1000Kitap Logosu
Resim
CemCBG
TAKİP ET
CemCBG
@Rogojin
Öğretmen
Lisans
Istanbul
Üsküdar, 4 Eylül
2107 okur puanı
15 May 2014 tarihinde katıldı
Tanıdığın kimse takip etmiyor
Ortak okuduğunuz kitap bulunmuyor
172 syf.
·
3 günde
·
Puan vermedi
Funda Özsoy Erdoğan, kendisinin ve bir çok okurun bilmediği üzere, aslında ülkemizin en iyi yazarlarından biri. Tahakküm, Sana Yazdığım Bir Mektup Olsaydın, Öğrenilmiş Çaresizlik gibi başyapıt ve onun civarında dolaşan eserleriyle Funda Özsoy Erdoğan, kesinlikle daha çok tanınmalı, daha çok okunmalı. yazarın ilk hikâye kitabı olan Gülümsemeyi Unutma, kusurlu bir başyapıt diyebiliriz. Aslında yazarın bütün hikâye ve romanlarını okumuş bir okur olarak Funda Özsoy Erdoğan'ın birbirinin aynı ya da benzer hikâyeleri birbirine kararak çok sesli anlatımını çoğaltığını ve son eseri ve başyapıtı Tahakküm'de ise bu çok sesli anlatımın bir koroya dönüştüğünü söyleyebilirim. Bu eserlerde geçmişe bakan, geçmişi düşünen, geçmişin bitmediğini, sürdüğünü hem hisseden hem de onu bilen karakterleri ve kişileri aracılığıyla sonu gelmeyen hesaplaşmaların yaşandığını söyleyebiliriz: insan, hatırlar. İnsan, yaşar. "hayat, akar". Ve bu akış içerisinde geriye dönüşlerimiz, başaramamışlıklarımız, kaybettiklerimiz, direnişlerimiz, var olma ve anlama çabalarımız ve gayretlerimiz birbirine dolana dolana anlatılır. Anne, her şeyin kaynağı gibidir neredeyse. Yazar hikâyelerini iç seslerle, farklı iç seslerin italik ya da italik olmayan fontlarla konuşması, ara metinlerle konuşturarak sürdürür. Anlar değildir yazar için önemli olan; hayat anlarla örülüdür, kimileri daha önemli ve baskın karakterli anlar olsa da hikâyeler hayat özetleri gibi iç sesleri dış seslere katarak, metinleri bölerek, çoğaltarak; bir çok kişinin hikâyesinin beraber yürüdüğü anlatılardır bunlar. Aslında bütün hikâyelerde ve romanı Tahakküm'de aynı şeyi görebiliriz: bunca ses, bunca hatırlama, bunca geriye bakış, anneye, köke dönüşü böylesine tekrar tekrar anlatabilen ama bir türlü eskimeyen, tanıdıklık ve aşina hissi vermeyen bir üslûbun ülkemiz edebiyatı için görevini çoktan yerine getirdiğini düşünebiliriz . Sadece Gülümsemeyi Unutma kitabı için konuşacak olursak; bu kitabın bir başyapıt olmasını engelleyen tek şey, kitapta yazarın ana meselelerinin yerini ideolojik bakışlara ya da ilahi olana bakışı, hikâye etmenin ötesinde veya gerisinde bırakarak yazdığı bir iki hikâye diyebiliriz. Yazarın şahsi imzasını ortaya koyan ögelerden birisi olarak uzun hikâyeler, romana dönüşmeye namzet anlatımları ile çoklu karakterleri ile konuşan, söyleşen, bilincinde hislerin, duyguların cümlelerin akıp gittiği bu hikâyeler elmas gibi parıldıyor. Mine Anne, Kibritçi Kız, Timuçin Bey'in Annesi, ve bence özellikle Fotoğraflarda Yaşamak, hemen ardından Eski Bayramlar, Eski Zamanlar; ve elbette son hikâye Gülümsemeyi Unutma muazzam güzellikte tadlar bırakıyor geriye. Ayrıca Tahakküm kitabında bu kitaba ve buradaki bazı hikâyelere bol bol atıflar yapılıyor. Yazar böylece kendi evrenini kuruyor diyeceğim, ama zaten bu kitapların tamamındaki bütün karakterler aynı evrenin, aynı zihin, bilinç ve duygu memleketlerinin insanları. Sözün özü; evet, Funda Özsoy Erdoğan'ı şu an tanımıyor olabilirsiniz, ancak bu yazar inanın bana ülkemiz edebiyatının en iyi yazarlarından biri. Mutlaka okumalı ve bu güzel üslûba, kaleme; bu his ve duygu dolu, zihin ve kalbin iç içe sarmalandığı dünyaya adım atmalısınız... Gerçek cevherler belki böyle arada kaynayıp gidiyor. Geç olmadan, elimizi uzatıp yakalamak gerek...MUTLAKA !!!!
