CemCBG
mesaj-gonder
coklupaylas
ucnokta_yatay-1
TAKİP ET
CemCBG
@Rogojin
t.co/9FadkD94B4 Lütfen bu imza kampanyasına katılın. İnsanlar hayvanları dilediği öldürebilir, avlayabilir, onlara tecavüz edebilir diye düşünen ve böyle yapan insanlar var. Yasalara göre böyle yapan bir insan suç değil, kabahat işlemiş oluyor. Bunu vicdanımız kabul etmiyor. Yasalarımız da kabul etmemeli.
KİTAPLARDA OKUDUKLARIMIZI UNUTUYORSAK HÂLÂ NEDEN OKUMALIYIZ? Cemal Tunçdemir ‘Okumak’, insanlar için, görmek veya dinlemek gibi doğal bir eylem değil. Iowa eyaletinin Ames kentinde yayınlanan yerel “Ames Daily Tribune” gazetesinin köşe yazarı Rod Riggs, hızlı okuma kurslarının yayılmaya başladığı 60’lı yılların ortasında, bir arkadaşının bu kurslardan birine gittiğini yazacak ve şu şakayı yapacaktı; ‘’Tolstoy’un Savaş ve Barış romanını 20 dakikada bitirmiş. Rusya hakkındaymış kitap’’. Yönetmen Woody Allen’ın, ‘Parayı Al ve Kaç’ filminde bir sahnede kullandığı replikle daha da ünlendi bu şaka. 1300 sayfalık bir romanı okumuş birinin sonradan romandan aktarabildiği tek bilgi, konusunun Rusya’da geçtiğiydi. Bu şaka, bir hata olarak, sadece hızlı veya yüzeysel okumanın bir sonucu olarak kullanılageldi. Ama sorun bundan biraz daha derin. Rusya’nın üç aristokrat ailesinin Napolyon Savaşları dönemindeki öyküleri üzerine kurulmuş bu görkemli romanın ilk bölümünde karakterleri tanıma sürecini başarıyla geçen ve yine bu tür okurların çoğunun deneyimlediği gibi ‘hiç bitmesin’ isteyerek okuyan bir okura da birkaç ay sonra sorduğunuzda vereceği bilgiler, Riggs’in ‘hızlı okuyabilen’ arkadaşının yanıtından çok fazla uzun olmayabilir. Peki sadece ‘tuğla kalınlığında’ kitaplarla ilgili bir sorun mu bu? Geçen yıl okuduğunuz birkaç kitabı düşünün. Neler hatırlıyorsunuz? Veya bu kitaplarda okuduklarınızla ilgili ne kadar şey anlatabilirsiniz? Kişiden kişiye, ilgiden ilgiye değişebilir bunun yanıtı ama değişmeyen şey hep şu olacak; Bazı istisnalar olabilmekle birlikte, neredeyse hiçbirimiz, okuduğumuz kitaplardan, sandığımız kadar şey hatırlamıyoruz. Okuduklarımızın çoğunu unutuyoruz. Bu gerçekle yüzleştiğimiz anlarımızda ise, ortamlarda okuduğumuz bir kitabın bahsi açıldığında küçük düşmekten beyin sağlığımızla ilgili endişelere kadar uzanan geniş bir yelpazede sonuçlar bizi bekliyor. Tıpkı, New Yorker dergisinden Ian Crouch’un yaşadıkları gibi… 2013 Mayıs’ında dergide yayınlanan ‘Okuduğumuzu Unutma Laneti’ yazısında, bir arkadaşının, Richard Hughes’ın, 1929’da yazdığı “Jamaika’da Bir Fırtına” adlı romanını ona hararetle tavsiye ettiğini aktarıyor Crouch... Aynı günlerde birkaç kişiden daha olumlu eleştiriler duyunca, hemen internetten sipariş verir. Birkaç hafta sonra eline geçtiğinde de hemen hevesle okumaya koyulur. İlk sayfada yaşamaya başladığı şüphe, beşinci sayfaya ulaştığında tamamen kaybolur. Artık emindir; Bu romanı daha önce okumuştur. Hem, çok değil 3 yıl kadar önce... Hem de yine bir arkadaşının hararetli tavsiyesi üzerine... Crouch bu şaşkınlığın tetiklediği ‘acaba diğer kitaplardan da unuttuklarım var mı’ endişesi yüklü bir merakla hemen kütüphanesine göz gezdirmeye başlar. Her kitaba baktığında, “Jamaika’da Bir Fırtına” romanı gibi ‘kitabı okuduğunu bile unutmaktan’ biraz farklı dozlarda da olsa ‘unutmalarıyla’ yüzleşir: ‘’Raflardaki kitapların sırtları genelde tanıdık geliyor. Kitapların isimleri ve başlıkları, bazılarının karakterlerini, bazılarının da kabaca olay örgüsünü hatırlatıyor. Sıklıkla da o kitabın bende uyandırdığı temel modu veya hissi… Ama rafta dizili olanları veya okuyup da kütüphanelere geri iade ettiğim, dağıttığım, elden çıkardığım diğer yüzlerce kitabın çoğu, benim için, unutmalarımın büyükçe bir kataloğu haline gelmiş meğer...’’ İyi bir kitap okuru olan Crouch bu noktada ‘gerçekten kitap okumayı seven bir insan mıyım?’ diye kimliğinden şüphe duymaya başlar. Bu endişeli merakla boğuştuğu günlerde imdadına, bir okumada denk geldiği, İngiliz şair Siegfried Sassoon’ın şu tespiti yetişir; ‘’İnsan olmanın kaçınılmazlığıyla, okuduklarımızın çok azını hatırlarız. Okuduğumuz her kitabı ikinci kez okumak, bize yazarın anlattığı neredeyse her şeyi unuttuğumuzu hatırlatacaktır. Okumayı bitirip de bir öyküden ve öykücüsünden ayrıldığımızda, her geçen an biraz daha solan bir izlenim kalır sadece bizde. Ve sonra yazar, kitabını, ait olduğu yere, koltuğunun altına alarak, bizden tamamen uzaklaşır.’’ Benzeri bir sorunu, New York Times gazetesinin kitap ekinin yayın yönetmeni Pamela Paul’un yaşadığını da Atlantic dergisine verdiği bir röportajdan anlıyoruz; ‘’Okuduğum kitapları nerede okuduğumu, kapaklarını, hatta kitabı nereden edindiğimi bile hatırlıyorum. Hatırlamadığım ise, maatteessüf, o kitabın geri kalan her şeyi…’’ Aynı itirafında Paul, güncel bir örnek de veriyor; ‘’Walter Isaacson’un Benjamin Franklin biyografisini okudum yakınlarda. Okurken Amerikan devriminin kronolojisini de öğrendim… Şu anda, yani kitabı bitirdikten iki gün sonra, Amerikan devriminin kronolojisini sorsan büyük olasılıkla sana doğru şekilde anlatamam’’. Romancı James Collins de New York Times’ta 2010 yılında yayınlanan bir yazısında, uzun süre hep okumayı istediği halde fırsat bulamadığı bir kitaba, doğa sporları yapmak için gittiği bir tatilde tesadüf edişini anlatıyor. Tarihçi Allen Weinstein’ın ‘Adaleti Yanıltmak’ kitabını, kaldığı mekana kapanarak, hiç spor yapmama pahasına günlerce elinden düşürmeden okumuş. Yıllar sonra o günleri hatırlatan bir ortama girdiğinde, yeniden aklına gelir... Kaldığı tatil evini, kitabı edinişini, okuduğu tatlı anları ve yerleri hatırlamaktadır. Bir türlü hatırlayamadığı şey ise kitabın içeriğidir. O da, sadece o kitabı değil geçmişte okuduğu çoğu kitabın içeriğini hiç hatırlamadığını böyle fark etmeye başlar…‘’Kitapların firari içeriği, ışığın bir camdan geçmesi gibi, gibi zihnimizin ruhumuzun içinden geçip gidiyor’’ diye hayıflanıyor yazısında Collins. Bilgisayar bilimci ve yazar Paul Graham ise, blogundaki bir yazısında, Villehardouin'in Dördüncü Haçlı Seferini anlatan tarih klasiğini 2-3 kez okuduğunu ancak kendisine kitapta anlatılanları yazması istense vereceği bilgilerin 1 sayfayı bile geçemeyeceğini itiraf ediyor. İngiliz yazar C.D. Rose da Electric Literature’deki bir yazısında, çocukken ilk kütüphane deneyiminde okuyup muazzam derecede etkilendiği bir kitabın izini sürüşünü anlatıyor. Kitabın kapağının kırmızı olduğunu hatırlıyor. Öyküdeki bazı sahneleri hatırlıyor. Ama ne öykünün kendisi, ne karakterlerin ismi, ne kitabın adı ve ne de yazarın kimliği hakkında hiçbir şey hatırlamıyor. Elbette bu sorunun insan beyninin işleme sistemine ve hafıza kapasitesine bakan bir yönü var. Üstelik daha kadim çağlarda bunun 'kehaneti'nde bulunan da olmuş. Sokrates, genç aristokrat Phaedrus ile sohbetinde, Mısır’ın bilgelik tanrısı Thoth’un alfabeyi icat etmesiyle ilgili bir kıssa anlatır. Plato’nun, ‘Diyaloglar’ında kaydedilen bu sohbette aktarılan kıssaya göre, Firavun Thamus, Tanrı Thoth’a icadından dolayı çıkışır; ‘’Senin bu keşfin, hafızalarını artık kullanmayacakları için öğrencilerin unutmasını netice verecek. Artık, harici bir takım sembollere bağlı olacaklar, anımsamayacaklar’’. Sözlü geleneğin sıkı bir savunucusu olan Sokrates ve Plato’nun, iddialarını desteklemek için aktardıkları bu kıssayı, binlerce yıl sonra bilmemizin biricik sebebinin ‘yazıya dökülmüş’ olması elbette ironik. Ama türümüzün hafıza kültüründe tarih boyunca pey der pey bir erozyon yaşadığı da bir gerçek. Tarih boyunca bazı öyküler, bazı bilgiler de sözlü gelenekle binlerce yıl kuşaktan kuşağa aktarılabildi. Çağımızda ise, bırakın 10 yıl öncesini, bırakın geçen ayı, geçen hafta hararetle konuştuklarımızı, okuduklarımızı, duyduklarımızı unutan bir türe dönüştük. İnternet ile birlikte farklı bir boyut yaşadığımız da gerçek. İnternet, bir çoğumuz için beynimizin ‘harici diski’ haline gelmiş durumda. Gerçi, Wired dergisinden Clive Thompson gibi bunun yararlarına inananlar da var. Thompson silikon hafızanın unutma sorununun aşılmasında çok önemli rol oynayacağına ve ‘tefekküre’ büyük bir imkan yaratacağına inanıyor. Bu düşüncedekiler, sadece alfabenin icadında değil, matbaanın icadı döneminde de benzeri bir tartışmanın yükseldiğini hatırlatıyorlar. İnternetin genel olarak hafıza kültürümüzü, düşünce yöntemlerimizi nasıl şekillendirmekte olduğunu henüz bilmiyoruz ama kitaplarda okuduklarını unutma sorununun farkına varan her okurun yüzleşmek zorunda olduğu yakıcı soruyu biliyoruz: Madem kitaplardan okuduklarımızı zamanla unutuyoruz o halde niye hala kitap okumalıyız? Hepimizin, keyiften, bir konu veya kişiyi daha yakından tanımaya uzanan farklı okuma gerekçeleri olabilir. Özellikle roman veya edebiyat okumaları için ‘keyif’ ve ‘haz’ açıklaması