Evet, ben de herkes gibi, marazlarımı başkalarıyla paylaştığımı fark edince bencilce rahatlıyorum. Ne de olsa en kötü şeyler, bizden başka kimsenin başına gelmeyenler.
“Bedenim uykuyla buluşur buluşmaz onlar da geçmişin anısından, hatıranın tortusundan, hayalin buğusundan, buldukları bütün ince çatlaklardan sinsice süzülerek aklımın karanlığına doluşuyorlar. Öyle ağır, öyle sıkıntılı bir hal yüklüyorlar ki bana, sabahı zor ediyorum.”
Hollandalılar, Bahreyn'in sığ denizini kazık çakarak doldurmakla mühendislik harikası yaratıyorlarmış gibi bir de böbürleniyorlar.
Dışarıda pek çevreci geçinen memleketler, dünyanın öbür köşelerinde öyle değiller. Hollanda ve Japonya bunların başında gelir. Kyotolarını süsleyen ama Amazon'daki yağmur ormanlarını kazıyan Japonların yanında, Hollandalılar da Bahreyn'in su ve istiridye kaynaklarını tüketen sözde çevreciler... Kıyıların dolması yüzünden denize alttan alta karışan tatlı su kaynakları da tıkanıyor. Dahası bu su kaynaklarına muhtaç istiridye yatakları yok oldukça da ünlü Bahreyn incileri tarihe karışıyor.
"Banuş" denilen beyaz yelkenli balıkçı tekneleri denize açılmadıkça ve inci avcıları geçim kaynaklarının kuruduğunu gördükçe herkesin onlarla birlikte içinin kan ağlaması gerekir ama nerede? Üçüncü dünya ülkesi, sırf maddeten değil, zevk bakımından da fakir ülkedir. Nebi Salih'teki sık hurma ağaçlarının meydana getirdiği vahalar, o vahalardaki tatlı su göletlerinde rengarenk balıklarla yüzme öğrenen çocuklar (1970'lerde dahi bu böyleydi) artık kurumuş, beli bükülmüş, sararmış otlarla dolu arsalarda oyun oynuyorlar dahi diyemeyeceğim; çünkü yakında hepsinin yerine bina dikilecek. Denizden arazi ve para kazanmak pek tatlıdır. Ama ağızları tıkanan tatlı su kaynakları denize kavuşamadıkça, onları bekleyen istiridye kaynakları kayboldukça, ne eski inciler ne de balıklar bulunur.