Okuyacaklarıma Ekle
144 syf.
·
2 günde
·
Puan vermedi
Murathan Mungan'dan okuduğum ilk seçki, 2003 yılında basılmış olan Yabancı Hayvanlar adlı bir kitap. Mungan'ın bu toplama öykü kitabına yazdığı önsöz güzel ve aydınlatıcı bilgiler, yorumlarla dolu. Çok eskilerdeki okumalarım ve bir iki haftadır yeniden başlamış olduğum yeni okumalarımda Mungan'ın söylememiş olduğu veya onun tarafından söylenmemiş kalan bir şey olmadığını yeniden görüyorum. Yazarın eserlerini gerçekten inceleyen, eleştiren birileri acaba var mı, ve varsa eğer, vardıysa, bu incelemeler, eleştiriler acaba yazara yönelik beğenilerin ötesine geçebiliyor mu? Murathan Mungan, önsözde öykülerin belli bir sırayla ve ardışıkla kitaba konduğunu söyleyerek şunları dile getiriyor: "bu öyküleri birbirine bağlayan temel şey, bir hayvanın varlığı ve aracılığıyla kendi doğamıza ya da örtülü duran gerçeğimize ilişkin pusuda bekleyen belirsiz bir şeyi dile getirme, hissettirme çabası." Yazar ayrıca birbirinden farklı zamanlarda ve farklı yazarlar tarafından yazılmış olsalar da bu öykülerde bir süreklilik, bir bağ olduğunu söylüyor. Sanki bu yazarlar aynı şeyi farketmiş gibiler: hayvanlar insanlar için bir metaforlar, onların yabani, kötücül ya da hayatta kalmak için çaresizce debelenişlerinde insanın varoluş kaygıları, arzuları, bu uğurda kıvranışları da var. Kitapta Julio Cortazar'dan ve Patricia Highsmith'den 2 öykü yer alıyor. Raymond Carver, Knut Hamsun, Tama Janowitz, J.L. Borges, Ernst Jünger, John Steinbeck, J.D. Salinger , Hemingway gibi yazarlardan da öyküler var ayrıca. Benim açımdan da birazı Mungan'la paralellik göstermek üzere çok etkileyici öyküler vardı: Cortazar'ın küçük korku öyküsü diyebileceğim Yaz adlı öyküsü benzeri görülmemiş bir etki yaratıyor sanki,, Ayakizlerinde Adımlar kitabının güzel kapağını hatırlayan varsa, bu öyküyü hatırlayacaktır aynı anda...o güzel atın başını okşayan o el... Ayrıca Patricia Highsmith'in Su Kaplumbağası, Ernst Jünger'in edebiyat güzelliği Domuz Avı gibi öyküleri çok dikkat çekiyor. Kitapta anlatılan ve yazarın söylediği gibi tematik benzerlikler gösteren öyküler yazarın sözünü etmediği birşey daha gösteriyor: hayvanlar burada da kendileri değiller, sadece ve yalnızca insanlarla olan metaforik anlamda kullanışlılıkları açısından faydalılar. Onların hayatlarının kıymetsizliği, değersizliği, önemsizliğinin bu güzel öykülerde belki bu düşünce hedeflenmeden bir kez daha karşımıza çıkması ne kadar üzücü. Ancak insan kültürü yaratıp ahlâkı genişletip büyütmeye gayret ettikçe hayvanların ve doğanın da bu gayrete, arayışa dahil edilmesi kaçınılmazdı. Eğer tür olarak var olacaksak, gelecekte hayvanların ve doğanın insandan bağımsız, sadece kendileri olarak var olmalarına değer verilmesini öne çıkaracak bir biyotoplum dünyası kurmak (Dr. Steve Best'in