bir yere kadar iş görebilir. Ama denemeler, araştırma kitapları, bilimsel kitaplar, biyografiler, tarih kitapları ve benzeri kurgu-dışı kitapları okumak çoğu zaman ‘zahmet’, ‘emek’, ‘okuma iradesi’ isteyen bir iş. Kitap okumak elbette en önemli bilgilenme araçlarından biridir ama kitap okumanın en öncelikli amacı da malumatfuruşluk yapmak için ‘bilgi istiflemek’ değildir. Öyle olsaydı, İngilizce gibi engin bir okuma evreninde yaşıyorsanız sadece Wikipedia okumak veya maalesef günümüz Türkçesi gibi bilgi üretimi açısından son derece kısırlaşmış bir evrende yaşıyorsanız Twitter’da Tweet zincirleri okumak yeterdi. (Bu arada, çok kapsamlı konuları bile ortalama 10 cümlede anlatan bu Twitter serilerinin ‘bilgi seli’ olarak adlandırılması bile Türkçe bilgi evreninin günümüzdeki kuraklığı hakkında bir alarm belki de). Sığ ve basit okumalardan farklı olarak, kitap okumak, bir kişi, bir konu, bir olay veya bir öyküye zamansal, mekânsal, fikirsel ve ruhsal olarak derin ve farklı bakış olanağı sunar. Her konunun, kişinin, yerin, öykünün, olayın nüansları olduğu gerçeğine farkındalık yaratır. Bu da en başta bizi, esasında bir ergen hastalığı olan, üstünkörü yaklaşımlarla, ezbere şablonlarla, yaftalarla kestirip atan, ‘her şeyi bilen’, sinik, uzlaşılmaz ve köşeli bir karakter olmaktan çıkarıp her şeyi anlama çabası gösteren olgun bir insan olmaya evriltir… İnsanda başkalarına şefkat ve empati, bir başka insanla aynı ortamda olmanın otomatik olarak tetiklediği bir refleks değil. Bir toplumun en sığ bireyleri, arkadaşlarına, akrabalarına ve çocuklara empatik yaklaşabilirken, uzak komşularına, deri rengi-kıyafeti-sosyal tercihleri kendisine benzemeyenlere, yabancılara ve diğer kimliklerden olanlara empati kurmaya yanaşmaz. Bu aslında, tarihin büyük bölümünde, kaba ve sığ olmayan bireyler için de yaygın ve genel yaklaşımdı. Ancak son 200 yılda radikal şekilde olumlu yönde değişmeye başladı. Son 200 yılda ne oldu da insan türünün empati dairesi genişlemeye başladı? Biyoetik profesörü ve ahlak filozofu Peter Singer’ın ‘Genişleyen Daire’ kitabında bu soruya bulduğu en önemli yanıt, 'edebiyatın kitleselleşmesi'dir. Gazeteci Janan Ganesh de, Financial Times gazetesinde, Martin Amis’in 1989 tarihli romanı London Fields’in, 2018 tarihli aynı adlı film uyarlamasının, kitabın etkileyiciliğinden ve görkeminden neden çok uzak olduğunu sorguladığı yazısında, buna dikkat çekiyor. Bu aslında film uyarlaması yapılan bir çok büyük romanın maruz kaldığı genel bir sorun. Ganesh, romanın yazarı Martin Amis’in The Guardian gazetesine bir röportajında sarf ettiği ‘’film gözle görüleni roman ise insanın iç dünyasını yansıtır’’ sözünü aktararak devam ediyor; ‘’Kitap bize karakterlerin ne düşündüğünü, ne hissettiğini yansıtır; film ise ne yaptıklarını…’’. Hiçbir film, karakterlerin iç dünyasını 200 bin kelimelik bir roman kadar yansıtamaz. 18’nci yüzyılda doğan ‘roman’, önceki çağlarda azizlerin, kralların, asillerin yaşam ve kahramanlıklarıyla sınırlı öykücülüğü, sıradaki insanın öykülerine doğru geri dönülmez şekilde genişletti. Bu da dar yaşam çevremizin dışında kalan sıradan insanlara da empatiyi büyüttü. Örneğin, kadın erkek eşitliği fikrinin yaygınlaşmasında ve buna erkek desteğinde tarihi eşiğin aşılmasında, kadın kahramanların tahammül edilemez görücü evlilikleri, hane içi şiddeti veya olağanüstü tutkulu gizli aşklarını anlatan romanların rolüne dikkat çekiliyor. 18’nci yüzyılın en önemli romanı kabul edilen Rousseau’nun Julie romanı, okuyan herkeste büyük bir duygusal çalkalanmaya neden olacaktı. Bir çok erkek okur, Rousseau’ya gönderdikleri mektuplarda, kadın kahramanın öyküsünün onları nasıl gözyaşlarına boğduğunu itiraf edeceklerdi. İnsan uygarlığının güncel krizlerine rağmen tarihsel olarak sürekli iyi yönde geliştiğini savunan ilericilik akımının sözcülerinden bir olan Harvard Üniversitesi psikoloji profesörü Steven Pinker da, ‘İnsan Doğasının İyi Melekeleri’ kitabında iddiayı Singer’ın bıraktığı yerden alarak daha da açıyor. Ona göre okumak bir ‘açı edinme teknolojisidir’. Bir başkasının düşünceleri beynimizin içine girdiğinde, dünyaya o insanın perspektifinden de bakabilme olanağı kazanıyoruz. Film izlerken olduğu gibi karaktere dışarıdan bir gözlemle bulunmakla yetinmiyor, onun zihin dünyasının içine girerek, kitap bitene kadar, o oluyoruz. Farklı insanların açılarından bakmayı deneyimledikçe de her şeye sadece kendi tek dar açısından bakan bir insan olmaktan çıkıyoruz. Başka kişilerin de bizimkiyle aynı olmasa da tıpkı bizim gibi ‘birinci tekil’ ve ‘şimdiki zaman’ sahibi bir bilinç evrenine ve zihinsel varlığa sahip olduğunun farkındalığına eriyoruz. Varoluşunu, ötekine düşmanlık üzerine kurmuş kitle hareketlerinin, mutaassıp örgütlerin, üyelerini, kitaplardan, en azından ideolojik çizgide olmayan kitaplardan ve hele hele romanlardan sıkı sıkıya koruma çabasının, okurluğu sürekli aşağılamasının nedeni budur. Ancak ‘dar görüşlü’ biri, ona sunulan ‘herkes bize düşman; biz herkesten özeliz’ bağnazlığını kabullenir. İyi bir roman, ilk sayfasından itibaren bizi, ‘kendi realitemizden’ çıkararak olasılıklar dünyasında yolculuğa çıkarır. Son sayfada artık aynı kişi olmayız. Bu yüzden de, bir romanın olay özetini okuyarak, kitabı okuduğunu sanmak büyük cehalettir. Kitap okumak içsel bir yolculuk olduğu için, iki ayrı okurun aynı kitapta çıkacağı yolculuk da aynı olmayacaktır. Ve yine, kitabı okurken zihinsel ve ruhsal olarak bulunduğumuz düzey, o kitaptan o anki yararlanma ölçümüzü belirler. Tıpkı, kitabı okuduğumuz mekanlardan, okurkenki ruh halimize kadar yığınla etkinin o kitabın bizi değiştirme kapasitesini belirlemesi gibi... Bir kitabı ikinci kez okuduğumuzda ilkinden farklı, yepyeni bir ruhsal ve zihinsel deneyim yaşamamızın nedeni de budur. Hatta bir çok düşünür ve edebiyatçı, bu nedenle klasiklerin ve iyi kitapların birden fazla kez okunması gerektiğini savunur. Nabokov gibi bu konuya fazlasıyla önem verenlere göre ise ‘okur diye bir şey yoktur’. Nabokov, üniversitelerde verdiği derslerin notlarından oluşan ‘Edebiyat Dersleri’nde, ‘kitap okuru’ tabirini çok nadiren ve çok gevşek bir anlamda kullandığına vurgu yapar ekler; ‘’Kimse bir kitabı okuyamaz. Ancak sadece yeniden okuyabilir. Gerçek kitap okuru o kitabı yeniden okuyandır’’. İyi bir kitap bizi, ‘okurken’ yaşadığımız zihinsel ve ruhsal deneyim ile şekillendirmeye başlar. Okuduktan yıllar sonra ondan hatırlayacaklarımızla değil. dot.com rüzgarında büyük ticari başarı yakalayan iş insanı ve yazar Seth Godin, 2007’de yayınlanan ‘The Dip’ kitabında, ‘’20 yıl önce okuduğum bir kitap hayatımı değiştirdi. Büyük Düşünmenin Büyüsü diye bir kitaptı. Bugün, kitabın içinden hiçbir şey hatırlamıyorum. Hatırladığım tek şey, ‘başarı’nın ne olduğuyla ilgili bakışımı değiştirdiği…’’ diye yazıyor. Peki 'bilim' ne diyor bu sorunumuza? Aslında bilim de edebiyatçılarla ve filozoflarla hemfikir. ‘Okumak’, insanlar için, görmek veya dinlemek gibi doğal bir eylem değil. Görmek ve dinlemekten farklı olarak okumayı ancak ‘öğrenebilirsek’ yapabiliriz. Okumanın, beynimizin, görme veya dinleme ile aktive olan bölgelerinden farklı bölgelerini aktive etmesinin nedenlerinden biridir bu. İnsan beyni, biyolojik olarak ‘olmuş bitmiş’ sabit bir organ değil. Yetişkinliğe ulaşınca, beynimizdeki 100 milyar nöron, artık olmaları gereken bağlantı düzeyine ulaşıp aynı düzende çalışmaya başlamış hale gelmiş olmuyor. Aksine sinir hücrelerimiz her an eski elektrik bağlantılarını kesip yeni bağlantılar kurmaya devam eder. Nöron ilmeklerinden oluşan zihni kilimimiz sürekli yeni desenler kazanır. Derinlikli bir okumanın dokuyacağı kilim ile, hiçbir düşünme zahmeti içermeyen sığlığın dokuyacağı kilimin kalitesi de aynı olmaz. James Collins, büyük bir ilgi ile okuduğu ‘Adaleti Yanıltmak’ kitabından hiç bir şey hatırlamamasını bir türlü hazmedemeyip, okuma – beyin ilişkileri konusundaki uzman nörolog Maryanne Wolf’un kapısını çalmaktan kendini alamadığını yazıyor yazısında. Proust ve Mürekkep Balığı adlı kitabıyla dünyaca ünlü bir yazar da olan Wolf, rahatlatır Colllins’i… ‘’Ben, senin, o kitabı okuduktan sonra, okumadan öncekinden farklı bir insan olduğuna inanıyorum’’ der Wolf. İnsan beyninin, kişinin farkında bile olamayacağı muazzamlıkta bir depolama kapasitesi olduğuna dikkat çeker. Hafızamız bu depolardan spesifik bilgileri bulup getirmese de okuduklarımızın hepsi oradadır ve birbirleriyle kurdukları ağlarla bir şekilde bizim düşünme kapasitemiz üzerinde fonksiyon icra etmeye devam ederler. Collins, ‘’Yani, okuduklarımın hiçbiri israf olmadı. Zamanımı boşa harcamadım. Bunu mu diyorsun?’’ diye sorar. ‘’Hepsi hala orada’’ der Wolf, ‘’Sen, bütün o okuduklarının özetisin’’. * Yazı: t24.com.tr/yazarlar/cemal-tunc...
