"Daha önce, öncelik taşıyan, kendini ve en yakın arkadaşlannı yaşatma meselesiyle* ilgili olmayan her şeyin nasıl değerini kaybettiğini anlatmıştım, insanın kişiliği, savunduğu bütün değerleri tehdit eden ve kuşkuya boğan zihinsel bir çalkantıya yakalanmasına neden olan bir noktaya geliyordu. Artık insan yaşaminin değerini ve insan onurunu tanımayan, kişiyi iradeden yoksun bırakan ve (fiziksel kaynaklarından son kırıntısına kadar planlı olarak yararlandıktan sonra) imha eden bir dünyanın etkisi alanda, kişisel ego sonunda değerini kaybediyordu."
"Mizah duygusu geliştirme ve olaylan mizahi bir ışık altında görme çabası, yaşama sanatında ustalaşırken öğrenilen bir hiledir. Ama her an her yerde acı bulunmasına karşın, bir toplama kampında bile yaşama sanatını uygulamak olasıdır. Bir benzetme yapacak olursak, bir insanın acı çekmesi, boş bir odadaki gazın davranışına benzer. Boş bir odaya belli bir miktarda gaz verildiği zaman, oda ne kadar büyük olursa olsun, gaz odanın tamamına yayılır. Ne kadar küçük ya da büyük olursa olsun, acı da insanın ruhuna ve bilincine tamamen yayılır. Dolayısıyla insanın çektiği acının “büyüklüğü” kesinlikle görecelidir."
'kulağındaki ölümün umutsuzluğuna karşı son bir şiddetli isyan anında, ruhumun, beni çevreleyen iç karartıcı hüznü parçaladığını hissettim. Bunun bu umutsuz, anlamsız dünyayı aştığını hissettim ve nihai amacın varlığına ilişkin soruma bir yerlerden gelen “evet" yanıtını duydum. O anda. Bavana’da şafağın mutsuz grisinin ortasında, ufukta resmedilmişçe - sine duran uzaktaki bir çiftlik evinin ışığı yandı.
Ansızın, ortalığı bir sessizlik kapladı ve gecenin içinden, sık sık çalınarak eskitilmemiş, alışılmamış, umutsuzcasına hüzünlü bir tango duyuldu. Keman ağlıyor, bir parçam da onunla birlikte ağlıyordu'