, kolay değildir. Çocukları düşük zekalı sayan, anlatı niteliği bile taşımayan metinleri 'öykü' diye çocukların burnuna dayamak, piyasanın genel hastalığı ne yazık ki.. Bu bayağılığı aşan bir öyküyle karşılaşmak ne kadar sevindirici..

    'Suşa ile Kiki: Yerle Gök Arasında'ya baktığımızda, kaplumbağa Suşa ile kuş Kiki'nin yolculuğuna katılırız. Diğer kitapla karşılaştırıldığında bu kitap, anlatısal olmaktan çok kişiliklerin derinliklerine inen bir öyküdür. Bir kuşun ve özellikle de bir kaplumbağanın yansıyapısı (psikoloji), oldukça başarılı bir biçimde veriliyor. Yazar'ın, bu öyküyü kaleme almadan önce, "kaplumbağa olmak nasıl bir duygudur?" türünden insanbilimsel bir soruyla uzun uzun uğraştığı anlaşılıyor. Yoksa, bir kaplumbağanın kabuğundan hoşnutluğu, hoşnutsuzluğu ve diğer nesnel ögeler, bu kadar iyi nasıl verilebilirdi?..

    Suşa'yla Kiki, yeryüzüyle gökyüzünün birleştiği yeri aramaktadırlar. Bulamazlar, ama yola devam ederler. Belki birgün oraya ulaşacaklardır. Sonunu bilemeyiz. Bu öteyi arama düşüncesi, çocuk öykücülüğünün piri olan Samed Behrengi'nin 'Küçük Kara Balık' adlı öyküsünde de vardır. Behrengi’yle ilgili bölümde açıkladığımız gibi, küçük kara balık, balıkları yutan karabataklara ve büyük balıklara aldırmaz; ırmağın nereye aktığını merak etmektedir. Yolda, bir de, ters ters değil düz düz giden bir yengeçle karşılaşır. Kuşkusuz, bunlar ve benzeri öğeler, Behrengi'nin uygar uymazlığını (sivil itaatsizlik) imlemekte; çocuklara, herkesçe yapılanların, kimi zaman, mantıklı olmayabileceği düşüncesini vermektedir. Aynı biçimde, Kahyaoğlu'nun yolculuk öyküsü olma ortak özelliğini taşıyan iki öyküsü de, çocuklara, sırasıyla, yardımlaşmayı, dayanışmayı, açık görüşlü olmayı ve gerçekçi olup olanaksızı istemeyi öğütlüyor. Ancak, öğüt verirken, ders havası taşımıyor; iletisini öykünün akışına yediriyor.

    Çocuklarımıza armağan edebileceğimiz az sayıdaki güzel öykü kitabından ikisi, 'Komutan Anti: Başka Karıncalar Diyarında' ve 'Suşa ile Kiki: Yerle Gök Arasında'. Bu basbayağılıklar dünyasında güzel kitaplar okumak, bizim kadar çocuklarımızın da hakkı...


    Kaynakça

    Kahyaoğlu, Erdoğan (Haziran 2003). Komutan Anti: Başka Karıncalar Diyarı. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

    Kahyaoğlu, Erdoğan (Ocak 2003). Suşa ile Kiki: Yerle Gök Arasında. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.



    Kaynak: Gezgin, U. B. (2017). Anlatıbilim Açısından Roman, Öykü ve Masal İncelemeleri (2000-2017) [Novel, Story and Fairy Tale Analyses through Narratology].

    ANLATIBİLİM AÇISINDAN ROMAN, ÖYKÜ VE MASAL İNCELEMELERİ (2000-2017)

    Prof.Dr. Ulaş Başar Gezgin

    Yazında Ezilenler ve Ezilenlerin Yazını
    1. Marksist Açıdan Türk Romanı.
    2. Sovyet Türkologlarının Gözüyle Türk Yazını.
    3. Yaşar Kemal’i Yaşar Kemal Yapan 6 Özellik.
    4. ‘Boynu Bükük Öldüler’: İlk Yılmaz Güney Romanı.
    5. Yıllar Sonra Yeniden Genç Gorki ve Arabesk.
    6. İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu?
    7. Bulgaristan Hatırası Bir Marksist Türkolog: İbrahim Tatarlı

    Sabahattin Ali Yazını
    8. Anlatıbilim Açısından Kürk Mantolu Madonna.
    9. Merhum Marko Paşa’nın Size Çok Selamı Var.
    10. ‘Değirmen’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    11. ‘Kağnı’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    12. ‘Yeni Dünya’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    13. ‘Sırça Köşk’te Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    14. ‘Ses’te ve ‘Esirler’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.

    Gülmece ve Hiciv Anlatıları
    15. Muzaffer İzgü Öykücülüğü: Azrail’den Bir Namussuz’a.
    16. Gülmece yazarı olarak Hasan Hüseyin: ‘Made in Turkey’.
    17. ‘Bay Düdük’ (1958).
    18. Bir Heccav Olarak Ümit Yaşar Oğuzcan.

    Çokkültürlü Yazın Çokkültürlü Toplum
    19. Türk Yazınında ‘Etnik Öteki’ İmgesinin Açımlanmasına Giriş Olarak Hüseyin Rahmi Yazını ve “Yankesiciler” Adlı Öykü.
    20. Çokkültürlü Toplum Çokkültürlü Öykü: Sait Faik Öykücülüğünde Ermeni İmgesi.
    21. Saroyan Öykücülüğü ve Yetmiş Bin Süryani.