"DÖŞEĞİMDE ÖLÜRKEN"İ NASIL OKUMALI? 1- "Döşeğimde Ölürken" ve Faulkner William Faulkner, beşinci romanı “Döşeğimde Ölürken”i 1929'da yalnızca altı haftada, Büyük Depresyon’ın başlangıç tarihi olan 29 Ekim 1929’dan bir gün önce başlayarak, yazdı . 1930'da küçük düzeltmeler yapıldıktan sonra yayınlanan roman, Faulkner'ın önceki romanı “Ses Ve Öfke”de başladığı deneysel anlatım tekniğini sürdürmesiyle ünlüdür. Döşeğimde Ölürken’de, çoğu Bundren soyadı taşıyan on beş karakter sırayla hikâyeyi bilinç akışlarında anlatıyor. Her şey bazen birbiriyle örtüşen 59 bölüm hâlinde anlatılır. Faulkner’ın roman ve yazı stili, hayal kırıklığına uğramış İkinci Dünya Savaşı sonrası yazarları ve şairleri için, anlamsız bir dünyada bir tür anlam bulmaya çalışan, büyüyen Modernist harekete önemli bir katkıda bulundu. Faulkner ayrıca, bilinçaltı hakkındaki teorileri 1920'lerde giderek daha popüler hale gelen Sigmund Freud'un çalışmalarından da etkilendi. Roman içindeki italik metnin uzun bölümleri, karakterlerin zihinlerinin içsel çalışmasını yansıtıyor ... hepsi farklı görünüyor. Ve mesele bu. Faulkner için farklı bakış açıları farklı gerçeklikler anlamına gelir. 2- Bilinç Akışı Tekniği ve “Döşeğimde Ölürken” Muhtemelen "bilinç akışı" terimine aşinasınızdır. Değilseniz, rahatlayın: gevşek biçimde biçimlendirilmiş bir düşünce dalgasıdır bilinç akışı. Birisi sizden bir kağıt parçasıyla oturup, düşündüğünüz her şeyi, gramer veya form hakkında endişelenmeden yazmanızı istese, yazacağınız şey bir bilinç akışı olacaktır. Bunun en iyi örneğini romanın 35. bölümünde okuruz. Merak ediyorsanız, evet, tüm bunların bir anlamı var. Faulkner, insan beyninin görüntüleri işleme biçimini ve onları kelimelere sokma şeklini ustalıkla taklit etti. Okuyucular olarak, gerçekten çeşitli karakterlerin kafalarının içine yerleştiriliyoruz. Diyelim ki, bilgisayarınızda oturup Faulkner’in Döşeğimde Ölürken adlı kitabındaki stili hakkında çok güzel bir yazıyı okuyorsunuz. Sonra anneniz içeri gelir ve size akşam yemeği vakti geldiğini söyler. Bu bilgiyi nasıl kaydedersiniz? İlk önce birinin yürüdüğünü fark ettiniz. O zaman onun anneniz olduğunu gördünüz. Şimdi bu çizgiye Cora’nın bakış açısından bakın: "Biri salondan gelir. Darl." Eğer anlatının amacı bize bir hikâye anlatmaksa, bu boşa harcanan metindir. "Darl salondan geliyor" demek daha temiz ve daha etkili olurdu. Fakat mesele sadece bize bir hikâye anlatmak değil, karakterlerin düşüncelerini görmemizdir. Karakterlerin çok az fiziksel özelliğini okuduğumuza dikkat edin romanda . Aynı mantığı uygulayın. Vardaman kahverengi saçlı ve kahverengi gözlü bir genç kız görmüyor; Sadece kız kardeşi Dewey Dell'i görüyor. Demek onu tarif etmek için kullandığı kelimeler bunlardı. Bu tür bir bilinç akışı, kitabın on beş anlatıcısının hepsi arasındaki stilsel süreklilik ile ilgilidir. Faulkner, her karakter tarafından kullanılan dili ve stili kişiselleştirir ve elbette her bir stil, her bir karakter hakkında bize daha fazla bilgi verir. Jewel, birkaç kelimeden oluşan bir adam, bize sağlam bir eylem adamı olduğunu hatırlatıyor. Darl inanılmaz derecede beyinsel, belirgin, keskin ve kendi dilinde bile şiirsel. Vardaman dünyaya tahmin edilebileceği gibi küçük bir çocuğun gözüyle bakıyor. Anse zayıf eğitimli ve dili onu yansıtıyor. Cash, düşünme sürecinde inanılmaz derecede mantıklı ve disiplinli bir karakter. 3- ÖZET(Romanın tamamı) Anse Bundren'in eşi ve fakir bir güney ailesinin annesi olan Addie Bundren çok hasta ve yakında ölmesi bekleniyor. En büyük oğlu Cash, tüm marangozluk becerilerini kullanarak Addie'nin yatak odasının penceresinin önünde tabutunu hazırlamaya koyuyor. Addie’nin sağlığı hızla geçemese de, diğer oğulları Darl ve Jewel, eşi ve iki kızı Addie’yele ilgilenen Bundren ailesinin komşusu Vernon Tull’a teslimat yapmak için şehirden ayrılırlar. Darl ve Jewel ayrıldıktan kısa bir süre sonra Addie ölür. En genç Bundren olan Vardaman, annesinin ölümünü o gün erken yakaladığı ve temizlediği bir balıkla ilişkilendirir. Biraz yardımı ile Cash, tabutu şafaktan hemen önce tamamlar. Vardaman, annesinin bir kutunun içine çivilenmiş olması nedeniyle rahatsız olur ve diğerleri uyurken, ikisi de annesinin yüzünden geçen, kapakta delikler açıyor. Addie ve Anse’nin kızı, Lafe adında bir çiftçi çalışanından hamile kalan Dewey Dell, hamile kalmaktan dolayı o kadar endişe duymaktadır ki annesinin ölümünün yasını tutamaz bile. Ertesi gün, kadınlar Bundren evinin içinde ilahi okur, erkekler birbirleriyle konuşurken cenaze hizmeti düzenlenir. Bu ilk bölümün çoğunu anlatan Darl, birkaç gün sonra Jewel ile birlikte geri döner ve evlerinin üzerindeki zillerin varlığı, annelerinin öldüğünü anlamalarını sağlar. Darl, bu tabelayı görünce, nankör ve umursamaz olarak bilinen Jewel'e, sevgili atının ölmediğinden emin olabileceğine dair güvence verir. Addie, Anse'ye Jefferson kasabasına gömüleceğine dair söz verdirmiştir ve bu istek, onu kendi yurdunda gömmekten çok daha pahalıya patlasa da, Anse'nin yükümlülük duygusu, bir dizi yeni takma diş satın alma arzusu ile birleşmektedir. Bir şantiyede bacağını kıran Cash, ailenin dengesiz tabutu kaldırmasına yardım eder, ancak hemen hemen tek elle araba vagonunun içine el koymasıyla sonuçlanan Jewel'dir. Ancak, Jewel aslında vagonla gelmeyi reddeder ve ailesinin gençken aldığı komşunun topraklarında gizlice çalışarak satın aldığı atına binerek ailenin geri kalanını takip eder. Bundren ailesi, seyahatlerinin ilk gecesinde, Bundrens’in yolculuğuna şüheyle yaklaşan cömert bir ailenin evinde kalır. Ciddi taşkın nedeniyle, yerel nehrin üstünden geçen ana köprüleri su basmış ya da yıkılmıştır, Bundren ailesi geri dönüp bir derme çatma salla nehri geçmeye çalışır. Başıboş bir kütük vagonu çarpınca, tabut çalınır, Cash'in kırık ayağı yeniden kırılır ve vagonu çeken katırlar boğulur. Vernon Tull enkazı görür, Jewel'in tabut ve vagonu nehirden kurtarmasına yardım eder. Aile üyeleri ve Tull nehir yatağında Cash’in araçlarını bulmaya çalışır. Tull’un karısı Cora, Addie’nin Tanrı’dan çok oğlu Jewel’a Hristiyanlığa uymayan sevgi bağlılığını hatırlar. Addie, tabutundan ya da zaman sıçramasıyla ölüm döşeğinde konuşur, hayatındaki olayları hatırlar: Sevgisiz evliliğini; Jewel’in babası din adamı Whitfield ile ilişkisi; ve çeşitli çocuklarının doğuşu. Whitfield, Anse'ye olan ilişkiyi itiraf etmek için Bundren ailesinin evine gittiğini ve nihayetinde hiçbir şey söylememe kararını hatırlar. Bir veteriner Cash’in kırık bacağını düzeltir, Cash hiç şikayet etmez, acıdan kurtulur. Anse, çiftlik teçhizatını ipotek ederek, takma dişleri için biriktirdiği parayı kullanarak, Cash'in yeni bir gramofon için biriktirdiği parayı ve Jewel’in atında işlem yapmasını sağlayarak yeni bir katır takımı satın almayı başarır. Aile yola devam eder. Mottson kasabasında sakinler, Bundren vagonundan gelen pis kokulardan iğrenir. Aile şehirdeyken Dewey Dell, istenmeyen hamileliğini ortadan kaldıracak bir ilaç almaya çalışır, ancak eczacı ona satmayı reddeder ve onun yerine evlenmeyi önerir. Aile kasabada satın aldığı çimento ile Darl, Cash'in kırılmış bacağına geçici çözüm bulur, ama o da işe yaramaz ve sadece Cash'in acısını artırır. Bundren ailesi daha sonra geceyi Gillespie adlı bir adamın sahibi olduğu yerel bir çiftlikte geçirir. Bir süredir ailenin yaptıklarından şüphelenen Darl, tabutu ve Addie’nin çürüyen cesedini yakmak niyetiyle Gillespie ahırını ateşe verir. Jewel ahırdaki hayvanları kurtarır, Addie'nin tabutunu dışarı çıakrmak için hayatını tehlikeye atar. Darl, annesinin tabutunun üzerine yatar ve ağlar. Ertesi gün, Bundren ailesi Jefferson'a varır ve Addie'yi gömer. Aile, Darl’ın ahırları yaktığı için için açılan bir dava ile uğraşmak yerine, Darl’ın delirdiğini iddia eder ve onu akıl hastanesi Jackson’a yatırmak üzere iki adama teslim eder. Dewey Dell, yerel eczanede kürtaj ilacı almaya çalışır; tezgâhın arkasında çalışan bir genç adam doktor olduğunu iddia eder, Dewey adamın kendisiyle yatmaya çalıştığını anlar. Ertesi sabah, yeni dişleri ve yanında hem gurur hem de utanç hissetmesine sebep olan, Addie’yi gömerken için kürek satın alırken tanıştığı ve artık yeni karısı olan kadınla Anse ailesinin yanına döner. 4-KİTABIN ANA TEMLERİ a-Varlığın ve Kimliğin Geçiciliği Addie Bundren'in ölümü, oldukça büyük varoluş ve kimlik sorularıyla boğuşmaları için birkaç karaktere ilham veriyor. Vardaman, yakaladığı ve temizlediği bir balığın “balık olmayan parçalara” dönüşmesiyle şaşırmakta ve dehşete düşmekte ve bu görüntü Addie'yi tanımlanamayan bir kişiye dönüştürmektedir. Jewel asla kendisi adına konuşmaz, ama kederi Jewel’in annesinin bir at olduğunu söyleyen Darl tarafından özetlenmiş olur. Darl, kendi adına, ölü Addie'nin şu anda “dır” değil de “dı” olduğu için artık varolmadığı sonucunu çıkarmanın gerektiğini düşünür. Eğer annesi var değilse, o zaman annesi yoktur ve kendisi de yoktur Darl’a göre. Bu spekülasyonlar sadece dil ve mantık oyunları değildir. Aksine, romanın karakterleri için somut, hatta korkunç sonuçları vardır. Bu soruların en ciddi durumda olduğu karakterler olan Vardaman ve Darl bu tür sorular sordukça gerçekliği kavrayışları gevşemeye başlar. Vardaman romanın başlangıcında anlamsız sözler söyleyip durur, Darl kitabın sonunda delirir. Anse yeni eşini “Bayan Bundren” olarak , yani bir zamanlar Addie’ye ait bir isimle tanıttığı zaman, insan varlığının kırılganlığı ve belirsizliği, romanın sonunda daha da belirgin bir hâl almış olur. Eğer Bayan Bundren'in kimliği o kadar çabuk yok olup unutulabiliyorsa, kaçınılmaz sonuç, herhangi bir bireyin kimliğinin aynı şekilde istikrarsız olduğu şeklindedir. b- Kelimeler ve Düşünceler Arasındaki Gerilim Addie’nin sözlerin “sadece kelimeler” olduğu iddiası, sürekli olarak iletmek istedikleri fikir ve duyguların yetersiz kalması, romanın bir bütün olarak sözlü iletişimi ele aldığı güvensizliği yansıtıyor. Romanı oluşturan iç monologlar karakterlerin zengin iç yaşamlara sahip olduğunu gösterirken, bu iç yaşamların içeriğinin çok az bir kısmı bireyler arasında meydana gelir. Aslında, konuşmalar karakterlerin o zaman ne düşündüğü ile alakasız lgili kısa, duran cümlelerdir. Örneğin, Tull ve diğer bazı adamlar, Addie’nin cenazesi sırasında kırık bacağı hakkında Cash ile konuşurken, birbirinden tamamen ayrı iki konuşma okuruz. Birincisi, normal, belirsiz ve basittir ve muhtemelen gerçekleşen konuşmadır. İkincisi, italik olarak yazılmıştır, içerik bakımından çok daha zengindir ve muhtemelen karakterlerin akıllarından geçeni söyleseler duyulacak olan sözlerdir. Karakterlerin hepsi iç düşüncelerini o kadar hararetle koruyorlar ki, zihinlerinin zengin içeriği sadece en yanlış, en yalın bir diyalog hurdasına dönüşüyor, bu da yanlış anlamalara ve kötü iletişimlere yol açıyor. c- Çocuk Doğurma ve Ölüm Arasındaki İlişki Döşeğimde Ölürken, kendi başına, amansız bir şekilde sinik bir romandır ve çocuk doğurmanın insanı rehabilite eden gücünü bile etkisiz hale getirir. Ölümün bir panzehiri olmak yerine doğum kitpata ölüme bir giriş gibidir- hem Addie hem de Dewey Dell için doğum yapmak, fiziksel olarak hayatta olsalar bile, en doğuma en yakın olan insanları öldüren bir olgudur. Addie'ye göre, ilk çocuğunun doğuşu acımasız bir oyun, kıymetli yalnızlığının ihlâli gibi görünür ve Addie'nin Anse'yi ölü olarak kabul etmesine neden olan