“İstekle midir içtiğimiz bade azizim
Dert ateşini zehr ile söndürmek içindir
Mey neş’eye de zevke de mahsus değildir
Erbab-ı gamı belki tez öldürmek içindir”
Marka giymenin hususi değil umumi bir şey olduğunu; marka ve imzanın iki ayrı zihniyeti temsil ettiğini söylesem.Zevki olanların terzisi olduğunu desem. Terziler birer sanatkardır ve imzaları vardır değil mi?Oysa marka kolektif bir çabanın ürünüdür. Aslına bakarsan o da bir nevi konfeksiyon. Marka sahibi şirket , markalı pantolonu giyen erkeği veya marka parfüm sürünen kadını bütün dünyadan devşirdiği sürüsüne katıyor. Kovboyların sığırları damgalaması gibi. Marka hegemonik bir şey. İnsanlar makineye nasıl güle-oynaya teslim olmuş ise markaya da öyle tapıyor. Bu tam bir mistifikayon. Marka giyerek sürüden ayrıldığını sanıyorsun. Farkı fark edin, diyorsun. Heyhat! Bu alanışın daniskası. Gerçekte sen de bu markanın bir neferi oluyorsun.
Oysa imza şahsi ve muhteremdir. Tektir, biriciktir. Ecdadımız içinde bazı sanatçılar benlik davası gütmemek için eserlerinin altına imza atmamıştır. Var olmak, kesretten kurtulup vahdete erişmektir. “Ah teslimiyet” sözü bu manadadır. Mesela dünyadaki onca minare arasında Türk minaresi bir imzadır. Uzaktan gördüğümüz bir beldede Türk minaresi varsa, ecdadımız oraya bir imza atmıştır. Marka insanların şahsiyetini siler, onları tek tip yapar. İmza çeşitliliktir. Şahsiyetin muhafazası, kimliğin ispatıdır. Türk minaresi milletin imzası ise her minare camiyi yapan mimarın imzasını taşır. Her caminin minaresi farklıdır.
Yalancı dünyaya konup göçenler
Ne söylerler ne bir haber verirler
Üzerinde türlü otlar bitenler
Ne söylerler ne bir haber verirler
Yunus der ki gör takdirin işleri
Dökülmüştür kiprikleri kaşları
Başları ucunda hece taşları
Ne söylerler, ne bir haber verirler
Öyle deme Yunus Baba soruya yine cevabı sen veriyorsun, “Nola acep benim halim/Kabre vardığım gece” diyorsun.
Sen öyle diyorsan ya ben ne diyeyim?En iyisi bu gözyaşı yurdundan gideyim.