tanımlaması bu), kolay elde edilecek bir amaç olmasa bile, yaşanan her şey oraya doğru kaçınılmaz bir gidişat olduğunu da düşündürüyor. Eğer bu meydana gelecekse türümüzün nüfusu bu kadar çok olacak mı? Belki de, hayır. Öykülerdeki karakterlerin uyanışları, hissedişleri, algılarında yarılmalar, değişmelere sebep olmalara yol açan hayvan acılarının, istismarın, yok sayılmanın benim için okuması zor bir şey olduğunu söyleyeyim. Earthlings belgeselini izleyenlerin ne demek istediğimi çok iyi anlayacağına eminim. Bu kadar korkunç, devasa boyutlarda, akla hayale gelmeyecek korkunçlukların, vahşilik ve gaddarlıkların din, inanç, gelenek, spor, eğlence, beslenme, deney ve araştırma adına bu hayvanların gökleri delip geçen ağlayış ve haykırışlarına rağmen devam ediyor olması, insan türü hakkında ne söylüyor bize? Highsmith'in Su Kaplumbağası öyküsü, ya da Ernst Junger'in Domuz Avı öykülerinde karakterlerimizin dünyalarını alt üst eden bu ızdırap şahitliğini bu öykülerin bir nebze de olsa hepimize ulaştırmasını isterim. Yazılanın ötesinde görmek, şahit olmak isteyenler, çok şanslılar ama son derece sansürlü haliyle hayvanlardan istifade, hayvan istismarı, hayvan endüstrisi alanlarında 2 saat bile sürmeyen bir belgesel olarak Matrix'teki mavi hap olayını andırır bir şekilde Earthlings belgeselini izlemeyi göze alabilirler. Kitaba dönersek; Murathan Mungan'ın bu seçkisini son derece beğendim. Okunmasını kesinlikle öneririm. Cortazar okumayı özlediğimi de farkettim bu arada. Ayrıca junger'in kitaplarını okumam da şart. herkese iyi okumalar.
Yabancı Hayvanlar
8.7/10 · 41 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
108 syf.
·
1 günde
·
6/10 puan
2010 yılında basılan bu kitapta Murathan Mungan hem çok kısa hem de kısanın bir tık üstünde öyküler veya düşünceler anlatıyor. Kitabın son sayfalarında öykü ile ilgili fikirlerini de dile getiriyor. Kendi adıma gereksiz, öylesine bir kitap olarak gördüm Kibrit Çöpleri'ni. Bir çok öyküde ya da yazıda yazarda beni rahatsız eden aforizma tarzında sözler, gözlemler yer alıyor; bunlar sanki okuması keyifli, dikkat çekici, a ne kadar ilginç denebilecek sözler, cümleler, ve belki instagram gibi yerlerde ilgi çekebilecek tarzda yazılmışlar gibi geliyor. Sanki yazar sadece kendisinin bildiği bir yerde bulunarak oradan hayata bakıyor ve onun tecrübe ettiği şeyde itiraz kabul etmeyen ama dışarıdan bakıldığında son derece mütevazı görünen, bir tür yazar instagramı gibi, yani bu havalı cümlelerle cilâsıyla dikkat çekip şaşırtıyor, bana öyle geliyor bir şekilde. İnsan hayatta çok şey hakkında bu kadar gözlemde bulunabilir mi bilmiyorum. Yanlış bir şeyler söylüyor olmam da büyük bir olasılık. Sözün özü:hayır, bu kitabı sevmedim.
Kibrit Çöpleri
7.9/10 · 897 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
168 syf.