da işte bu ilk doğumdur. Doğum Addie için nihai bir zorunluluk haline gelir ve hem Dewey Dell'i hem de Vardaman'ı, evlilik dışı ilişkisinin ürünü olan Jewel’ın varlığının tazminatı olarak görür. Dewey Dell'in hamilelik konusundaki duyguları artık olumlu değildir: durumu için sürekli kaygılanır, tüm erkekleri potansiyel cinsel avcı olarak görmesine neden olur ve kitabın ilk kısımlarında dediği gibi tüm dünyasını “barsak dolu bir küvete dönüştü”rür. Doğum, kadınlar için öngörülen bir ölüm anlamına gelir ve bütün hanelerin mecazi anlamda ölümlerini ifade eder. 5-SEMBOLLER a-Hayvanlar Addie’nin ölümünden kısa bir süre sonra, Bundren çocukları hayvanlara ölen annelerinin sembolleri olarak tutunur. Vardaman, annesinin yakaladığı balık olduğunu söyler. Darl, Jewel’in annesinin onun atı olduğunu iddia eder. Dewey Dell ailenin ineğine kadın der, çünkü Addie'yi kaybettikten birkaç dakika sonra kendi hamileliği için kaygılanmaktadır. Çok farklı nedenlerden dolayı, kederli karakterler hayvanları kendi durumlarının bir sembolü gibi görür. Vardaman, Addie'yi balığında görür, çünkü balık gibi Addie de yaşadığı zamandakinden farklı bir şeye dönüşmüştür. Memeleri sütle şişmiş inek, Dewey Dell'e istenmeyen bir yükle yaşamanın ne kadar tatsız olduğunu gösterir. Jewel ve atı, hayvanların sembol olarak kullanımına yeni bir basamak ekler. Bizim için, Darl’ın sözüne dayanarak, at, Jewel’in annesine olan sevgisinin bir sembolüdür. Bununla birlikte, Jewel için at, Bundren ailesinden zor kazanılmış bir özgürlüğü sembolize ediyor. Romanın karakterlerinden böylesine farklı sonuçlar çıkartabileceğimiz at, birçok yönden Döşeğimde Ölürken’de yer alan sembollerin tahmin edilemez ve öznel doğasını temsil eder. b- Addie’nin Tabutu Addie’nin tabutu, Addie’nin ölümünün ve genel olarak var olan koşulların Bundren ailesinde sebep olduğu muazzam işlevsizlik yükünü temsil eder. Her zaman sakin ve düz başlı olan Cash,, tabutu büyük beceri ve özenle üretir, ancak saçmalıklar ânında üst üste gelir - Addie tabutun içine baş aşağı yerleştirilmiştir ve Vardaman Addie’nin yüzünde delikler açar. Addie’nin cesedi sadece tabutun dengesini değil ailenin de dengesini alt üst eder. Tabut, ailenin işlev bozukluğunu temsil eden bir noktaya dönüşür ve onu düzeltmek de ailenin normale dönebilmesi için çok önemlidir. c-Araçlar Cash’in marangozluk aletleri ve Anse’nin çiftlik ekipmanı gibi araçlar, yolculuk sırasında yaşanan dikkatsizlikler nedeniyle tehlikeye atılan saygın bir yaşam ve istikrarın sembolü haline gelir. Cash’in alet edevatı sanki sadeceCash için önemliymiş gibi görünüyor, ancak bu araçlar nehrin taşması ve başıboş suda dolanan büyük kütük tarafından sağa sola dağılınca hem aile hem de Tull onları bulmak için uğraşır durur. Anse'nin çiftlik ekipmanından çok az bahsedilir, ancak Anse yeni bir katır takımı almak için bu aletlerin en pahalı parçalarını ipotek eder ve böylece ailenin yolculuğunda çok önemli bir rol oynar. Bu ticaret, Anse’nin Cash’in gramofon fonundan ve Jewel’in atının satışından elde edilen para, bu karakterlerin en büyük hayallerinin feda edilmesini temsil ettiği için önemlidir. Fakat Anse'nin çiftlik ekipmanlarını para elde etmek için olaya dahil etmesi gerçeği göz ardı edilmemelidir, çünkü bu ekipmanlar ailenin geçimini sağlarlar. Cenazenin sebep olduğu parayı denkleştirmek için Anse, ailenin toprağı sürmek ve hayatta kalmak için ihtiyaç duyduğu bütün araç gereci tehlikeye atar. 6-MOTİFLER a-Anlamsız Kahramanlık Davranışları Döşeğimde Ölürken, büyük kahramanlık anlarıyla ve neredeyse epik mücadelelerle doludur, ancak romanın bu tür savaşlara bakışı ironiktir, hatta bazen tamamen absürd ve sıradan birşeymiş gibi görür. Bundrenlerin vagonlarını selle kabarmış nehirden karşıya geçirme gayreti, daha geleneksel bir macera romanında çok güzel görünecek bir mücadeledir, ancak sorgulanabilir bir amaç uğruna gerçekleşmesi sebebiyle burada bu özelliği göremeyiz. Addie’yi Jefferson’a gömme misyonunun aslında Addie’nin vasiyetinden çok Anse’nin sahte dişleri hakkında olduğunu iddia edilebilir. Cash’in kendini feda etmesi çok asil görünür, ancak yaralarından o kadar şikayet eder ki ortada kahramanca bir şey kalmamış olur. Jewel’in hayvanları kurtarması cesaret vericidir, ancak aynı zamanda suçlu da olsa romanda kahramanca sayılabilecek eylemlerin başında gelen Darl’ın ahırı yakmasını da geçersiz hale getirir. Her kahramanlık eylemi, hem kendi içinde gülünçtür hem de epik bir eyleme karşı durur, ve bu roman açısından hem komik hem trajik bir absürdlükle sürüp giden kötülük dolu bir çember gibidir. b- İç monologlar Faulkner, yirminci yüzyılın başlarında edebiyat kariyerine başladığı için, bir dizi Modernist yazar, bireysel bir bilinç arayışına bir hikaye oluşturmaktansa bireysel bilinci keşfetmeye odaklanan anlatı teknikleri ile denemeler yapıyordu. James Joyce’un “Ulysses”i ve Marcel Proust’un “Kayıp Zamanın İzinde” bu deneylerin en ünlüsü ve başarılıları arasındadır, ancak Faulkner da bu çabaya önemli katkılarda bulunmuştur. Döşeğimde Ölürken, karakter düşüncelerinin nesnel bir anlatıcıya dayanmadan bütün sansürsüz kaosları içerisinde sunulduğu bir dizi bilinç akışı monologu olarak yazılmıştır. Bu teknik, karakter psikolojisini önemli bir kaygıya dönüştürür ve bu psikolojiyi daha geleneksel bir anlatım tarzından çok daha fazla karmaşa ve yetkinlikle sunabilir. Aynı zamanda, metni anlamak için çok çalışmamız için bizi zorlar. Objektif bir olay çerçevesini takip etmek yerine; görüntülerin, hatıraların ve açıklanamayan kinayelerin arasında bir yerlerde her bir karakterin verdiği parçaları alıp kendimiz bir anlam çıkarmak zorundayız. c-Sosyal Sınıf Meseleleri Faulkner'in yaşadığı ve yazdığı Amerikan Güneyinde, sosyal sınıf daha hiyerarşikti ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki diğer yerlerden daha büyük bir endişe kaynağı olmuştur ve Döşeğimde Ölürken’in dokusuna kazınmıştır. Faulkner, fakir kırsal halkı zarafet, haysiyet ve şiirsel ihtişamla, kusurlarını gizleyerek veya koşullarını göz ardı etmeden tasvir etme kabiliyetinde olağandışı bir kalem olduğunu kanıtladı. Bundren ailesi, komşu kırsal çiftliklerde istekli ve zarif ev sahiplerini bulur, ancak daha varlıklı kasabalarda soğuk karşılanırlar: Bir mareşal, ceset iğrenç kokuyor burada kalamayız der, bir kasaba adamı Jewel'e bıçak saplar ve ahlâksız bir eczane çalışanı Dewey Dell'den yararlanır. Öte yandan, zayıf gramerlerine ve sınırlı kelimelere rağmen, Faulkner’ın karakterleri düşüncelerini bir tür beceriksiz şiirsellikle ifade eder. Faulkner'ın kırsal bölge sakinleri için ne arzu ettiği tam olarak net değildir - Döşeğimde Ölürken hem kırılgan bir övgü olarak hem de kırsal güney değerlerinin saçma bir ifadesi olarak okunmuştur- ancak Bundren ailesinin geçmişi ve kökeni, yolculuklarını ve birbirleriyle olan iletişimlerini biçimlendirir. * sparknotes ve shmoop'dan derleme çeviridir.
FAULKNER OKUMAYA GİRİŞ 1-BİYOGRAFİ “Savaş. Ensest. Irkçılık. Nekrofili. Zihinsel hastalık. İntihar. Romanlarından, kısa öykülerinden ve şiirlerinden oluşan kitaplarında William Faulkner, sıradandan sansasyonelliğe kadar, Amerika'nın güneyindeki yaşamın neredeyse her yönünü ele aldı. Yirminci yüzyılın en saygın romancılarından biri olan Faulkner, viskiye düşkünlüğü ve parçalı anlatılarıyla tanınan (Faulkner on yedi yaşında yoğun bir şekilde içmeye başladı) parlak, yenilikçi ve dikkat çekici ilginç bir adamdı. Hayatı boyunca, Faulkner, küstahlığı ve kendisiyle ilgili hikayeler icat etme eğilimi nedeniyle ün yapan bir uyumsuzluk yaşadı. Bununla birlikte, yazarlık kariyerinde Faulkner'ın tuhaflığı büyük başarılara imza attı: biçim ve tarzdaki yeni tekniklere öncülük ederek, Faulkner "anlatı" nosyonunda devrim yarattı ve bu sırada Amerikan edebiyatının en büyük eserlerinden bazılarını üretti. Hikâyesi, liseden hiç mezun olmadığı düşünülürse daha da çekici bir hâle gelen Faulkner birçok ödül aldı, ancak hayatının çoğunu belirsizlik içinde yaşadı; Neredeyse elli yaşına gelene kadar gerçek önemi olan bir yazar olarak görülmedi. Buna ek olarak, kişisel hayatı karmakarışıktı - sürekli alkolizm, borç ve aldatma nöbetleri ile mücadele etti. William Faulkner'ın hayatının öyküsü, sebat, başarısızlık, yaratıcılık ve başarı öyküsüdür. Yapıtlarında, William Faulkner, Amerika'nın güneyindeki yaşamın en kalıcı ve ayrıntılı portrelerini yarattı. Aile dinamiklerini, ırkları, cinsiyetleri ve sosyal sınıfları araştıran romanları, altmış yıldan uzun süredir okurlarını ikonik karakterleri, karmaşık komplo çizgileri ve sayısız zaman kaymasıyla perçinledi. Gabriel Garcia Marquez, Joyce Carol Oates, Albert Camus, Jose Luis Borges, Toni Morrison ve Cormac McCarthy de dahil olmak üzere yirminci yüzyılın en büyük yazarlarından bazıları, Faulkner'ı çalışmalarında önemli bir etki olarak nitelendirdi. A noktasından B noktasına hareket etmeyen, A noktasından Z noktasına T noktasına gidip yeniden A noktasına dönen bir kitap okuduysanız okumaya devam etmelisiniz. Faulkner işte bunu ilk yapanlardan biridir. William Faulkner dünyaya, 60 yıl sonra dünyadan ayrılacağı yerden yaklaşık 40 mil uzaklıktaki New Albany, Mississippi'de girdi. 25 Eylül 1897'de doğan William Cuthbert Falkner (eksik olan "u" harfine biraz sonra geliriz) hiçbir zaman güney köklerinden uzak kalmaz. New York City ve New Orleans'taki geçirdiği kısa süreler hariç, Faulkner hayatının büyük çoğunluğunu Mississippi topraklarında geçirerek, Mississippi havasını soluyarak ve Mississippi halkı hakkında yazarak yaşadı. Faulkner'ın Manolya Eyaleti ile olan bağları derindir: büyük büyükbabası William Clark Falkner (yerel olarak "Eski Albay" olarak bilinir), Mississippi'de ünlü bir avukat, demiryolu finansmanı, köle sahibi ve İç Savaş gazisi idi. Yazar William Faulkner ismini aldığı selefle hiç tanışmadı - Eski Albay 1889'da bir iş rakibi tarafından öldürüldü - yaşlı Falkner büyük torununun hayal gücünde, yazısını ve Güney vizyonunu biçimlendiren büyük bir etkendi. Ailesinin demiryolu sektöründeki payının bir sonucu olarak, William Faulkner maddi olarak rahat, ancak her zaman mutlu olmayan bir evde büyüdü. Babası Murry, çok içiyordu (alkolizm Faulkner'ın hayatında bir değişmezdi) ve aileye, zalim bir biçimde hükmediyordu, ve bazen günlerce eve uğramıyordu. Bağımsız, dik kafalı bir kadın olan anne Maud ve babası sık sık kavga ediyordu. Genç Billy beş yaşındayken, büyükbabası – ("Genç Albay" ) aniden aile demiryolu şirketini sattı ve Murry'i başka yerde iş aramaya zorladı. Falkner ailesi Oxford, Mississippi'ye taşındı ve burada Murry bir ahırda istikrarlı bir iş buldu (at arabası arabası 1902'de patlıyordu!). Oxford'da Falknerlar, Billy'yi ve üç küçük erkek kardeşini yetiştirmeye yardım etmesi için Afrika kökenli Amerikalı bir dadı olan Caroline Barr'ı tuttu. Çocuklara "Annecik Callie" olarak bilinen Barr, köle olarak doğdu ve Faulkner'a kendi kişisel deneyimleri hakkında sayısız hikaye anlattı, şüphesiz bunlar daha sonra yazarın yaratacağı kurgusal dünyayı şekillendirmeye yardımcı oldu. Billy, Annecik Callie'ye karşı büyük bir yakınlık hissetti. Faulkner, 1942 tarihli romanının Kurtar Halkımı Musa’yı Barr’a ithaf etmiştir. Yazarın romanlarındaki ırk temasını işleyişi kadar insan hakları konusundaki görece ilericiliğinin kökünde muhtemelen Barr’a duyduğu bu yakınlık yatmaktadır. Faulkner, küçük yaşlardan itibaren hikâye