Parmak izi nasıl kişiye özgü ve değiştirilemezse,
Ruhun izi de insanın yaratılıştan taşıdığı yönelişi ve hakikat arayışını (fıtrî yönelişi) temsil eder.
“Parmak izi misali, Ruh’un izi de İSLAM’dır” ifademde ; insanın biyolojik tekilliği ile ruhsal/fıtrî yönelimi arasındaki paralelliğe vurgu yapıyorum. Parmak izi, kişinin bedensel düzeyde eşsiz ve değiştirilemez kimliğini temsil ederken; “ruhun izi” metaforum, insanın yaratılıştan taşıdığı anlam arayışı, değer ihtiyacı ve aşkınlık yönelimine işaret eder.
Psikoloji literatüründe insanın yalnızca biyopsikososyal değil, aynı zamanda varoluşsal bir varlık olduğu kabul edilir. Viktor Frankl’ın logoterapisinde olduğu gibi, insanın temel itkilerinden biri anlam bulma ihtiyacıdır.
Bu sözümde , anlam arayışının rastlantısal ya da kültürel bir inşa değil, fıtrî bir yönelim olduğunu savunuyorum.
İslamı “ruhun izi” olarak tanımlamam, onu dışarıdan öğrenilen bir inanç sistemi olmaktan ziyade, insanın iç dünyasında zaten var olan hakikat çağrısının adı olarak konumlandırıyorum. Bu yaklaşımım, modern psikolojideki öz–kendilik uyumu kavramıyla örtüşür: Kişi, fıtratına uygun bir değer sistemiyle yaşadığında ruhsal bütünlük, içsel denge ve anlamlılık hissi artar; aksi durumda ise varoluşsal boşluk, yabancılaşma ve iç çatışma ortaya çıkar.
Dolayısıyla , İslam’ı yalnızca bir inanç tercihi değil;
ruhun tanınması, okunması ve kendine dönmesi olarak çerçeveleyebiliriz.
Nasıl ki parmak izi silinemezse, bu bakış açıma göre insanın hakikate yönelişi bastırılsa dahi tamamen yok edilemez; yalnızca örtülebilir.
Her insan dünyaya eşsiz bir parmak iziyle gelir.
Kimseyle aynı olmayan bu iz, varlığın ayırt edici mührüdür.
Ruh da böyledir; görünmez ama inkâr edilemez bir iz taşır.
İnsanı hakikate yönelten, anlam arayışına sürükleyen derin bir