·
2 günde
·
10/10 puan
Bu kitabıyla Murathan Mungan 95'ten sonra ilk kez bir kaç gün önce okuduğum Çador'undan sonra beni daha da etkiledi. Bu kitaptaki öyküleriyle yazarın yakalamış olduğu ya da sürdürmeyi maharetle başardığı bu tad, çıta olsa olsa edebiyatımız adına bir gurur kaynağı olabilir ancak. Elbette sadece yetenek ve kabiliyet değil, yıllar boyu kalem kullanmanın, hayâl etmenin, yaratmanın verdiği bir olgunluk, pişmişlik duygusu da var. İyi ki çok, çok uzun seneler sonra okudum bu iki kitabı. Ben de 95'teki insan değilim, bir okur olarak. Ben de piştim, olgunlaştım kendimce, ve benim de köşelerim, kenarlarım var. Bir maharet söz konusuysa bende de bu pişmişliğin işaretleri, kanıtları var. Yaşlanıyor olmanın götürdüğü şeyler var, aklıma Murathan'95 kitabındaki röportajlardan birisinde zamanı israf etmek üzerine söylediği "benim zamanım yok" sözleri geliyor, yaşlanmanın akla ilk getirdiği şeylerden birisi bu işte: olmamaya, kalmamaya başlayan bu zaman.. ve ama bir de zamansızlığa paralel giden bir pişmişlik, olmuşluk hissi. Çok iyi bir okur değilim, ama kötü bir okur da olmamayı başardım kendimce. Nice kitabın arasında iyi, kötü yürüyüp geldiğim bunca mesafenin, yolun bu noktasında Murathan Mungan bana inanılmaz bir tad veriyor ve, yine, iyi ki o zamanlar değil, şimdi okumuşum diyorum. Bahçedeki kedilerim, beş senedir öte alemlere yolcu ettiğim Dodi'm ve daha nicesi, Zeze'nin ve Kral Luis'inkinden aşağı olmayan çorak ve yer yer güllerle, çiçeklerle, belki bir ihtimal karahindibalarla dolu bahçemiz- ve elbette nice güzel, zamanında buralarda oynayp çocukluğunu yaşayan kedimin, Dodimin de yattığı bu güzel topraklar, bu incir ağacı, bu erik ağacı, yerlere dökülmüş olgun erikler ve daha adını bile bilmediğim bir çok uzun, çarpık vücutlu ağacın arasında ben de kendi zamanımı burada bitiriyorum. Faruk Duman'ın güzel ölmek dediği şeye inanıyorum, defalarca da yazdım. Ama yine yazayım: Henry Palace ve ben, hâlâ o göktaşının gökleri kızıla boyamasını bekliyoruz. Gusev ve ben denizin derinlerine beraber ve usul usul iniyoruz. Kraliçe Charlotte'un önünde biz eğiliyoruz. O atın peşine düşen Adem ve ben büyük dağların, geniş ovaların arasında ömür tüketiyoruz. Daha sayayım mı? Murathan Mungan'a da aynen başka yazarlara olduğu gibi minnet borçluyum. Bu hayatı daha katlanılabilir, daha güzel yapan bir şeyler varsa ki var, onları sizlerin eserlerinizde, cümlelerinizde buldum. Nice başka şeyin yanında sizler ve eserleriniz bu hayatı kesinlikle daha güzel yapan edebiyat güzellikleriydi benim için, ve hâlâ öyleler.. Ne mutlu edebiyatı sevenlere! 'Eldivenler, Hikâyeler'i kesinlikle, kesinlikle, kesinlikle öneririm. Hiç kimse mahrum kalmamalı bu edebiyat güzelliğinden.
Okuyacaklarıma Ekle
112 syf.
·
2 günde
·
10/10 puan
Murathan Mungan'ı en son Murathan'95 kitabı çıktığı zaman, yani taa o senelerde okumuştum. Ne kadar da korkunç bir zaman geçmiş. Zaman, geçer. Çador, 27 sene sonra yeniden okuduğum yazardan hiç almadığım bir tad almamı sağladı. Sadece bundan dolayı bile teşekkür etmem gerek. Çok ama çok beğenerek, muazzam bir lezzetle okudum, hiç sevmediğim aforizma ve instagram vb yerlerde paylaşılma adayı cümleler gözümü yormadı bu sefer, çünkü sayıca azdılar, ama en güzeli şuydu: dil, hatta kelime seçimleri diyeceğim, öyle ya da böyle birbirini tutmuş, ahenk sağlamış kelime seçimleriyle bu öyküsü akıp gidiyor yazarın. Baştan sona bu dili, atmosferi böyle kurabilmek kolay olmasa gerek. Yazılması 2 sene sürdüğüne göre, hiç bir yerde zamanın farklılıkları, dönem ve ruh hali farklılıkları kendini belli etmediğine göre nasıl ama nasıl güzel yazılmış bir eser Çador! İyi, güzel edebiyat ...senin verdiğin keyfi, mutluluğu, hazzı, ve tadı veren ne var? Kimdi, o kimdi, hani evren atomlardan değil, hikâyelerden oluşur, diyen? İşte hikâyelerle, edebiyatla, sınırlı zamanımız ve sonu kötü bitmesi kaçınılmaz kaderimizle başbaşayız. Henry Palace da ben de o göktaşını bekliyoruz, hiç bir şey değişmedi. Gökler kızıla boyanana dek, o son âna dek, hep beraber, ve ölmeye yazgılı hepimiz için, iyi ki edebiyat var!
Çador
8.1/10 · 931 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
1
2
3
4
...
46
455 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.