anlatmayı seven birisiydi. Kuzenlerinden biri, “Billy sana bir şey söylediğinde, gerçeği mi yoksa uydurduğu bir şeyi mi anlatıyor asla bilemezdiniz” demiştir. Gençliği boyunca Faulkner, doymak bilmez bir klasik edebiyat ve şiir okuru oldu. Evde algısal, yaratıcı bir çocuk olmasına rağmen, Billy okulda ilgisiz, vasat bir öğrenciydi. Futbol ve silahlar yerine sanat ve yazı tutkusu , minyon yapısı ve korsesi (annesinin duruşunu düzeltmek için giymeye zorluyordu), onu tarafından sık sık alay konusu yaptı. Faulkner'in en iyi arkadaşı, ergenliğinin çoğunu beraber geçirdiği bir kızdı (Estelle Oldham). Billy ve Estelle, uzun yıllar boyunca çok yakındı; aslında Estelle, dadısına bir gün Billy ile evleneceğini söylemişti. Lise ikide Faulkner dikkat çekici bir şair ve Ole Miss (Mississippi Üniversitesinin halk arasındaki adı) mezunu olan Phil Stone ile tanıştı. Stone, Billy'ye şiirin temellerini öğretti. Billy, Stone ile buluşmayı ve Romantik şairlerden İç Savaş tarihine, Mississippi politikalarına kadar her şeyi tartışmayı severdi ve bu gayri resmi eğitimin hayatta gerçekten ihtiyacı olan her şey olduğunu hissediyordu. On birinci sınıftan sonra, Billy - ebeveynlerinin isteklerine karşı - liseden ayrıldı ve dedesinin sahip olduğu bir bankada muhasebeci olarak işe başladı. Bankadaki görev süresi boyunca Faulkner alkol denemeye başladı ve yaşamı boyunca devam eden bir alkol zevki geliştirdi. Faulkner bu dönemde daha ciddi şekilde şiir yazmaya başlasa da, hayatında çok az yeri vardı şiirin. Bankada değilken, Billy, Oxford'daki sokak lambalarına idrar yapmasıyla tanınan bir sarhoştu. Bu nedenle, on sekiz yaşına gelindiğinde, genç Billy Falkner (sosyal uyumsuz, okulu bırakmış ve alkolik olmaya giden yolda adımlar atan birisi olarak) hayata iyi bir başlangıç yapamamıştı. 2-HAVA KUVVETLERİ VE MISS OLE Liseden ayrıldıktan sonra, Billy Oxford'daki yaşamından memnun görünüyordu. Zamanını bankada çalışarak, şiir yazarak ve Ole Miss'de ders alan Estelle'le takılarak geçirdi. Ancak, Faulkner'ın dünyası, Estelle'in ailesinin müdahalesiyle 1918 kışında altüst oldu. Cornell Franklin, yakışıklı bir Ole Miss mezunu ve Ulusal Muhafızda Binbaşıydı. Faulkner uzun zamandır onun ve Estelle'nin bir gün evleneceğini varsayıyordu ve haberler onu bir depresyon ve ağır içki sarmalına yolladu. Estelle de mutlu değildi; düğününden önce bütün gece ağladı, "Cornell'i sevip sevmediğimi ya da onunla evlenmek istediğimi bilmiyorum" diyordu. Nisan ayında, Estelle nişanlandıktan sonra Billy Oxford'dan ayrılmaya ve Yale'de hukuk okuyan arkadaşı ve akıl hocası Phil Stone ile kalmaya karar verdi. Amaçsız ve kederli olan Faulkner, I. Dünya Savaşı'nda hizmet etme ümidiyle İngiliz Ordusu'na katılmak için bir plan yaptı. Haziran 1918'de, Stone ile İngiliz aksanıyla çalıştığı aylar sonra, William Faulkner, soyadına bir "u" ekledi- daha otantik ve İngiliz görünmek için - New York City'deki İngiliz konsolosluğuna gitti ve Kraliyet Hava Kuvvetleri'nde (RAF) göreve hazır bir İngiliz olarak başarıyla denemeleri geçti. Toronto'da uçak eğitimi için üç hafta içinde teslim olması istendi! Toronto’da iken, Faulkner, bir Doğu Yakası yatılı okulu öğrencisi ve Yale’in yeraltı öğrencisi olarak askerlik hayatı hakkında hikayeler uydurmaya devam etti. Bir uçağın içine hiç girmese bile, annesine yolladığı mektuplarda ( bunlardan çok vardı - Faulkner sık sık annesine yazıyordu), hava kuvvetleri eğitimi aldığını iddia etti. 1918 Kasım'ında ateşkes ilan edildiğinde, savaş sona erdi, Faulkner gerçek askeri bir harekat görmeyi umuyordu. Bununla birlikte, genç "usta" evine sahte sakatlık ve savaş yaralarıyla geri döndü. 1919'da, RAF'tan taburcu olduktan kısa bir süre sonra Faulkner, günlerini yazı yazıp ve gecelerini içerek ve parti yaparak geçirdiği New Orleans'a gitti. Zor yaşamına rağmen, Faulkner'ın edebi çabaları, 6 Ağustos 1919'da, Yeni Cumhuriyet'in şiirlerinden birini yayınlamayı kabul ettiği 6 Ağustos 1919'da, "L'Après-midi d'un Faun" ilk ürününü verdi (şiirin konusu Estelle'ye olan sevgisinden ilham alıyordu). Faulkner'e çalışmaları için sadece 15 $ ödenmesine rağmen, Faulkner büyük gurur duyuyordu ve bir arkadaşına, "Sana ünlü olduğumda şüphesiz oldukça değerli olacak bir resim gönderiyorum" şeklinde bir not yazarak övünmüştü. Ole Miss, 1919 yazında, önceki eğitim deneyimlerinden ayrı olarak gazileri lisans öğrencileri olarak kabul edeceğini açıkladığında, Faulkner, üniversiteden ders almak için Oxford'a dönmeye karar verdi (büyük ölçüde annesinin isteklerini yerine getirmek içindi bu). Okuldayken, Faulkner ilk düzyazı eseri - "Şansa İniş" adlı kısa bir hikayeyi yazdı, Faulkner'ın bir yazar olarak güvenini güçlendiren bir başarı olan eser Mississippian'da yayınlandı. Ancak Faulkner'ın güveni kısa sürede kibire dönüştü; Bu sahte İngiliz aksanı ve giyimdeki pahalı tadıyla birleştiğinde, onu Ole Miss'te alay konusu yaptı. Öğrenciler Faulkner’ın kibirli havasıyla dalga geçiyor, okul gazetesinde çıkan yazılarda Faulkner’ın yazdığı şeyler küçümseniyordu. Okuldan bezen ve örgün eğitimin anlamsız olduğuna ikna olan Faulkner, Kasım 1920'de Ole Miss'den ayrıldı. Yine de Faulkner, Oxford'da yazmaya devam etti. Zamanının çoğunu Estelle için kaleme alınan “Spring in Vision” adlı bir aşk şiirleri koleksiyonuna adadı. 1921 yazında Faulkner, kayıp aşkına, "kalbim, kırılan eski kalbim" olduğunu ilan ettiği şiirlerin bir kopyasını verdi. Faulkner, 1921 sonbaharında New York City'e taşındı ve burada bir kitapçıda işe başladı. Büyük Elma’da (New York City sembolü) kaldığı süre boyunca, Faulkner diğer sanatçılarla bağlantı kurdu ve yoğun bir şekilde içti, çoğu gecesini Greenwich Village odasında sızarak geçird. Evden ayrıldıktan sadece birkaç ay sonra, Faulkner'ın bohem yaşam tarzı işten kovulduğunda aniden sona erdi. Annesi ve Phil Stone'un çağrısı üzerine, hevesli yazar bir kez daha Oxford'a geri döndü (Faulkner, memleketinin çekiciliğinden asla kaçamadı). Oxford'da Faulkner, Ole Miss'in posta müdürü olarak yeniden işe girdi. Maalesef kampüsteki posta göndermek veya almak isteyen herkes için, Faulkner işinde kesinlikle berbattı. İki yıl süren başarısızlık sonunda, posta müfettişi Faulkner'e Amerika Birleşik Devletleri Posta Servisi ile geçirdiği zamanın sona erdiğini bildirdi: "alışılmış bir kitap ve dergi okuyucusu olduğunuzu; ve müşterileri bekletecek kadar uzun süre okumayı bırakmakta isteksiz gözüküyor, şu anda basılmış bir kitabınız var, büyük kısmı da posta iadresinde görevdeyken yazılmış, bazı müşterilerimiz size güvenmeyeceği şeklinde postalar iletiyorlar.” Faulkner gerçekten işinden tiksindiği için ve görevlerini aktif bir şekilde yerine getirmediğinde şikâyet edemedi. Kovulduktan sonra, Faulkner şöyle demiştir: “Sanırım hayatım boyunca hep başkasının parasının emrinde olacağımve Allaha şükürler olsun ki bir daha asla pul almak için iki kuruşu olan bir orospu çocuğuna hizmet etmeyeceğim”. 3- FAULKNER VE EVLİLİK Faulkner tembel bir posta çalışanı olmasına rağmen, çok çalışkan bir yazardı. 1922'de ilk güneyli yazarların eserlerini içeren bir edebiyat dergisi olan The Double Dealer'da ilk şiirini yayımlandı. Sadece iki yıl sonra, Faulkner ayrıca (Phil Stone'un maddi desteğiyle) The Marble Faun adlı bir şiir koleksiyonu yayınladı. Ancak kısa sürede gerçek gücünün şiir değil, düzyazıolduğunu keşfetti. 27 yaşında, New Orleans'a taşındı ve burada Winesburg, Ohio'lu saygın yazar Sherwood Anderson ile tanıştı. İki adam hemen anlaştı - Faulkner kısa bir süre Anderson ve karısıyla birlikte kaldı - ve ilişki yaratıcı bir atılım yarattı. Anderson’un danışmanlığında, Faulkner’ın yazısı çiçek açmıştı. 1924'te savaştan eve dönen bir gazi hakkında bir roman olan “Aşk ve Ölüm” (Soldier’s Pay) üzerine çalışmaya başladı. New Orleans’ta yoğun bir şekilde içmeye devam etmesine rağmen, Faulkner özenle yazdı ve roman üzerinde çalışmaya başlamak için her sabah saat yedide uyandı. Aslında, Faulkner yazılarından o kadar emindi ki, eski arkadaşı ve akıl hocası Phil Stone ile teması kesildi. 1925 baharında, Stone ona bir telgraf gönderdi: "NE OLDU? METRESİN Mİ VAR?", Faulkner cevap verdi: "EVET VE 3.000 KELİME KADAR." New York'ta bir yayın şirketine kitabı teslim eden Faulkner cebinde 70 $ 'la Avrupa gezisine çıktı. Sonunda Paris'e yerleşti, burada bir oda kiraladı ve bir sonraki kitabının ilk birkaç bölümünü yazmaya başladı. Bununla birlikte, 1925 sonbaharında Faulkner, Soldiers 'Pay'in yayınlanacağına dair bir haber aldı (Sherwood Anderson bunu güvenceye almada büyük rol oynadı) ve kendisine 200 $' lık bir avans verildi. Eve dönme zamanı gelmişti. Soldiers 'Pay, pozitif yorumla (The New York Times da dahil olmak üzere) kazandı ve Faulkner, ikinci çalışması Mosquitoes'un (Sivrisinekler) taslağını bitirmek için bu durumdan ilham aldı. New Orleans’ta geçen roman 1927’de basıldı, ancak eleştirmenlerden ve okuyuculardan genelgeçer bir tepki gördü. Faulkner, kurgusal Sartoris ailesinin dünyasına açılan “Flags in the Dust” adlı başka bir roman üzerinde çalışmaya başladı . “Flags in The Dust” sırasında, Faulkner'ın kariyerinde, birçok eserde ortaya çıkacak karakterleri yaratmaya başlaması anlamında önemli bir değişiklik meydana geldi. 1927 sonbaharında Faulkner, romanda bugüne kadarki en büyük eser olduğuna inanarak “Flags in The Dust”ı yayın şirketine bıraktı. Ancak yayıncısı aynı fikirde değildi; kitabın “olay örgüsü ya da karakter geliştirme anlamında dağınık ve birbiriyle bütünleşemeyen bir çalışma olduğunu " söylüyordu. Faulkner nihayetinde bir anlaşması yapmayı başardı. daha kısa bir roman haline getirilmiş olması şartıyla kitap kısaltıldı ve Sartoris adını aldı.. Bu noktada, Faulkner'ın yazma kariyeri hâlâ para getirmiyordu; yazar iki yakasını bir araya getirmek için bir golf sahasında serinletici içecekler sattı, boyalı tahta evler ve tabelalar sattı. Bu profesyonel başarısızlıkların ortasında, Faulkner'ın yaşam boyu kişisel hedeflerinden biri - Estelle Oldham'la evlenmek - nihayet meyve verdi. 1929 baharında, Estelle kocasını boşadı ve Faulkner'la tekrar bağlantı kurduğu Oxford'a geri döndü. İki sevgili, 20 Haziran 1929'da evlendikten sonra Mississippi sahilinde bir plaj "balayına" yöneldi. Fakat Faulkner ve Estelle'nin hayalini kurmuş olduğu efsanevi romantizm de bu değildi. Hem Faulkner hem de karısı bu zamana kadar yoğun şekilde içiyordu ve alkolizmleri öfkeli tartışmalara ve sorumsuz davranışlara yol açmaya başladı. Evlendikten kısa bir süre sonra Estelle, yalnızca bir komşusu tarafından kurtarılmak üzere, sarhoş bir şekilde okyanusa girerek intihar girişiminde bulundu. Faulkner, yaşamının ilerleyen zamanlarında Estelle ile evlenmesinin öncelikle bir görev ve suçluluk duygusuyla onu harekete geçirmiş bir eylem olduğunu söyledi. Hala Franklin'le evliyken Faulkner Estelle'i hamile bıraktığını ve kürtaj yaptırdığını söyler. (Kendi biyografisindeki olayları uydurmaya düşkün olan yazarın gerçekten bunun yapıp yapmadığını bilmek zor.) Faulkner, Ole Miss enerji santralinde amir olarak görev yapmak üzere Oxford'a geri döndü. Haziran 1930'da Faulkner, "Rowan Oak" adını verdiği büyük, Sivil Savaş öncesine ait bir ev satın aldı. Arazi karmakarışık olmasına rağmen (elektrik veya su tesisatı yoktu ) Faulkner, evi önceki görkemine geri getirmek için istekliydi. 