“Ne var ki, kaderin tüm beklentilerimi yerine getirmesi ve benim de bunun ötesinde hiçbir şey talep etmeyişim bir alışkanlık hâline geldiğinden, bu hâl giderek yaşamımda bir heyecan eksikliğine ve cansızlaşmaya yol açtı. O dönemde, bazı yarı farkındalık anlarında, bilincine tam varmadan içimde özlemini çektiğim şeyin arzulardan ziyade, arzulama arzusu olduğunu hissediyordum; daha güçlü, daha bağımsız, daha tutkulu, daha doyumsuz istek duyma; daha yoğun yaşama, belki de acı çekme ihtiyacıydı. Fazlasıyla aklı başında bir yöntemle, varoluşumdan bütün çelişkileri uzaklaştırmıştım ve bu çelişki yokluğu, canlılığımı söndürüyordu. İsteklerimin giderek daha da azaldığını ve zayıfladığını, duygularıma bir tür donukluğun yerleştiğini görüyordum; belki de en iyisi, şöyle ifade edecek olursam, bir tür ruhsal iktidarsızlık ve yaşamda tutkuyla yer alabilme yetersizliği hissettiğimi söyleyebilirim.”
“Bu andan itibaren, kendinizi düş kırıklıklarına uğratmaya son verin. Kendinizi kalabalıklardan ayırın. Sıradan olmaya ve size dayatılanları yapmaya daha ne kadar dayanacaksınız?
Kendiniz olmak için pek fazla zamanınız yok.”
"Hem Hristiyanlığın kiliselerinde hem islamın camilerinde, tüm inananların "'kardeşliği", "Allah katında herkesin eşit olduğu" türünden söylemlerle yanılsama sürdürülür. Ama ertesi gün, zengin Hristiyan ya da Müslüman patron, tıpkı eskiden olduğu gibi, kendi inanan işçi dostlarını sömürmeye, soymaya, aşağılamaya ve aldatmaya devam eder. Dinin teorisi ve pratiği arasında bu göze batan gelişkiye dikkat çekildiğinde ise, üzgünce başlarını sallayacaklar ve bu günahkar dünyada insanoğlunun mükemmel olmadığı gevelemelerini mırıldanacaklardır. Bu gevelemeler işçiler için küçük bir tesellidir…”