Zaman geçiyor, zaman geçiyor... Her gün aynı, hep aynı. Bir hafta bir saat gibi. Hafızalarda yer etmeyen gün doğumu ve gün batımı. Sahte gülücükler, sıradan sohbetler. Zamanı "öldürmek" için geçirilen saatler, günler, haftalar, aylar, yıllar... Hep aynı şeylerin kölesi kıvamında ruhsuz anılar. Bunlar anı bile değil, sadece veri. Bellekte boşa yer kaplayan, ne olduğu tanımlanamayan ama yine de yer işgal eden veriler yığını.
İçim sıkılıyor, içim acıyor. Bir şeyler yanlış, bir şeyler rahatsız ediyor beni. Sanki varolmanın kendisi sıkıyor, acı veriyor. Anılar ya da biriken veriler ağırlaşıyor. Gülücükler bardakdan boşalırcasına yağıyor, ama ıslatmıyor. En büyük veri yığını. Renkler toz içinde, "belirlenmiş" renklerle idare ediyoruz. Siyah ile beyaz da değil hani, ama renkli de değil. Rengin ruhu alınmış, yerine iç sıkan "renksizlik" nüfuz etmiş. Bir şeyler yanlış, bir şeyler bulanık.
Tatsız yürüyüşler... "zayıflamak için günde en az bir saat yürümelisin" tatsızlığında. "Meli ve malı" kanunlarıyla bir oraya bir buraya devam eden yürüyüşler. Tükettiğimiz anıların faturası bir hayli yüksek, nasıl ödeyeceğiz?
Garip işler dönüyor Olric: karışık işler. Görünüşte olağanüstü bir durum yok. Ben Nermin'i seviyorum. Nermin de beni seviyor. Bu durum gün gibi aydınlık; karanlıkta kalan yalnız o 'şey'. Sessizce duruyor orada, olaylara karışmadan. Nermin, diyorsun; peki, diyor. Peki, bildiğin gibi yap. Bana dokunma da. Aslında kötü bir 'şey': duygusuz, acımasız. Benim dışımda hiç bir varlık onu ilgilendirmiyor. Onu seviyorum, diyorsun: boyun eğiyor. Ya da öyleymiş gibi yapıyor. Sevemiyorum, diyorsun: aynı katılık. Birden ürperdi. Sevmiyorum... bunu söylemeye hakkım yok. Bunu söyleyemem. İşleri karıştırmış olurum. Söküp atmalıyım bu duyguyu içimden. Doğru da değil. Anlatamadığım bir 'şey' yüzünden kimseyi suçlayamam. İçimdeki düzenle ilgiliydi huzursuzluğum. Dışımdaki düzenle bir ilgisi yok, Nermin'e dış düzen mi diyorsun? Susun!