5- FAULKNER VE YOKNAPATAWPHA İLÇESİ Yenilenmiş Rowan Oak'ın odalarında, Faulkner, yedi yıl boyunca - 1929 - 1936 yılları arasında - en ünlü ve saygın romanlarından dördünü yazdı: “Ağustos Işığı” , “Ses ve Öfke”, “Döşeğimde Ölürken” ve “Abşalom, Abşalom!”. Bu kitapların yazılma hızı, anlatıların karmaşıklığı ve dilin zenginliği göz önüne alındığında şaşırtıcıdır. Dört eser de, Mississippi'deki Faulkner'ın yerli Lafayette ilçesi halkına ve yerlerine yakın, kurgusal bir dünya olan Yoknapatawpha İlçesi'nde tamamlandı. Faulkner'ın tasarladığı gibi, Yoknapatawpha ilçesi gerçek bir evrendi, kendi coğrafyası, tarihi ve birbiriyle ilişkili anlatılarla doluydu. Faulkne,r kitapları için özel bir araştırma yapmadı. Bunun yerine kendi deneyimlerini, onun yanında çocukken dinlediği ve yaşadığı hikâyeleri edebi hayal gücünün yakıtı olarak kullandı. Faulkner çocukluk döneminden beri güney tarihine - özellikle Falkner klanının tarihine - hayran kalmıştı, bu yüzden bu korkunç romanların dördünün de İç Savaş sonrası kimlik, aile, ırk ve cinsiyet konularıyla ilgilenmesi şaşırtıcı bir olgu değildir. Derin güneyin diğer yazar Robert Penn Warren'ın Faulkner için söylediği gibi, “O; tarihe, kendisine ve etrafındaki insanlara emanet edildi. Tarih içinde yaşadı ve tarih o oldu.” Daha önce, Nisan 1928'de Faulkner, ilk "büyük" romanı olarak kabul edilen “Ses ve Öfke” ile sonuçlanan kısa bir hikâye üzerinde çalışmaya başladı. Faulkner yayıncıya sahip olmadığı için (Sartoris'in piyasaya sürülmesinden sonra yayın şirketi yazarı bırakmıştı), yazısı organik olarak akıyordu, karakterleri hayâl gücünden özgürce çıktı. “Ses ve Öfke” – bu isim Macbeth'in bir dizesine referanstır - Faulkner'ın ayırt edici özelliklerinden biri haline gelen ve genç yazarı büyük bir edebi yenilikçi olarak belirleyen, geleneksel olmayan, doğrusal olmayan bir yapıya sahipti. “Ses ve Öfke” iyi karşılandı, ancak ekonomik bakımından Faulkner'ın zamanlaması daha kötü olamazdı; Kitap, 1929’da tarihi Wall Street çöküşünün ortasında yayımlandı, Amerikalıların iki yakasını bir araya getirmek için mücadele ettiği Amerikalıların garip, deneysel bir roman satın almaları pek mümkün değildi. “Ses ve Öfke”nin piyasaya sürülmesinden sonra, Faulkner sadece 47 günde tamamladığı “Döşeğimde Ölürken” adlı kitabı için yazmaya başladı. “Ses ve Öfke” gibi, “Döşeğimde Ölürken”de birden fazla anlatıcı (onbeş ), elli dokuz bölüm ve doğrusal olmayan bir grafik çizgisi vardır. Faulkner, Ağustos ayında 1932’de “Ağustos Işığı” ile sınırları zorlamaya devam etti. Romanın ana karakteri Joe Christmas, belirsiz (ve nihayetinde bilinmeyen) ırksal mirasıyla mücadele ediyordu. Faulkner'ın burada ırksal kimliğin bulanık sularına dalma girişimi romanı en kalıcı eserlerinden biri yaptı. Bu romanların üçü de Faulkner'ın yetenekli bir sanatçı olarak kendini ortaya koymasına yardım ederken, ancak 1936'da “Abşalom, Abşalom”un yayımlanmasından sonra Faulkner, yirminci yüzyılın gerçekten büyük yazarlarından biri olarak statüsünü kabul ettirdi (dünya bunu on yıl boyunca tam olarak kabul etmedi). Bir cinayet gizemi olarak kurulan roman, yoğun ve bazen de maceracı yapısıyla Yoknapatawpha İlçesinden birkaç farklı aileyi ve onların gerçeği araştırması üzerine ilerliyordu. Bu yedi yıllık verimlilik döneminde Faulkner, Yoknapatawpha İlçesinde yer almayan iki roman üretti: “Tapınak” ve “Pylon”. “Pylon “ çok az başarı getirirken, “Tapınak”, hem mali hem de profesyonel anlamda Faulkner için önemli bir romandı. Gerçekten para kazandıracak bir kitap yazma baskısı altında, borçlu bir insan olarak Faulkner, genç bir üniversite öğrencisinin iktidarsız bir psikopat tarafından kaçırıldığı ve bir mısır koçanı ile tecavüze uğradığı bu sansasyonel romanı kaleme aldı. Dikkat çekici bir şekilde, ırklarla ilgili konusuyla “Tapınak”, “Ses ve Öfke” ve “Döşeğimde Ölürken”den sadece üç haftada daha fazla kopya sattı. Bununla birlikte, kitap, Faulkner'ın memleketi Oxford'da öfkeye yol açtı ve genç yazar için çok fazla olumsuz sonuçlara yol açtı . Bir eleştirmen, “Tapınak”ın "-kitabın- şehvetli zulmünden bedensel bir şekilde kustuğu izlenimini bırakan, yıkıcı, insanlık dışı bir canavarlık" olduğunu söyledi. Kırıcı eleştiriler bir yana, roman en çok satan Faulkner kitabı ve yazara kitabın film hakları sayesinde ihtiyacı olan paraya ulaşma şansı da sağlamış oldu. 6- FAULKNER: OXFORD’DA BAZI SORUNLAR Yaratıcı ürünlerine ve “Tapınak”ın ticari başarısına rağmen, Faulkner'in kişisel hayatı sürekli kargaşa içindeydi. 1920'lerin sonunda alkol meselesi kontrolden çıktı. 1929'da “Ses ve Öfke” ile ilgili revizyonlarını bitirdikten sonra, Faulkner bir gün kapıyı kilitledi ve kendinden geçip bayılana dek içti. Faulkner'ın periyodik olarak içme oranı azalsa bile, bir çoğu sanatoryuma yatırılmasıyla sona eren aşırı alkol kullanımı bitmek bilmedi. — bu durum otuz yıl sürdü. Faulkner, alkol kullanımını uç noktalara taşımasına sebep olan iki trajedi yaşadı: erken doğumla doğmuş olan kızı Alabama'nın ölümü (muhtemelen Estelle'nin hamilelik sırasında içmesi nedeniyle) ve erkek kardeşi Dean 1935’te uçak kazasında ölümü. Dean’in ölümü Faulkner’ı çok sert bir şekilde etkiledi; Küçük erkek kardeşini havacılığa tanıtan Faulkner, kaza için kendisini suçladı ve yıllar sonra bile kaza konusunda kâbuslar görüyordu. Faulkner'ın aşırı alkol kullanımın ikinci kurbanı 1933'te dünyaya gelen ikinci kızı Jill'dir. Jill on iki yaşındayken, babasından kızını düşünmesini ve içkiyi bırakması için söz vermesini istedi; Faulkner’ın cevabı “Kimse Shakespeare'in çocuklarını hatırlamıyor” demek oldu. Faulkner'ın içki problemi zamanla ciddi anlamda arttı. 1952'de Faulkner kendini hezeyan ve idrar kaçırma noktasına getirmiş ve editörü "bir insanın kendini hakiki anlamıyla yok ettiğine" tanık olduğunu söylemiştir. Faulkner'in Estelle ile evlenmesi sadece yazarın yaşadığı zorlukları arttırdı. İlişkileri değişkendi (büyük ölçüde alkol bağımlılığı nedeniyle) ve gittikçe artan bir şekilde sevgisizlik yaşanıyordu. Aralık 1935'te Hollywood'da çalışırken, Faulkner Meta Carpenter adında genç ve çekici bir kadınla tanıştı; ikisi kısa bir süre sonra tutkulu bir ilişki yaşadılar. Yeni mutluluğuna rağmen, Faulkner Estelle'den ayrılmayı reddetti. Meta, 1937'de başka bir erkekle evlendiğinde, Faulkner yaşadığı acıyla o kadar içti ki New York City otel odasındaki bir buhar borusundan dolayı haşlandı. Üçüncü derece yanıklarını tedavi eden doktor ona neden bu kadar içtiğini sorduğunda, Faulkner, "Çünkü içmeyi seviyorum" demek olmuştu. Faulkner’ın Meta ile ilişkisi on yıldan fazla devam etti. 1950'de Faulkner, başka bir genç kadınla bir ilişki daha başlattı; bu sefer yazarın sevgilisi Bard College öğrencisi ve gelecek vaat eden bir yazar olan Joan Williams'dı. Faulkner Joan Williams’ın hem sevgilisi hem akıl hocasıydı. Artık ellili yaşlarında olan Faulkner kendisinden otuz yaş küçük olan Williams’a kapılmıştı, ikili New York'ta sık sık (ve gizlice) buluştu. Estelle onların aşk mektuplarından birini yakaladığında çok sinirlendi ve Williams'ın ailesine haber verdi. Estelle'nin çabaları ilişkiye son vermediyse de, Faulkner'ın zaten kaotik kişisel yaşamını kesinlikle daha karmaşık hale soktu. Yetişkin yaşamının çoğu boyunca Faulkner maddi sıkıntılar yaşadı. Durum o kadar kötüydü ki, Ocak 1941'de, tüm zamanların en iyi Amerikan romanlarından bazılarını yazıp yayınladıktan sonra Faulkner, 15 dolarlık elektrik faturasını bile ödeyemeyecek durumdaydı. Rowan Oak'ı korumak, Estelle ve Jill’i geçindirebilmek için Faulkner, film senaryosu yazmak zorunda kaldı. 1932'de Faulkner, film senaryoları üzerinde çalışmak için MGM ile ilk sözleşmesini imzaladı (haftada 500 dolar alacaktı). Önümüzdeki on beş yıl boyunca Faulkner, popüler “Ya Hep Ya Hiç” (Faulkner'ın edebi rakibi Ernest Hemingway’in romanı) ve “Büyük Uyku” gibi birçok senaryoyu yazdı. Ancak Faulkner, işten nefret ediyordu ve 1940'ların ortalarında Warner Brothers'ın durumu bozulduktan sonra Hollywood için çalışmayı bıraktı. 7- NOBEL ÖDÜLLERİ VE ÖLÜM 1945'te William Faulkner, halen basılmış olan on yedi romanından sadece bir tanesi piyasada bulunan yarı zamanlı bir senaryo yazarı ve tam zamanlı bir alkolikti. “Abşalom Abşalom!”u yayınladıktan sonra, roman yazmaya devam etti, ancak The Saturday Evening Post gibi gazetelerde ("Emily'ye Gül", "Kırmızı Yapraklar") gibi öyküler yazarak mali açıdan ayakta kaldı. Faulkner'ın dehasının yurtdışında bilinmesine rağmen - Jean-Paul Sartre, “Fransa'nın gençleri için Faulkner bir tanrıdır” derken, kendi ülkesinde görece belirsiz bir romancı olarak kaldı. Ancak, 1945'te, önde gelen edebiyat eleştirmeni ve The New Republic'in editörlerinden Malcolm Cowley, Faulkner'ın çalışmasını desteklemeye başladığında, her şey değişti. Cowley, kendisi ve Faulkner'ın, yazarın romanlarından alıntılar, Yoknapatawpha İlçesi'nin aileleriyle ilgili bilgileri ve bazı kısa kurgularını içeren bir Faulkner antolojisi üzerinde çalışmasını önerdi. Cowley, 1946 yılında yayımlanan “The Portable Faulkner” adlı kitabın editörü oldu. “The Portable Faulkner”ın yayımlanması, eskiden gözden kaçan yazarın tanınmaya başlamasını sağladı. Antoloji olumlu eleştiriler aldı ve birçok Amerikalıyı Faulkner'ın usta hikâye anlatımı ve devrimci tekniklerle tanıştırdı. “Portable Faulkner”ın başarısından sonra, Cowley, “Ses ve Öfke” ve ”Döşeğimde Ölürken” in yeniden yayımlanması için girişimlerde bulundu. Bu durum büyük bir ilgi yarattı. 1949'da Faulkner, kendisine zor kazanılmış bir ün ve çok ihtiyaç duyduğu paraya ulaşmasını mümkün kılan (30.000 $ 'a kadar) Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandı. 1950’deki kabûl konuşmasında Faulkner, “Bu ödülün bana bir insan olarak verilmediğini, benim çalışmalarına verildiğini hissediyorum - insan ruhunun ıstırabı ve teriyle elde edilen bir yaşamın çalışmasına verildiğini hissediyorum: şöhret için değil, kâr için değil, ama insan ruhunun materyallerinden daha önce var olmayan bir şey yaratmak için. ” Nobel Ödülü'nü aldıktan sonra Faulkner yazmaya devam etti, ancak asla “Ses ve Öfke” veya “Abşalom, Abşalom!”a rakip bir şey üretemedi . Bununla birlikte, çalışmaları eleştirel beğeni topladı ve “A Fable” (1955) ve “The Reivers” (1963) ile Pulitzer ödülünü kazandı. Haziran 1962'de, Faulkner, Rowan Oak'da ata binerken düştü ve sırtını fena halde yaraladı. Ağrısı neredeyse dayanılmazdı; kendisini yatalak bırakan acısını hafifletmek için çok miktarda alkol, ağrı kesici ve sakinleştirici aldı. Faulkner haftalar sonra zihni karışmış ve konuşmaları anlaşılmaz bir şekilde uyandığında geçmişte alkol krizlerinden kurtulmak için yattığı Wright Sanatoryumuna götürüldü. 6 Temmuz'da, hastaneye kabul edildikten sekiz saat sonra William Faulkner kalp krizi geçirdi ve öldü. Faulkner'ın vefatı neredeyse herkes için bir şok oldu; Sonuçta Faulkner sadece 64 yaşındaydı. Ölümü edebiyat topluluğu için büyük bir kayıp teşkil etmesine rağmen, Faulkner yenilikçi, üretken bir yazar olarak edebiyata damgasını vurdu ve dünya üzerinde silinmez bir iz bıraktı. Faulkner, hak ettiği şöhreti elde etmek için yıllarca beklemek zorunda kalsa ve birçok zorlukla başa çıkmak zorunda kalsa bile sanatsal mirasının gerçekleştiğini görecek kadar yaşadı. İtalyan romancı Alberto Moravian artık bir efsane olan güneyli yazardan şöyle söz eder: "Faulkner'ın parmak izlerini her yerde görebilirsiniz: bu izler bazen görünür ve bazense görünmezler”. *** Yazının tamamı shmoop sitesinden çeviridir.