    Masallar ve Efsaneler
    22. Eskimeyen Bir Yazın Evreni: 30 Yıl Sonra Yeniden Behrengi.
    23. Ferçler ve Zebler: ‘Binbir Gece Masalları’ Üstüne Bir İçerik Çözümlemesi Denemesi
    24. ‘Masalın Aslı’.
    25. ‘Vietnam Efsaneleri/ Vietnam Söylenceleri’.
    26. Tibet Masalları.

    Vietnam ve Tayland Yazını
    27. ‘Direnme Savaşı’: Direnenlerin Tarafından Vietnam-Amerikan Savaşı.
    28. ‘Şafakta Kazandık Zaferi’.
    29. Bir Vietnam-Amerikan Savaşı Romanı: Gök Cephesi
    30. Siyam Romancılığı Bağlamında Romanda Gerçeklik Sorunu.
    31. Siyamlı Romancı Siburapha’nın Yaşamı.
    32. Siyamlı Şair Sunthorn Phu’nun 'Phra Abhai Mani' Adlı Yapıtındaki Anlatının Özeti ve Değiniler.

    Türkiye Yazını, Türkçe Yazın
    33. Öykücü Yönüyle Ahmet Cemal’i Anarak.
    34. Torik Akını: Az, Öz, Akıcı, Okunası
    35. İstanbul Öyküleri.
    36. Onyıllar Sonra ‘Vatandaş’ı Yeniden Okumak
    37. Ölü Çiçekler Müzesi’nde Gezinti.
    38. ‘Uzaklara Mektuplar’.
    39. Ali Rıza Arıcan Öykücülüğü
    40. Puslu Kentin Mavisi: Modern Çin’den Öyküler.

    Taylan Kara Yazını
    41. Poe’nun Kuzgunu: Derinden ve Uzun...
    42. ‘Böyle de Buyurabilirdi Zerdüşt’: Hiççi Bir Başarı Öyküsü.
    43.‘Vasatlığa Giriş Dersleri’: Yine de İnsana Dair.
    44. Vasat Edebiyatı 101: Mizahla Polemik Arasında.

    Ütopya Anlatıları
    45. Uzaklaşan Ütopya ve Distopyalaşan Dünya.
    46. Devrim Öncesi Edebiyatında Ütopya: Kızıl Yıldız (1908) Örneği.

    İranlı Öykücüler
    47. İranlı Öykücüler: Hem Yakın Hem Yakın (1-4).
    48. Çağdaş İran Yazınının Öncüsü Sâdık Hidâyet (1-4).

    Avrupa Yazını
    49. Fransız Yazınında Bir ‘Muhalif Yazar Miti’ni Sorgulamak: Marguerite Duras.
    50. (Ölüm Yıldönümünde) Jose Saramago’yu Anarak...
    51. Bilişsel Bilimlere İlişkin Bir Roman: ‘Düşünce Balonları’

    Diğer Yazılar
    52. Darüşşafaka ve İmkansız Hayatlar.
    53. Endonezya’dan Bir Öykü: ‘Kral, Cadı ve Papaz’.
    54. Azerbaycan’dan Bir Öykücü: Anar.
    55. ‘En-Dor’a Giden Yol’.
    56. İki Çocuk Öyküsü: ‘Başka Karıncalar Diyarı’ ve ‘Yerle Gök Arasında’
    57. Defterde Kalan Borges (1899-1986) Dipçeleri.
    58. Latin Amerika’nın Çatık Kaşları: Bir Cehennem Ağacı Olarak Muz Ağacı.
    59. Başka Dünyalar Açısından Nobel Yazın Ödülü’ne İlişkin Değiniler.

    Gezgin Yazını
    60. Ulaş Başar Gezgin’le Yeni Romanı Üzerine (Söyleşi).
    61. Babasız Bir Roman Kişiliği Yaratmak (Söyleşi).
1978 İstanbul doğumlu yazar, şair, çevirmen ve bilişsel bilimci. 109 kitabı bulunmaktadır.
Yazar
Doktora
İstanbul
38 okur puanı
09 Ağu 16:34 tarihinde katıldı.

Okuduğu kitaplar 53 kitap

  • Eleştirel Psikolojide Bir Yolculuk
  • Bilişsel Bilimler Elkitabı
  • Ötekiler Açısından Tarih
  • Bir Mürekkep Testi Olarak Film
  • Latin Amerika'nın Kesik Damarları
  • Komutan Anti Başka Karıncalar Diyarı
  • Anar'dan Seçme Öyküler
  • Düşünce Balonları
  • Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş
  • Kör Baykuş

Kütüphanesindekiler 53 kitap

  • Eleştirel Psikolojide Bir Yolculuk
  • Bilişsel Bilimler Elkitabı
  • Ötekiler Açısından Tarih
  • Bir Mürekkep Testi Olarak Film
  • Latin Amerika'nın Kesik Damarları
  • Komutan Anti Başka Karıncalar Diyarı
  • Anar'dan Seçme Öyküler
  • Düşünce Balonları
  • Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş
  • Kör Baykuş

Beğendiği kitaplar 47 kitap

  • Eleştirel Psikolojide Bir Yolculuk
  • Bilişsel Bilimler Elkitabı
  • Ötekiler Açısından Tarih
  • Bir Mürekkep Testi Olarak Film
  • Latin Amerika'nın Kesik Damarları
  • Komutan Anti Başka Karıncalar Diyarı
  • Düşünce Balonları
  • Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş
  • Kızıl Yıldız
  • Sen

Beğendiği yazarlar 100 kitap

  • Vedat Türkali
  • Turgut Uyar
  • Nurullah Ataç
  • Falih Rıfkı Atay
  • Molière
  • Sun Tzu
  • Aleksandr Puşkin
  • Gustave Flaubert
  • Ferit Edgü
  • Montaigne