Babaevinde yapayalnız kalmış bir çocuk gibi hissettim kendimi. Yapayalnız çocuk imgesi gülümsetti beni.
" Daha neler küçülde cebime gir" derdi Evgenia duysa. Hayır, Güzide öyle derdi..
Evgenia anlayışla gülümser ;
" Evet, sen küçük bir çocuksun." der, belki abartılı bir öpücük bile kondururdu.
O anda ikisini de ne kadar özlediğimi hissettim.
" Bir gönülde iki sevda olmaz, yalan olabilir" demiş şair. Hayal kırıklığına uğratmak istemem, yalan ya da gerçek iki kadını da birden özlüyorum şuan.
Çaresizlik nasıl da acıtıyor insan yüreğini..
( Güzide, ölmüş eşi.)
İnsanlık bitti, her şey bitti bu şehirde..
Yalnız toplumun dibindeki adamlar değil, hepimizin ortak vurdumduymazlığı, ortak acımasızlığı, ortak cahilliği bitirmişti bu şehri.
Ama hâlâ kalıntılarıyla beslenip duruyorduk işte ;
" Dişleri için öldürülen bir filin devasa gövdesini didikleyen akbabalar gibi.."
Nasıl Osmanlı bu kenti aldığında külliyeler kurduysa, uluslar ötesi şirketler de kendi amaçları için bu tür merkezler açıyor.
Bilirsiniz, külliyeler ; camileri, medreseleri, kütüphaneleri, hastaneleri, konuk evleri, aşevleriyle bir tür kürtürel hizmet kurumlarıydı.
Oysa markaların, alışveriş merkezlerinin tek derdiyse para ve daha çok kâr.
İstanbul'un tarihiymiş, kültürüymüş, güzelliğiymiş kimsenin umurunda değil. Durmadan oteller, gökdelenler, köprüler..
Tek dertleri daha çok rant, daha çok vurgun, daha çok avanta..