FAULKNER'IN "SES VE ÖFKE"SİNİ NASIL OKUMALIYIZ ? Uyarı :Kitapla ilgili bütün sürpriz bozucu bilgileri içerir. William Faulkner'in “Ses ve Öfke” adlı eseri, şimdiye kadar yazılmış en büyük Güney romanı olabilir. Modernist bir romanda ırk konusunun en şiddetli işlenmiş hali de olabilir. Aynı zamanda şimdiye kadar yaratılan en büyük aile dramı da olabilir. Bu kitap en büyük Amerikan Romanı olabilir. Birçok insan 1929'da “Ses ve Öfke” yayımlandığından beri buna benzer şeyler söylüyor. “Ses ve Öfke”, Faulkner'ın iyi eleştiriler alan ilk romanıydı ve yazarı edebi ilgi odağı haline getirdi. Tabii ki, bu hikâyenin komik yanı Faulkner'in 1931 yılına kadar “Tapınak”ı yayınladığı zamana kadar geniş bir okuyucu kitlesi kazanamamasıydı. Çok fazla alkol, seks ve şiddet içeren bir roman olan “Tapınak” başarı kazandıktan sonra insanlar Faulkner’ın diğer çalışmalarının teknik olarak (ve duygusal olarak) mükemmel olduğunu fark etmeye başladı. Eserleri o kadar mükemmeldi ki Faulkner 1949'da Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandı. “Ses ve Öfke”, dayandığı Güney toplumunun çürüyen değerlerini takip ederken, aynı zamanda Compson alesindeki üç erkek kardeşin umutsuzluklarını ve umutsuzluklarını izleyerek kız kardeşlerinin yasını tutmaya çalışmalarını anlatıyor. Kız kardeş Caddy’nin cinselliği, erken hamileliği, hızlı ve mutsuz evliliği bu romanın gizemli kalbidir: romandaki her şey Caddy'nin eylemlerinden sonra (ve buna karşılık olarak) meydana gelir. İronik olarak, Caddy romanın kendi hikayesini keşfetmesi için bir bölüm verilmemiş olan bir Compson üyesi. Bunun yerine, Faulkner, romanın merkezinin, çeşitli anlatıcıların geçmişin kendi anılarını doldurmaya çalıştığı bir boşluk olarak var olmasına izin veriyor. Faulkner üzerine yazdığı “Ses ve Öfke: Faulkner'ın Çalışma Zamanı” adlı çok ünlü makalesinde Jean-Paul Sartre, geçmişin bu şekilde algılanmasınım Faulkner’in romanını modern teknik ve varoluşsal felsefenin parlak bir örneği haline getirdiğini savundu: “Geçmiş bir çeşit süper gerçeklik kazanıyor; kontürleri sert ve net, değiştirilemez. Şimdiki zaman geçmişin karşısında kısacık, çaresiz, boşluklarla dolu ve bu boşluklar vasıtasıyla, geçmişin işleri, yargılar veya bakışlar gibi sabit, hareketsiz ve sessizdir, onu istila etmeye gelir. Faulkner'ın monologları, hava boşluklarını hatırlatıyor. Her bir hava boşluğunda, kahramanın bilinci "geçmişe batar" ve sadece tekrar geri batmaya mahkûm şekilde yeniden yükseliyor. Şu an yoktur; şimdiki zaman yavaş yavaş oluşur. Herşey öyleydi. Sartoris'te, geçmişe "hikâye" deniyordu, çünkü bir ailenin kurgulanmış anıları söz konusuydu, çünkü Faulkner henüz tekniğini bulamamıştı. Ses ve Öfke daha bireysel ve belirsiz. Ancak o kadar güçlü bir saplantı ki, şimdiki zamanı gizlemek daha uygundur ve şimdiki zaman bir yeraltı nehri gibi gölgede ilerler ve yalnızca kendisi geçmiş olduğunda yeniden ortaya çıkar.” Sartre’ın bizden çok daha akıllı olduğunu kabul etmemiz lâzım. Ve o da çok iyi bir yazar. Onu aşmaya çalışmayacağız: Sartre için Faulkner'ın “Ses ve Öfke”de kullandığı zamanla oynama olgusuna ve “Ses ve Öfke”nin yeni bir edebi biçimin ayırt edici özelliği haline geldiğine dikkat çekeceğiz. Aynı zamanda bir karakteri (veya kişiyi) tamamen anlama zorluğunu ön plana çıkaran modernist estetiğin güzel bir örneğidir bu eser. Modernistler için dilin kendisi zor bir araçtır, iletmesini istediğiniz şeyi asla tam olarak iletmez. Arkadaşlarınızdan birine bir şeyler açıklamaya çalışmak gibi bir şey diye düşünebiliriz: tüm hikâyeyi açıkça anlattığınızdan eminsiniz, ancak arkadaşlarınız size delirmişsiniz gibi bakıyorlar. Başka bir ünlü modernistin bir zamanlar yazdığı gibi, "Ben bunu demek istemedim. Kesinlikle bunu demek istemedim" diye düşünmek zorunda kalırsınız. (Bu arada, T.S. Eliot’un "J. Alfred Prufrock’un Aşk Şarkısı"). Daha önce hiç böyle hissettiyseniz, tebrikler. Modernistleri anlamaya başladınız. Modernistler dilin zorluğu ile oynamaya karar verdi - okuyucunun dilin ne kadar zor olabileceğini tecrübe etmesi için. Bu çok sinir bozucu olabilir. Ama aynı zamanda harika bir şey . Faulkner'a göre dille oynamak, karakterlerinin psikolojik derinliğini ve Güney'in karakterlerinin yaşamlarındaki derin duygusal rezonansını keşfetmesini sağlar. 1-SES VE ÖFKE NE HAKKINDA? Diyelim ki bir arkadaşınızla konuşuyorsunuz. Aklınıza şaşırtıcı bir fikir geldi. Şaşırtıcı fikirler dolaşıyor zihninizde . Bu mükemmel düşünceni / planını/ fikrini en iyi arkadaşına anlatmaktan heyecan duyuyorsun. Ve onun da ilgisini çekmiş görünüyor: dinliyor, başını sallıyor ve hatta biraz ilgi duyuyor gibi görünüyor. Birdenbire, gözleri parlıyor… ve ne hakkında konuştuğunuz hakkında hiçbir fikri olmadığını fark ediyorsunuz. Son üç dakikayı köpeğinizle de konuşarak geçirebilirdiniz. Ve aynı tepkiyi alırdınız. Hiç sizi anlayan kimse yokmuş gibi hissettiniz mi? Arkadaşlarınız iyiler, elbette, ama sizi anlamıyorlarmış gibi hisseder misiniz bazen? Ya aileniz? Onlarla konuşmayı denersiniz, ama… karmaşık bir durum. Aynen öyle. Karmaşık, bu romanın için kullanılabilecek en iyi sözcük. İnsanları anlamak o kadar da kolay değil. Bir romandaki karakterlerle tanışınca bile. Elbette, “Ses ve Öfke”nin kapağını açarsınız ve aniden Compson ailesinin hayatını izleyen ön sıra koltuklarda oturmaya başlarsınızz, ancak bu onların hayatınızdaki insanlardan daha kolay anlayacağınız insanlar olduğu anlamına gelmez. Dil - konuşma - kelimeler - hepsi başa çıkması zor şeyler. Herkes her şeyi farklı şekilde anlar. "Üzgünüm" diyorsunuz. Kız kardeşiniz "senden nefret ediyorum" diye duyuyor. Zor, biliyoruz. Ve sizi uyarmalıyız, William Faulkner kartlarını pek kibarca oynamıyor, her zaman her şeyi anlamayı kolaylaştırmıyor, mutlu sonlar için söz vermiyor. Ancak, bunu oldukça gerçek hissi vererek yapıyor. “Ses ve Öfke”, tüm görkemli, sinir bozucu, inanılmaz etkileyici potansiyeliyle düşünceleri ve dili yeniden yaratır. Ne söylemek istediğini söyleyemesen bile, yine de nefes kesici şeyler söyleyebilirsin. En azından bu, Faulkner’ın tarzı. Arkanıza yaslanın ve tadını çıkarın. 2-SES VE ÖFKE ÖZETİ Geleneksel olay örgüsü özetini “Ses ve Öfke”ye uygulamaya çalışmak zordur. Roman, temel düzeyde, üç Compson kardeşin kız kardeşi Caddy ile olan takıntılarına ilişkindir, ancak bu kısa özet romanın içerdiği yüzeyi temsil eder sadece. Dört bölümde, dört farklı sesle ve kronolojik sıra dışında söylenen bir hikâyeye sahip olan “Ses ve Öfke”, yorumlamak ve anlamak için yoğun bir konsantrasyon ve sabır gerektirir. Romanın ilk üç bölümü, üç farklı günde üç Compson kardeşin özet düşünceleri, sesleri ve hatıralarından oluşmaktadır. Kardeşler; Nisan 1928’de konuşan, ciddi bir şekilde engelli otuz üç yaşındaki bir erkek olan Benjy; Haziran 1910'da genç bir Harvard öğrencisi olan Quentin; ve acı bir çiftlik tedarikçisi olan Jason’dır, o da 1928 yılının Nisan ayındadır. Faulkner, dördüncü bölüme kendi anlatı sesini katıyor, ancak Compson ailesinin zenci aşçısı olan Dilsey'e odaklanıyor. Faulkner, bir zamanlar önde gelen Compson ailesinin düşüşünü önceden ima etmek ve İç savaştan bu yana Güney aristokrat sınıfının bozulmasını incelemek için tek bir sembolik an olarak kardeşlerin kız kardeşleri Caddy'yi hatırlamalarını kullanır. Compsonlar, Mississippi kasabasındaki Jefferson kasabasındaki önde gelen isimlerden biri. Ataları, bölgenin yerleşmesine yardımcı oldu ve daha sonra İç Savaş sırasında savundu. Savaştan bu yana, Compsonlar giderek zenginliklerini, topraklarını ve statülerini kaybetti. Bay Compson bir alkolik. Bayan Compson, dört çocuğunu büyütmek için neredeyse tamamen Dilsey'e bağlı, kendisiyle meşgul bir hastalık hastasıdır. Quentin, en büyük çocuk, hassas bir nevroz ürünüdür. Caddy inatçı, ama sevgi dolu ve şefkatlidir. Jason doğumdan bu yana zor ve kötü ruhlu biri olmuştur ve diğer çocuklar tarafından büyük ölçüde reddedilmiştir. Benjy, zaman ve ahlâk kavramlarını anlamayan “aptal” bir zihinsel engellidir. Hastalık hastası Bayan Compson'un yokluğunda Caddy, Benjy ve Quentin için bir anne figürü ve şefkat sembolü olarak hizmet eder. Bununla birlikte, çocuklar büyüdükçe, Caddy cinsel anlamda uygunsuz şekilde davranmaya başlar, bu durum Quentin'e acı verir Benjy'yi çok huzursuz eder. Quentin Harvard'a gitmeye hazırlanır ve Bay Compson, öğrenim için fon sağlamak için aile topraklarının büyük bir kısmını satar. Caddy bekaretini kaybeder ve hamile kalır. Çocuğun babasını adlandıramaz veya isimlendirmeyi istemez, ancak baba kasabadan bir genç olan Dalton Ames olabilir. Caddy’nin hamileliği Quentin'i duygusal olarak mahveder. Hamileliğin sahte sorumluluğunu üstlenmeye çalışır, Caddy'nin kendisinin ensest yapmış olduğu yalanını babasına yalan söyler. Bay Compson, Caddy’nin uygunsuz cinsel davranışlarına kayıtsızdır, Quentin’in hikâyesini reddeder ve oğluna Kuzeydoğu’ya erkenden gitmesini söyler. Güvenilmezliğini örtmeye çalışan Caddy, Indiana'da tanıştığı bir bankacı olan Herbert Head ile evlenir. Herbert, Jason Compson'a bankasında bir iş sözü verir. Herbert hemen Caddy'den boşanır ve karısının başka bir adamın çocuğuna hamile olduğunu fark ettiğinde Jason'ın iş teklifini iptal eder. Bu arada, Caddy’nin günahı yüzünden mahvolmuş olan Quentin, Harvard’daki ilk senesinin bitiminden hemen önce Charles Nehri’ne kendini atarak intihar eder. Compsonlar Caddy'yi aileden uzaklaştırır, ama yeni doğan kızı , onun adı da Quentin’dir, alır. Quentin'i büyütme görevi tamamen Dilsey'e kalır. Bay Compson, Quentin’in intiharından bir yıl sonra, alkol yüzünden ölür. Hayatta kalan en büyük oğul Jason, Compson evinin başına geçer. Yerel çiftlik malzemeleri mağazasında çalışan Jason, Caddy'nin Quentin'in yetişmesini desteklemek için gönderdiği parayı çalmak için iş çevirir. Bayan Quentin, zorba bir insan olan Jason ile sürekli çatışan, mutsuz, asi ve cinsel anlamda uygunsuz davranışları olan bir kız olarak büyür. 