Gökyüzündeki yıldızların, yeryüzündeki canlıların, yeraltındaki taşların henüz insanlara seslenebildiği bir dünya gerekir. Hikayesini doğa tarihinin içine gömebilen, geçmişin bilgisini uzakların bilgisiyle harmanlayan, deneyimin basamaklarında rahatça inip çıkabilen bir anlatıcı gerekir. Bir ucu yerin altında, diğeri bulutlara uzanan bir merdiven gerekir. Bugün artık ne böyle bir ateş ne böyle bir merdiven ne de böyle bir anlatıcı var.
Filmlerinde de çoğu kahramanını bir yolun başında ya da sonunda, taşranın oynak sınırına odaklanarak anlattı. Bir yere
yerleşebilenleri değil, esas yerleşemeyenleri anlatacağını daha Kasaba'da hissettirmişti.
Taşrayı taşra yapan şeyin bir sahicilik ya da kendine yeterlilik değil, bir ufuğun uzakta belirmesi olduğunu anlatıyordur Ceylan.
Ufuk bir kez belirince, insan gözlerini bir kez yola çevirince, yaşadığı yerle arasında bir çatlak oluşur. En yakındaki hayat hayat
olmaktan çıkar.
"Çünkü sözcüklerin içlerinin dolu olduğuna hiçbir şüphe duymadan inananların dünyasında yaşıyoruz. Bu yüzden bu kadar kutsal şey, bu kadar kan ve gözyaşı var."