1928 yılı Paskalya Pazarında, Quentin, Jason'dan birkaç bin dolar çalar ve sirkte çalışan bir adamla kaçar. Jason, Quentin'in peşinden boşuna giderken, Dilsey, Benjy ve ailesinin geri kalanını yerel kilisedeki Paskalya hizmetine götürür. 3-GÜNEY ARİSTOKRAT DEĞERLERİN ÇÜRÜMESİ On dokuzuncu yüzyılın ilk yarısı, Compsons gibi tanınmış Güneyli ailelerin yükselişini gördü. Bu soylu aileler geleneksel Güney değerlerini benimsemişlerdir. Erkeklerin, aile adlarının onurunu savunurken cesaret, ahlaki güç, sebat ve şövalyelik sergileyen, beyefendi gibi davranmaları bekleniyordu. Kadınların, çocukların aile mirasını devralmalarını sağlama zamanı gelinceye kadar kadınsı saflık, zarafet ve bekaret modelleri olmaları bekleniyordu. Tanrıya iman ve ailenin itibarını korumak için derin endişe duymak, bu inançların temelini oluşturdu. İç Savaş ve Yeniden Yapılanma süreci, bir zamanların büyük Güneyli ailelerinin çoğunu ekonomik, sosyal ve psikolojik olarak tahrip etti. Faulkner, bu süreçte, Compson'lar ve diğer Güneyli ailelerin, etraflarındaki dünyanın gerçekliği ile temaslarını kaybettiğini ve kendini özümseme hapsinde kaybolduğunu iddia eder. Bu kendi kendini yeme hâli, bu ailelerin bir zamanlar yücelttikleri temel değerleri bozdu ve yeni nesilleri, modern dünyanın gerçekleriyle başa çıkamayacak kadar yetersiz bir hale getirdi. Compson ailesinde bu yolsuzluğun arttığını görüyoruz. Bay Compson, belirsiz bir aile onuru anlayışına (Quentin'e aktardığı bir şey) sahiptir, ancak alkoliktir ve ailesinin başına gelen olayları kontrol edemediğine dair kaderci bir inancı sürdürmektedir. Bayan Compson, kendisine gömülmüştür, ikiyüzlülüğe bürünür ve kendine acı verir, çocuklarından duygusal olarak uzak durur. Quentin’in eski Güney ahlakına takıntısı onu felç eder ve ailesinin günahlarını aşamaz. Caddy, Güneyli kadınsı saflık nosyonunu çiğner, aynen kızının yaptığı gibi. Jason, kişisel kazanım için sürekli çaba sarf ederek, daha yüce duygular barındırmadan kendine acıma hissi ve açgözlülükle zekâsını heba eder. Benjy hiçbir gerçek günah işlemez; ancak Compsonların gerilemesi, Benjy’nin fiziksel geriliği ve ahlak ile ahlaksızlık arasında ayrım yapamamasıyla kendini gösterir. Compsonların Güney’deki değerleri yozlaştırması, bir zamanlar aileyi bir arada tutan güçten, tamamen sevgisiz bir ev ile sonuçlanır. Her iki ebeveyn de uzak ve yetersizdir. Sevme yeteneğini gösteren tek çocuk olan Caddy sonunda reddedilir. Quentin, Caddy'yi sevmesine rağmen, sevgisi nevrotik, takıntılı ve aşırı korumacıdır. Erkeklerin hiçbiri herhangi bir gerçek romantik aşkı yaşamaz ve bu nedenle evlenip aile adını sürdüremez. Romanın sonunda, ailenin sevgi dolu tek üyesi olan Dilsey, kendi dertlerine gömülmeden değerlerini koruyan tek karakterdir. Bu nedenle, geleneksel Güney değerlerinin bozulmamış ve olumlu bir biçimde yenilenmesi için bir umut ifade eder Dilsey. Roman, bu değerler için meşale sahibi olan Dilsey ile sona erer ve Compson mirasının korunması için tek umut budur. Faulkner, sorunun mutlaka eski Güney'in değerleri olmadığı, ancak bu değerlerin Compsonlar gibi aileler tarafından bozulduğu ve eski zamanlardaki Güneyli ihtişamın geri dönmesi için bu değerlerin yeniden ele alınması gerektiği anlamına gelir. 4-DİRİLİŞ VE YENİDEN YAPILANMA Romandaki dört bölümünün üçü, 1928'de Paskalya'da veya çevresinde gerçekleşiyor. Faulkner’ın, bu hafta sonu Mesih'in çarmıha gerilmesi ve Paskalya Pazarında dirilişi ile ilgili olması nedeniyle, Roman’ın hafta sonunda doruğa çıkması önemli. Romandaki bazı sembolik olaylar Mesih'in ölümüne benzetilebilir: Quentin’in ölümü, Bay Compson’ın ölümü, Caddy’nin bekâret kaybı veya genel olarak Compson ailesinin yıkılışı. Bazı eleştirmenler Benjy'yi Mesih figürü olarak nitelendirdi, çünkü Benjy Kutsal Cumartesi günü doğdu ve şu anda otuz üç yaşında, çarmıha gerilmiş olan Mesih ile aynı yaşta. Benjy'yi bir Mesih figürü olarak yorumlamanın çeşitli olası sonuçları vardır: Benjy, Mesih'in modern dünyadaki iktidarsızlığını ve ortaya çıkacak yeni bir Mesih figürüne duyulan ihtiyacı temsil edebilir. Alternatif olarak, Faulkner modern dünyanın Mesih'i kendi içinde tanıyamadığını ima ediyor olabilir. Paskalya hafta sonu ölümle ilişkili olmasına rağmen, aynı zamanda yenileme ve diriliş umudunu da beraberinde getiriyor. Compson ailesi düşmüş olsa da, Dilsey bir umut kaynağıdır. Dilsey, bir şekilde bir Mesih figürüdür. Dilsey, dağılmakta olan Compson ailesine verdiği hizmet boyunca Mesih gibi zorluklara katlandı. Bayan Compson’ın kendine acımasına, Jason’ın zulmüne ve Benjy’nin sinir bozucu beceriksizliğine sürekli tahammül etti. Compsonlar onun etrafında parçalanırken, Dilsey, Compsonların uzun zamandır terk ettiği değerleri başarıyla hayata geçiren getiren tek karakter olarak ortaya çıkıyor - sıkı çalışma, dayanıklılık, aile sevgisi ve dini inanç. 5-DİLİN VE ANLATININ YETERSİZLİĞİ Faulkner, “Ses ve Öfke”yi hiçbir zaman tek bir anlatıcı sesiyle tatmin edici bir şekilde aktaramadığını itiraf etti. Dört farklı anlatıcı kullanmaya karar vermesi, her bir anlatının öznelliğini vurguluyor ve dilin kesinlikle gerçeği ya da anlamını iletme yeteneğinden şüphe etmemizi mümkün kılıyor. Benjy, Quentin ve Jason, Compson trajedisi üzerine çok farklı görüşlere sahip, ancak hiçbir bakış açısı diğerlerinden daha geçerli görünmüyor. Her yeni açı ortaya çıktıkça, daha fazla ayrıntı ve soru ortaya çıkar. Son bölüm bile, her şeyi bilen üçüncü şahıs anlatıcısı tamamlansa bile romanın tüm gevşek yönlerini birleştirmiyor. Röportajlarda Faulkner, “en görkemli başarısızlığı” olarak nitelendirdiği romanın son versiyonunun kusurunu dile getirdi. Dört farklı bakış açısının derinliğini sağlayan dört anlatıcı ile bile Faulkner, kendi dilinin ve anlatısının hâlâ yetersiz olduğuna inanıyordu. 6-SEMBOLLER ---Su Su, özellikle Caddy ile ilgili olarak, roman boyunca temizlik ve saflığı sembolize eder. derede bir çocuk olarak oynayan Caddy, saflığı ve masumiyeti özetler gibi görünüyor. Bununla birlikte, Caddy iç çamaşırlarını kirletir, bu da sonradan yaşanacak olaylara bir işarettir. Benjy, Caddy'ye parfüm sürdüğünde ilk kokusunu aldığında üzülüyor. Bu noktada hâlâ bakir olan Caddy, parfümü temizler, sembolik olarak günahını temizlemiş olur. Aynı şekilde, Benjy onu Charlie ile birlikte salladıktan sonra ağzını sabunla yıkar. Caddy bekâretini kaybettiğinde, hiçbir su veya yıkama suyunun onu temizleyemediğini bilir. ---Quentin’in Saati Quentin’in saati, Quentin’in zamanı izlemeye kendini adaması gerektiğini hissetmesini ümit eden babasının bir hediyesidir. Quentin, saat olsa da olmasa da zaman takıntısından kaçamaz . Saat bir zamanlar Bay Compson'a ait olduğu için, ailesinin çok önemli olduğunu düşündüğü o muhteşem mirası Quentin'e sürekli hatırlatır. Saatin sürekli tıklaması, zamanın durmaksızın ve inanılmaz şekilde geçişini sembolize eder. Quentin saati kırarak zamandan kaçmaya çalışır, saati odasına bıraktıktan sonra bile, akrep ve yelkovanı olmadan dahi saat çalışmaya devam eder. 7-ANA MOTİFLER ---Zaman Faulkner’ın bu romanda zamanı ele alışı ve yaklaşımı devrim niteliğindeydi. Faulkner, zamanın sabit veya nesnel olarak anlaşılabilir bir varlık olmadığını ve insanların bununla çeşitli şekillerde etkileşime girebileceğini öne sürer. Benjy'nin zaman kavramı yoktur ve geçmiş ile şimdi arasında ayrım yapamaz. Geçmiş ile günümüz arasında başkalarının göremeyebileceği bağlantılar kurmasını sağlar ve diğer Compson adının geçmiş teki ihtişamına olan saplantılarından kaçmasına izin verir. Buna karşın, Quentin zaman içinde sıkışıp kalıyor, geçmişin anılarının ötesine geçmek istemiyor. Saatini kırarak zamanın kavranmasından kaçmaya çalışıyor, ancak geçmesi onu daha sonradan izlemeye devam ediyor ve intihardan başka bir çözüm görmüyor. Kardeşi Quentin'den farklı olarak, Jason'ın geçmişe faydası yok. Tamamen şimdiki zamana ve yakın geleceğe odaklanır. Jason'a göre, zaman sadece kişisel kazanç için vardır ve israf edilemez. Dilsey belki de zamanla barışık olan tek karakterdir. Dilsey, zamandan kaçmaya ya da avantajları için manipüle etmeye çalışanların aksine, hayatının sınırsız zaman ve tarih aralığında küçük bir şerit olduğunu anlar. ---Düzen ve Kaos Compson kardeşlerin her biri düzeni ve kaosu farklı bir şekilde anlar. Benjy, zihnindeki tanıdık hatıraların kalıbının düzenini oluşturur ve uygun olmayan bir şey yaşadığında üzülür. Quentin, düzen sağlamak için idealleştirilmiş Güney koduna güvenir. Jason, dünyadaki her şeyi potansiyel kişisel kazanca dayalı olarak düzenler, tüm koşulları kendi avantajına çevirmeye çalışır. Compson ailesi kaosa sürüklendiğinde bu sistemlerin üçü de başarısız olur. Sadece Dilsey'in güçlü bir düzen anlayışı vardır. Dilsey değerlerini korur, o Compsonların kargaşalı çöküşüne katlanabilen ve sonunda zarar görmeden ayakta kalan tek kişidir. ---Gölgeler Öncelikle Benjy’nin ve Quentin’in bölümlerinde görülen gölgeler, Compson ailesinin bugünkü durumunun yalnızca geçmiş büyüklüğünün gölgesi olduğunu ima eder. Gölgeler, bir gün boyunca güneşle yavaşça kaydığından zamanın geçişini ince bir şekilde hatırlatır. Quentin, gölgelere karşı özellikle hassastır, Compson adının bir zamanlar onun sadece bir gölgesi olduğuna dair farkındalığının bir işaretidir bu. @@@ Bu yazı, sparknotes ve shmoop sitelerindeki bilgilerden derleme bir çeviridir.
;